Artizan-Okumalar grubu olarak ele aldığımız Naomi Klein’ın İşte Bu Her Şeyi Değiştirir kitabının giriş bölümünde neoliberal ekonominin iklim krizini derinleştirdiğini ve ancak daha adil ve demokratik bir ekonomik sistem sayesinde insan uygarlığının korunabileceğini tartışmıştık. (Ekolojik krize karşı mücadele ve neoliberalizme karşı mücadele) Bu oturumda ise serbest piyasa ekonomisinin küresel ısınmaya nasıl katkıda bulunduğunun anlatıldığı aynı kitabın “Sıcak Para” bölümünü tartışmayı uygun gördük.

Bu bölümde Klein, aslında birbiriyle sıkı bir şekilde bağlı olan serbest piyasa ekonomisi ile iklim krizinin nasıl birbirinden ayrıştırıldığını gözler önüne serer. Mevcut ekonomik düzen ile iklim krizinin üstesinden gelinemeyeceğini ve buna rağmen serbest piyasa anlaşmalarının iklim müzakerelerini görmezden geldiğini belirtir.

Tarihsel olarak bakıldığında 1988 yılında küresel ısınma gerçeği kabul edilerek iklim krizi merkez medya ve kamuoyunda ciddiyetle gündeme gelmeye başlar, ancak 1989’da SSCB’nin çöküşü ve sonrasında önünde hiçbir engel kalmayan neoliberalizmin kurumsallaşması (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın yapılması (NAFTA), Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulması) ile iklim değişikliği sözleşmelerinin etkisi zayıflar.

Hukuksal bir zemin oluşturarak örgütlenen sermaye, yerel ekonomiye dayalı yenilenebilir enerji programlarını yürürlüğe koyan hükümetlere serbest ticaret anlaşmaları ‘ihlal’ ettiği gerekçesiyle ciddi yaptırımlar uygularken iklim değişikliği sözleşmelerinin yok sayıldığı durumları görmezden gelir. Geçmişte serbest ticaret anlaşmasına karşı çıkan birçok büyük çevre örgütü yöneticisinin bu dönemde birer destekçi pozisyonu edindiği görülür.

Tartışmamızda, bu kadar örgütlü anti-ekolojik bir sermaye odağı karşısında yine örgütlü bir çevre hareketinin geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. İklim değişikliği sözleşmelerinde beyan edilen taahhütlerin yerine getirilmemesi ve yüksek çevre tahribatı karşısında hukuksal mücadele verip yaşamı her türlü savunmak gerektiğine dikkat çekildi. Bununla birlikte, İnsan Hakları Bildirgesi gibi tüm dünya ülkelerini bağlayacak bir kamusal aklın oluşmasının önemli olduğu söylendi. Bu çerçevede coğrafya ayırmaksızın Kazdağları’nda, Akkuyu’da, Hasankeyf’te, Cudi’de her türlü ekolojik ve kültürel saldırıya karşı aynı şekilde ses çıkarmak gerektiği vurgulandı.

Bu bölümde Klein’ın dikkat çektiği bir başka mesele de çevre kirliliği ile emek sömürüsü arasındaki güçlü bağ. Büyük şirketler çevre ve emek maliyetinin her yükselişinde serbest ticaret anlaşmaları sayesinde başka ülkelere kaçabildiler. Sanayileşmiş ülkeler ucuz emeğin peşinde yatırımlarını başka ülkelere kaydırarak kirliliği de beraberlerinde taşıdılar.

İklim müzakereleri karbon emisyon hesaplarına göre ülkeler sınırları içerisinde tüketilen malların emisyonlarından değil, üretilen malların emisyonlarından sorumlu tutulur. Üretimin gelişmekte olan ülkelere kaydırılmasıyla birlikte bu hesaplama, sanayileşmiş ve zengin ülkelerin emisyon tasarrufuna gittikleri yalanını doğurur. Yine aynı karbon emisyon hesaplama sistemi içerisinde taşımacılıktan doğan (konteynır gemilerinden kaynaklı) emisyonlar ise hiçbir ulus-devletin defterine yazılmaz.

Tartışmamızda DTÖ’nün sermayenin çıkarlarını korumak için gösterdiği çabayı Birleşmiş Milletler’in (BM) iklim değişikliğine karşı gösteremediği ve yeterli baskıyı oluşturamadığı belirtildi. Bu da BM’nin bir dünya örgütlenmesi değil, ulus-devletlerin örgütü olması ile ilişkilendirildi. Okyanuslar devletlerin kara sularının dışında kaldığı için taşımacılıktan kaynaklanan karbon emisyonları kimsenin hesabına yazılmıyor. Ayrıca büyük şirketler ve zengin devletler, iklim değişikliğinin önüne geçmek için karbon emisyonlarının azaltılmasında kararlılık göstermek yerine, aşırı tüketime dayalı mevcut sistemi sürdürebilmek adına uzayda ‘yeni dünya’ arayışı içindedirler. Küresel ısınma yüzünden dünyanın yaşanmaz hale gelmesi durumunda uzaya kimlerin gidebileceğini tahmin etmek için halihazırda uzay yolculuğu çalışmalarına büyük yatırım yapan sermaye sahiplerine bakmak yeterli olacaktır.

Klein, iklim değişikliğinin kritik seviyeyi aşmaması için acil olarak ekonomik sistemin değişmesi gerektiğini, aksinin bir yanılsama olduğunu belirtir. Özellikle neoliberal dönemin üç ayağının (kamusal alanın özelleştirilmesi, büyük şirketlerin tabi olduğu kanuni kısıtlamaların gevşetilmesi, gelirlerin ve büyük şirket vergilerinin düşürülmesi) yeniden düzenlenmesi gerektiğini söyler.

İklim krizinin geri dönülmez bir eşiğe gelmemesi için özelleştirilen kamu hizmetlerinin bir an önce kamusallaştırılması, ticaretin azaltılması ya da enerji yoğun uzun mesafe taşımacılık gerektiren koşullarda yüksek vergilendirmenin geçerli olması ve aşırı tüketimin sonlandırılması gereklidir. Yerel ekonomilerin güçlendirilmesi, yenilenebilir enerji programlarına yatırım yapılarak temiz enerji elde edilmesi ve iş imkanlarının arttırılması elzemdir.

Son olarak, bireylere yıllık asgari düzeyde bir gelir sağlanması hem yakıt tüketen korkunç işlerde çalışmama tercihi için bir imkân yaratacak hem de çalışma sürelerinin azalmasını mümkün kılacaktır. Bunların hepsi karbon emisyonlarının azalmasını ve küresel ısınmanın yavaşlamasını sağlayacaktır. Tartışmamızda tüm bu taleplerin muhalif siyasi partilerin programlarında yer alması gerektiğine değinildi.

Klein, her türlü eşitsizlikle mücadelenin iklim değişikliğine karşı yürütülen mücadelenin temelini oluşturduğunu vurgular. Bu çerçevede tartıştığımızda aslında çevre hareketinin sadece bir ‘çevre’ hareketi olmadığı, aynı zamanda bir işçi sınıfı hareketi, aynı zamanda bir kültür hareketi olduğu, herkesi kapsayacak bir toplumsal hareket olduğunun altı çizildi. İklim değişikliğinin engellenmesi için yukarıda bahsi geçen tüm talepler özünde yeni bir ekonomik düzen kurma önerisidir. Mevcut neoliberal ekonomi ile temiz ve yeşil bir dünya mümkün değildir.