Artizan Okumalar grubu Naomi Klein’in İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” adlı kitabı üzerine gerçekleştirdiği son buluşmada  “Blokadya” ve “Siz Mi ve Hangi Orduyla? Yerli Hakları ve Sözümüzü Tutma Gücü” adlı bölümlerini ele aldı. (Daha önceki çalışmalarımızla ilgili olarak “Ekolojik krize karşı mücadele ve neoliberalizme karşı mücadele”, “Serbest Piyasa Ekonomisinin Küresel Isınmaya Etkileri” ve ‘İklim Krizine Sihirli Bir Çözüm Var mı?: Büyük Çevre Örgütlerinden Medet Ummak ,  “İklim Krizine Sihirli Bir Çözüm Var mı?: Mucitler, Milyarderler Gezegeni Kurtarabilir mi?‘  başlıklı yazılar yayınlanmıştı.)

 

Blokadya

Günümüzde aşırı derecede artmış olan maden çıkarma faaliyetleri, artık dünyanın ücra köşelerinde değil, yaşadığımız köylerin, şehirlerin yanında hatta içinde gerçekleştiriliyor. Maden çıkarma şirketlerinin faaliyet gösterdiği birçok yerde örgütlenen yerel çatışma bölgelerine “blokadya” adı veriliyor.

Maden çıkarılmasına itiraz eden eylemcilerin, devletlerin ayaklanma polisleri tarafından engellenmeye çalışıldığı blokadya bölgeleri iklim hareketi adına bir umut olarak görülebilir. 1900’lerin sonlarına kadar, maden çıkarılan bölgelerde yaşayan halkların itirazları, ne kendi ülkelerinde ne de dünyada duyulabiliyorken, 2000’lerde şehirlerde yaşayan insanların da bu eylemlere destek verdiğini ve maden şirketlerinin faaliyetlerini aksatma, erteleme ve hatta bazen durdurmayı başarabildiklerini görüyoruz. Kitabın bu toplantıda tartıştığımız 9. ve 11. bölümleri bu konuları ele alıyor.

Toplantıda maden çıkarma faaliyetlerinin vahşice yayılması, bu faaliyetlerin karşısında direnişlerin yaygınlaşması ele alınırken, demokrasi ihtiyacı, yerli hakları, kimlik, toplumsal cinsiyet, adalet talepleri çerçevesinde örgütlenen toplumsal hareketlerin iklim hareketi ile ilişkilenmesinin önemi, sistem karşıtı hareketlerin birbirlerinin sesini güçlendireceği platformların aciliyeti üzerinde duruldu.

 

İklim krizi karşısındaki umut verici eylemler olarak blokadyalar

Çokuluslu şirketler yüksek fiyatlı meta ve yüksek riskli geleneksel olmayan yakıt arayışları için yerel ekolojiye verecekleri zararı umursamadan sayısız yeni bölgede madencilik faaliyeti yürütüyor ve maden çıkarılan bölgelerin sayısını her gün durmaksızın arttırıyorlar. Bunu yaparken de faaliyetlerini sürdürdükleri bölgelerde yaşayan halkların havasını, akarsu ve denizlerini, otlak ve tarım arazilerini umarsızca kirletiyor, bölge insanlarının geçim kaynaklarını ellerinden alıyorlar.

Buna karşın, yerel halklardan gelen ciddi bir dirençle karşılaşıyorlar. Naomi Klein, kitabında blokadya adı verilen bu direnişlere çok sayıda örnek veriyor. Yunanistan için çok önemli bir turizm şehri olan Halkidiki’den, Romanya – Pungeşti Köyü’ne, Kanada’da  New Brunswick’ten, İngiltere’de Balcombe’a, Çin’in dağ köylerinden Avusturalya’da New South Wales’e kadar birçok bölgede  insanların yaşam alanlarını, toprağı, hayvanlarının otladıkları meraları, balık tuttukları denizleri, nefes aldıkları havayı korumak -aslında hayatta kalmaya devam etmek- için sivil itaatsizlik eylemleri örgütleyerek, oturma eylemleri yaparak, madene giden yolu kapatarak, madene giden işçilerin araçlarının geçişini durdurarak maden çıkarma faaliyetlerini engellemeye çalıştığını görüyoruz.

Naomi Klein, blokadyalarda kendi yaşadıkları yerleri savunmaya çalışan eylemcileri, şirket mantığıyla çalışan ve büyük maden şirketleri ile uzlaşmanın yollarını arayan çevre örgütlerinden ayırıyor. Klein’ın aktardığı üzere, bu eylemciler iklim kriziyle mücadelenin temel perspektifini değiştiriyorlar. İklim krizine bulunacak çözüm, kapalı kapılar ardında belirlenen politikalar ve lobi faaliyetlerinin yürütüldüğü toplantılardan çıkıp canlı ve öngörülemez bir kapsama, çoklukla sokaklara, dağlara, çiftçilerin tarlalarına, ormanlara kayıyor.

