Yaşadığımız dünyada zengin-yoksul ayrımının her geçen gün derinleşmesi, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın yeniden üretilmesi, onurlu bir yaşam sürmenin sürekli engellenmesi, yeni toplumsal ilişkilerin yaratılmasına olan ihtiyacı gözler önüne serer. Daha yaşanabilir bir toplum oluşturmak için ne yapabiliriz, hangi değerleri öne çıkarmalıyız sorularına yanıt aramak için Artizan-Okumalar olarak Michael Albert’ın Türkçesi Kolektif Kitap’tan yayınlanan  ‘MÜMKÜN ÜTOPYA-Yaşanabilir bir toplum için stratejiler’ kitabını tartışmaya karar verdik. İlk oturumumuzda Noam Chomsky’nin yazdığı önsözü ve Michael Albert’ın giriş ve birinci bölümünü (Fikirlerimiz) ele aldık.

Geçiş Çağı

Kitabın önsözünde Chomsky, yaşadığımız dönemi tanımlarken Gramsci’nin ‘interregnum’ tabirinden faydalanabileceğimizi söyler, yani eskinin ölmesi ama yeninin bir türlü doğamaması. Bu döneme dair insanlık tarihinde henüz görülmemiş iki varoluşsal krizden bahseder.  Birincisi, kökleri geçmiş yüzyılda gelişen ulus-devlet sistemine dayanan nükleer çağ.

Diğeri de insanların çevreyi yıkıcı bir şekilde kökten etkilediği, Antroposen olarak tanımlanan jeolojik çağ. Her iki kriz de II. Dünya Savaşı sonrasında baş göstermiş olup insanların ve diğer türlerin varlığını tehdit eder.

Bundan önceki okumalarımızda sıkça tartıştığımız üzere Chomsky de çevresel krizin sonsuz biriktirme, büyüme ve kâr odaklı iktisadi kurumlardan kaynaklandığını belirtir. Krizin durdurulabilmesi için bu yapıların çözülmesi, en azından belirgin bir şekilde değişmesi gerektiğini ifade eder. Bu noktada neoliberal dönemdeki inanç doktrinlerinden bahseder Chomsky. Neoliberal politikaların küresel yoksulluğu azalttığı algısı, Brezilya’da general Medici’nin ‘Ekonomi gayet iyi gidiyor ama insanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil’ söylemi, İngiltere’de Thatcher’ın ‘Alternatif yok’ söylemi, sınıf temelli ‘başarısızlık’ algısı bu durum için verilebilecek örneklerden birkaçı. Neoliberal saldırı sonucunda ülkelerin sadece ekonomileri değil aynı zamanda demokrasileri de çok fazla zarar görür.

Chomsky, bu ara dönemde umut vaat eden gelişmelerin yaşandığını söylese de henüz ‘yeninin doğamayacağı’ tezini doğrular. Ancak gelecekteki toplumun nasıl biçimleneceğini de bugünün adımlarının belirleyeceğini ve bu anlamda Michael Albert’ın yaşanabilir bir toplum için neler yapılabileceğine dair sorularının çok kıymetli olduğunu söyler. Albert da kitabının girişinde ‘Bu kitap toplum ve tarihi anlayarak yeni bir gelecek tasavvur etmeyi ve ona ulaşmaya çalışmayı amaçlıyor’ der.

Toplumsal Değişim

Albert toplumu, bireylerin akrabalık, toplumsal, ekonomik ve siyasal işlevlerini yerine getirmesi için bir araya gelmesini sağlayan ilişkiler bütünü olarak tarif eder. Bireylerin bu işlevlerini yerine getirmelerinde mevcut ilişki biçimlerinden daha iyi işleyen ve maliyetine kıyasla daha fayda getirici yeni ilişkiler varsa eğer, eskisini değiştirme zamanı gelmiş demektir. Ancak bu değişim, anlık zaferlerden ziyade dayanışma ile yürütülen mücadeleler sonucunda çeşitlilik barındıran yeni toplumsal ilişkilerin birikimi ile gerçekleşmelidir.

‘Dünyanın çivisi çıkmış’, birçok acı yaşanmaktayken bu durumu değiştirmek ve yeni bir toplum yaratmak için aktivist bir ‘toplumsal değişim ekibi’nin detaylı eylem planının olması gereklidir. Bu toplumsal değişimi gerçekleştirebilmek, bugünkü düşünce biçimlerimizden, inançlarımız ve alışkanlıklarımızdan ‘farklı’ hareket etmeyi gerektirir, ki bu yoldaki en büyük zorluktur.

Bir Mozaik Olarak Toplum

Albert, toplumsal teoriye ve kavramlara bir nevi alet çantası gözüyle bakıyor. Geçmişte yaşanan toplumsal olayları anlayabilmek, bundan sonra olacaklara dair öngörülerde bulunabilmek, ‘toplumsal değişim ekibi’ olarak hedefler belirlemek ve buna ulaşabilmek için bize yardımcı olacak bir alet çantasıdır bu.

Kurumlar, birtakım işlevleri yerine getirmek için bir araya gelen toplumsal ilişkilerin, başka bir deyişle rollerin bütünüdür. Aile, ordu, dini kurumlar, okul, hukuk, fabrika bahsi geçen kurumlar için örnektir. Toplumsal işleyişlerde yer almak için bir şekilde bu kurumlarda bir role sahip olmamız ve sorumluluk almamız gerekir. Bu kurumlarda birtakım kazanımlar elde ederken bazı kısıtlamalara da tabi oluruz. Burada toplumsal değişim açısından sorulması gereken soru şudur: Ağır bir bedel ödemeden ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yeni faydalar elde etmemizi sağlayacak yeni kurumlar oluşturabilir miyiz?

Peki bu kurumlarda birtakım sorumlulukları üstlenen insanları karakterize eden nedir? Kişisel özellikler değil ama toplumun büyük kesiminde tekrar eden özellikler, alışkanlıklar ve inançlar toplumsal değişimin bir motoru ya da önünde bir engeli olabilir. Buna bir örnek olarak kadınların erkeklerden aşağı oldukları inancına karşılık kadınların feminizm gibi farklı bir düşünce örüntüsüyle yeni ilişkiler arama çabası gösterilebilir.

İnsanlar akrabalık, ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda farklı değerleri tercih edebilirler. Ancak kritik soru, “toplumun kurumları ve nitelikleri sizin benimsediğiniz değerler ile örtüşüyor mu?” olacaktır. Toplumsal anlayışımızı derinleştirmek için bu dört alanın (akrabalık, ekonomik, kültürel ve siyasal) birbiriyle, değişimle ve tarihle ilişkisini daha iyi kavramamız gerektiğini söyler Albert.

Toplumsal Hayatın Dört Alanında Geliştirilen Bakış Açıları

Toplumsal alanlarda kendilerini üst konumlara yerleştirenler bu avantajın lehlerine kurulmuş bir sistem sayesinde elde tutulduğunu değil, aksine bunun bir hak olduğunu ve bu konuda ‘toplumun adil olduğu’nu ileri sürerler. Bu kendi kendini yüceltme hali ırkçılık, cinsiyetçilik, otoriterlik ve sınıfçılıkta görülür. Diğerleri de uzun yıllar boyunca kendilerini ‘biz aşağıya aitiz, yeterince sıkı çalışmadık, yeterince iyi değiliz, şanslı değildik’ şeklinde ifade etseler de artık bu bakış açısı hâkim olamayacak gibi görünüyor. Artık sistemin hileli olduğu ve bu durumun kaçınılmaz değil, dayatma olduğu daha net görülmeye başlandı. Bu sorgulama süreci de geçmişte muhalif ve radikal bakış açıların gelişmesine ve gelecekte kullanabileceğimiz araçların ortaya çıkmasına yardımcı oldu.

Feminist analiz örneğin, cinsiyet/toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini tanımlar ve bu hiyerarşilerin verdikleri zararları tarif eder. Aynı zamanda bu hiyerarşileri ortadan kaldıracak ve akrabalık alanında daha adil ilişkilerin kurulabilmesi için alternatif roller ve yapılar önerir. Toplumsal cinsiyet, biyolojik farklılıkların dışında erkek ve kadın rollerinin toplumsal olarak tarif edilmesidir. Benzer toplumsal tanımlamalar ve hiyerarşiler farklı kültürler ve ırklar için de mevcuttur. Hiçbir biyolojik zemini bulunmamasına rağmen bir toplumun diğerinden üst sayılması ve bunun avantajlarından faydalanması tamamen toplumsal ilişkilere ve tarihe dayanır. Bugüne kadarki sistemi sorgulama sürecimizde gelişen feminist, interkomünalist ve antiotoriter yaklaşımlarda temel sorunlar bulunmadığı için bu bakış açılarını reddetmemiz ya da belirgin bir şekilde değiştirmemizi gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle önümüzdeki toplumsal değişim sürecinde bu yaklaşımlardan faydalanabilir ve bunların birbirlerine yakınlaşmalarını sağlayabiliriz.

Ancak bu durum geçmişte ortaya çıkan ekonomik alandaki yaklaşımlar için geçerli değildir. Özellikle bu alanı yeniden düşünmek ve var olan bakış açılarını değiştirmek gerekir. Klasik muhalif anlayış, insanların üretim araçlarına ya da çalışma becerisine sahip olmaları üzerinden sınıf ayrışmasının yaşandığını söyler: Sermayedarlar ve işçiler. Oysa Albert, bu bölünmede ekonomik rollerde icra ettiğimiz işlerin türünün de önemli olduğunu vurgular. Sadece kimin neye sahip olduğu değil, aynı zamanda kimin ne yaptığı da belirleyicidir. Geçmişteki ekonomik modellerden farklı olarak Albert üç sınıf üzerinde odaklanır: Patronlar, koordinatör sınıf ve işçiler. Ücretli çalışanların büyük bir kısmını oluşturan işçiler tekdüze, sıkıcı, tehlikeli işlerde çalışarak güçsüzleşirken aynı ücretli işgücünün küçük bir kısmını oluşturan koordinatör sınıf üyeleri (müdürler, mühendisler, avukatlar, doktorlar vb.) toplumsal vasıf, özgüven, işyerinde gündelik kararlarda etkin olma deneyimi kazandıran işlerde çalışarak güçlenirler. Koordinatör sınıf, aşağıdaki işçilerden ve yukarıdaki kapitalistlerden çok farklı koşullara sahip kendine özgü bir sınıftır ve yer yer diğer iki sınıf ile de çatışabilecek konumdadır.

Diğer alanlarda cinsiyetsiz, ırk ve kültür ayrımı olmayan bir toplum arayışı varken ekonomide de sınıfsız bir toplum arzusu vardır, ancak mevcut ekonomik sistemde sınıf tanımı iyi yapılamazsa bu arzuyu hayata geçirmek pek mümkün değildir. Sosyalizmin koordinatör sınıf körlüğü ve bu sınıfı yeni patron olarak tanımlaması buna örnek olarak verilebilir.

Toplum ve Tarih

Bundan sonraki aşamada daha ayrıntılı bir bakış açısı kazanabilmek için akrabalık, ekonomik, kültürel ve siyasal alanların birbiriyle nasıl kesiştiğine, birbirlerini nasıl etkilediklerine ve birbirlerinden nasıl etkilendiklerine bakmak gerekiyor.

Cinsiyetçi bir toplum düşünün. Aile kurumu içinde kadınların erkeklerden daha aşağı olduğu inancı yaygın olsun. Ekonomik sistemde kadın ve erkeklere ‘eşit işe eşit ücret’ verilmesi bir tutarsızlık ve çatışma yaratır. Ya aile kurumundaki rollerin sorgulanıp yeniden tanımlanması gerekir ki bu zor olandır, ya da aile kurumundaki cinsiyetçi rollerin ekonomik sisteme sızarak yerleşmesi ve kadınların aşağı pozisyonlarından dolayı daha az ücret almaları gerekir. Bu da bir uzlaşının yaşanmasını beraberinde getirecektir. Bugünkü toplumlara baktığımız zaman cinsiyetçilik, ırkçılık, siyasal otoriterlik ve sınıfçılık ortak inançlar, alışkanlıklar ve beklentiler anlamında ciddi tutarlılık göstermektedir.

Bu alanlar arasında yaşanan bir toplumsal uzlaşının ötesinde bir de bu alanların birlikte yeniden üretimi de söz konusudur. Bu artık sadece kadınların erkeklerden daha az kazanması ile ilgili değildir. Cinsiyetçiliğin sızdığı ekonomik sistemde ekonomik rollerin düzeni de değişir. Artık sadece kimin ne yaptığını değil, yapılan işi de değiştirir. Ekonomik roller artık erkek patron-kadın sekreter ya da erkek doktor-kadın hemşire gibi cinsiyet nitelikleri kazanır. Bu sayede cinsiyetçilik sadece akrabalık alanında değil, ekonomik alanda da kendini yeniden üretmek için zemin bulur. Weinbaum, işyerlerine feminist bir bakış açısı ile yaklaştığında cinsiyetçi aile yapılarına özgü şekillerde ve içeriklerde işler yapıldığını, özellikle anne-baba’lar, kız kardeş-erkek kardeş’ler görür.

Tarihsel olarak baktığında Albert, toplumsal evrimi mevcut düzenin yeniden üretildiği bir zamanda görülen değişiklikler olarak tarif eder. Toplumsal devrim ise bu dört alanda eski düzene ait kurumların niteliklerinin ve barındırdıkları rollerin kökten değişmesi ve alternatiflerin üretilebildiği yeni bir düzenin kurulması anlamına gelir. Toplumsal alanların birinde gerçekleşen ya da iki alan arasında gelişen olaylar, bazen bir alanın eski rol gereksinimleriyle uyumundan ya da her iki alan arasında beklenen uyumdan kurtulan bir bilincin gelişmesini sağlayabilir. Bu uyumsuzluk sonucu oluşan karmaşa yeni toplumsal ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Bu durum eski ilişkilerin biraz yenilenmesi şeklinde de tezahür edebilir ki bu toplumsal evrim olur; diğer yandan, daha eski ilişkilerin kökten değişmesine sebep olabilir ki bu da toplumsal devrim olur. Eski kurumların yerine yeni kurumların inşa edilmesi de toplumsal alanlardaki değişimlerin hızlanmasını sağlayabilir.

Albert, dört toplumsal alanın birbirini nasıl etkileyebileceğini, değiştirebileceğini ve yeniden üretime katkı sunabileceğini tartışır. Bu nedenle feminist, interkomünalist, anarşist veya antikapitalist bakış açılarının kendi alanlarının dışına çıkıp diğer alanlarla da ilgilenmesi önem arz eder. Kendi etkilendiğimiz, tetikte ve hassas olduğumuz alanlara dair halihazırda bir perspektifimiz olduğu için kendi alanımız dışındaki meseleler için daha çok kavramsal yardım ve rehberliğe ihtiyacımız vardır. Albert, bu noktada Marksizm eleştirisi de yapar; asli olanın ekonomi temelli sınıf ayrımı olduğunun, diğerlerinin ise bir ‘üst yapı’nın parçası olarak görülmesinin çok doğru olmadığını söyler. Ekonomik hoşnutsuzlukların bir muhalefet oluşturması ve yarattığı köklü değişimlerin diğer alanları etkilemesi mümkün müdür? Evet, mümkündür. Ancak bu kaçınılmaz bir sonuç ya da süreç başladıktan sonra değiştirilemez bir durum değildir, gerçekleşebilecek olasılıklardan sadece biridir. Bir feminist, interkomünalist ya da anarşist, tıpkı bir Marksist gibi kendi bakış açısına göre ifade ettiği iddiaların daha önemli olduğunu söyleyebilir ve diğerlerini ‘üst yapı’ olarak tarif edebilir, ancak bu doğru değildir. Her bir iddia bir olasılıktır ve kaçınılmaz değildir. Dahası bir alanda gerçekleşen değişimler diğer alanları etkilemek şöyle dursun, diğer alanların baskısıyla tersine de çevrilebilir.

Sonuç olarak, toplumsal işlevlerin yerine getirilmesinde dört temel alan -ekonomik, siyasal, akrabalık ve kültürel- olduğu ve bu alanların birbiriyle etkileşebileceği ve hatta birbirlerini değiştirebileceği tarif edilir. Bunun yanı sıra, toplumların içinde bulundukları doğal çevre ve uluslararası ilişkiler bağlamında de etkilenebileceği veya etkileyebileceği akılda tutulur.

Tartışma

Albert’ın yukarıda bize sunduğu çerçeve üzerinden bugün yaşadığımız sıkışmışlığı okuma toplantımızda aşağıdaki gibi değerlendirmeye çalıştık. Baktığımızda insan uygarlığı uzun bir süre monarşiler ile yönetildi, ancak çok yakın zamanda liberal cumhuriyet yönetim biçimlerine geçildi. Fakat bunun da ‘yaşanabilir bir toplum’ yaratmak için yeterli olmadığını, çünkü çoğunluk anlayışıyla temsili demokrasilerde de otoriteryen, popülist liderlerin seçilebildiğini gördük. Temsili demokrasilerde kazanılmış hakların (kadınların kürtaj hakları, işçilerin grev hakları gibi) geri alınamayacağı düşünülürken bunların tartışmaya açılması, hatta yürürlükten kaldırılması yeni demokratik modellere olan ihtiyacı açıkça ortaya koyar. Peki bu durumda ne yapabiliriz? İşte bu noktada Albert’ın toplumsal alanlardaki kurumların ve rollerin topum yararına değiştirilmesi gerektiğine dair vurgusu önemlidir. Temsili demokrasiler ve sosyalist iktidarlar toplumu dönüştüremedikleri için bugüne kadar bir çözüm olmaktan uzak kaldılar.

Toplantıda vurgulanan bir başka nokta da son yıllarda orta sınıfın sorumluluk almaktan, uzun vadeli taahhütler vermekten kaçınan ve kendi kariyer planlamalarına odaklanan tavrıdır. Esnek ve proje bazlı çalışma koşullarının da getirdiği bir bağlılık sorunu yaşayan bu kesim, bırakın içinde bulundukları toplumsal alanlarda söz sahibi olmayı, ironik bir şekilde kendi yaşadıkları apartmanlarda bile örneğin yöneticilik gibi sorumluluk almaktan kaçınıyorlar. Bu analojiden yola çıkarsak, apartman yönetimleri nasıl ki emekli askerlere bırakılıyorsa ülke yönetimlerinin de popülist liderlere bırakılması bu açıdan şaşırtıcı değildir ve bu durum bir ‘temsil’ sorunu yaratır. Antropoloji, kriz dönemlerinde toplumların varlığını sürdürebilmesi için değişebileceklerini, dönüşebileceklerini söyler. Toplumlar dönemsel olarak kendi ihtiyaçlarına göre şekil alabilirler. Yeni toplumsal biçimler üretme kapasitemiz var. O nedenle politik dahi olsa izole hayatlar yaşayan insanların katılımcı modelleri tartışarak sorumluluk almaya başlaması ile toplumun dönüşmesi zor olmayacaktır. Albert da çok fazla acının ve adaletsizliğin yaşandığı bu dünyayı değiştirmek ve yeni bir toplum yaratmak için aktivist bir ‘toplumsal değişim ekibi’nin detaylı eylem planının olması gerektiğini söyler.

Bir başka tartıştığımız konu da kurumlar meselesi oldu. Mevcut sistemde birtakım işlevleri yerine getirmek için ortaya çıkan Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Sağlık Örgütü gibi küresel çaptaki kurumları tümden reddetmek mümkün değil, aksine bu kurumları daha çok toplum yararına çalışmak üzere zorlamak ve dönüştürmek önemlidir. Özellikle son yıllarda BM’de çalışan kadınlar ciddi bir feminist gündem oluşturmayı başardılar. 2010 yılında toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadınların güçlendirilmesini savunan BM Kadınlar (UN Women) yapılanmasını kurdular. Bu anlamda var olan kurumların toplumun yararına olacağını düşündüğümüz değerlere sahip çıkması önemlidir. Aynı zamanda BM gibi kurumlarda alınan kararların üye ülkeler açısından bağlayıcı olması sayesinde Türkiye’de birçok yasanın kadın haklarının lehine değişmesi mümkün oldu. Bu açıdan bakıldığında kurumları dönüştürmenin ne kadar etkili olduğu açıktır.

Sonuç olarak bu bölümde Albert, geçmişteki toplumsal olayları anlayabilmek ve gelecekte daha yaşanabilir bir toplum oluşturmak için bize yardımcı olabilecek kavramsal bir alet çantası ortaya koyar. Bundan sonraki bölümlerde de toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için belirleyeceğimiz hedeflerimizi ve stratejilerimizi bu alet çantasından faydalanarak tartışacağız.