 

Blokadyaların tarihi kökenleri: Nijerya örneği

Blokadya eylemcilerinin öncelikle hukuki yolları denediğini, ancak hükümetlerinden yabancı sermayenin ülkeye girmesinin önemli olduğu yanıtını aldıklarını görüyoruz. Hükümetler, ülke ekonomisinin güçlenmesi için maden çıkarma faaliyetlerine ihtiyaç olduğunu söyleyerek çok uluslu şirketlere ruhsat veriyor ve sonrasında da bu faaliyetleri denetlemiyorlar. Bu hukuki süreçlerin bir tarafında birçok kaynaktan mahrum olan yerli halkın, diğer tarafında ise hükümetlerin hem yasal olarak hem de polisiyle desteklediği ve yıllık ciroları yüzlerce milyar dolar olan şirketler olduğunu unutmamak gerekir. Yerel hukuk yolları tükendiğinde blokadyalar ortaya çıkıyor ve eylemciler şirketlerin yeterince denenmemiş, kurallara bağlanmamış ve art arda kazalara ve çevre felaketlerine yol açan faaliyetlerini engellemek için uzun soluklu direnişler örgütlüyorlar. Ancak eylemcilerin karşısına şirketlerin özel güvenliklerinin yanı sıra, ayaklanma polisleri, siyasetçiler, hükümetlerin politikaları çerçevesinde karar veren hukuk düzenleri ve blokadyalardaki çatışmaları polisin abartılı şiddetine değil, eylemcilere bağlayan basın çıkıyor. Naomi Klein, blokadyaların kökenini Nijerya’daki petrol şirketlerinin yerli halkı umursamadan yaptığı sondajlar nedeniyle 1960’larda başlayan ve yerel hukuk yolları ile sonuç alamayınca tüm ülkede örgütlenen direniş hareketlerine dayandırıyor. Bu eylemler barışçıl yöntemlerle başlayıp, kazanım elde etmek için silahlı mücadeleye kadar giden ve petrol şirketlerini ve çalışanlarını tehdit ederek sonuç alabilen eylemler. Nijerya hükümeti uzun yıllar boyunca bu eylemcileri kanlı bir şekilde bastırmaya çalışıyor. Toplantıda bu bölüm tartışılırken 1970’lerden itibaren Nijerya’da, Latin Amerika ve daha sonra Ortadoğu’da gördüğümüz kontrgerilla katliamlarından ve faili meçhul cinayetlerden farklı olsa da bugün blokadya eylemcilerinin yüz yüze kaldığı şiddetin tüyler ürpertici olduğu vurgulandı. Yerlerde sürüklenen yaşlı kadınların görüntüleri bütün blokadya eylemlerinde karşımıza çıkıyor. Türkiye’de de birçok eylemde köylü kadınların sert jandarma müdahalesiyle karşılaştıklarına tanık olduk. Karadeniz’de “yeşil yol”a karşı Yukarı Kavrun ve Samistral Yaylası’nda eylem yapan kadınların ya da Salihli Çapaklı Köyü’nde biyoenerjiye karşı eylem yapan köylülerin fotoğrafları ilk akla gelenlerden.

 

Kaynak laneti

Fosil yakıt çıkarılan bölgelerde hükümetler, çok daha kolay bir yoldan para kazanabileceği için halkın taleplerini göz ardı ediyorlar. Toplantı katılımcılarından biri buna “kaynak laneti” adı verildiğini aktardı. Hükümetler bu tür yatırımların sağladığı rant sayesinde üretici bir ekonomi için çaba harcamaya ihtiyaç duymazlar ve bu duruma karşı her türlü demokratik itirazı çok sert bir şekilde bastırırlar. Bu nedenle ekonomik bir bolluk vaadi ile çıkarılan fosil yakıtlar genellikle demokrasilere ağır darbeler vurur. Türkiye’de yakın zamanda 700 maden sahasının ihaleye çıkarılmasının ve son olarak da Karadeniz’den doğalgaz çıkarma çabalarının çevreye, doğal kaynaklara ve insan sağlığına getireceği korkunç zararların yanı sıra ülkenin giderek artan baskı ortamında demokratik hakların daha da tırpalanması sonucunu getireceğine dikkat çekildi.

 

Siyasal yozlaşma ve ekokırım

Son 10 yıldır sosyal medya ve internetin sağladığı iletişim olanaklarını değerlendiren blokadya eylemcileri, artık hem birbiriyle haberleşebiliyor, hem de eylemlerini görünür kılabiliyor. Klein’ın da aktardığı gibi, maden çıkarma eylemleri ayrıcalıklı kesimlerin yaşadığı bölgelere yayıldıkça, haklar mücadelesi için maddi kaynağa sahip olan birçok şehirli insan yereldeki köylülerle ya da yerlilerle birlikte hareket etmeye başlıyor. Bu nokta konuşulurken Chomsky’nin demokratik ülkelerin halklarına çok önemli bir sorumluluk düştüğünü vurguladığı hatırlatıldı ve Batılı ülkelerin halklarının hem kendi ülkelerindeki madencilik faaliyetlerine hem de seslerini duyurmakta zorlanan eylemcilere ciddi destek vermesi gerektiği dile getirildi.

Klein, maden şirketlerinin dur durak bilmez bir açlıkla, bulduğu her alanı, içerdiği büyük riskleri umursamadan kazmasını “ekokırım” olarak adlandırıyor. Toplantıda, ifade edildiği üzere, çok uluslu şirketlerin yöneticilerinin ve hükümetlerdeki ortaklarının dünyayı ekolojik bir felaketin kıyısına bu kadar fütursuzca taşımaları distopik bir dünyaya sürüklendiğimiz izlemini oluşturuyor. Şirketlerin dünyanın her köşesindeki maden arama çalışmalarının yanı sıra Ay ve Mars’a da gözlerini diktiklerini görüyoruz. Neoliberal dünyada hükümetler üzerinde baskı oluşturmanın hukuki yollarını elde eden çok uluslu şirketlerin yöneticileri, iklim krizinin kendilerini de öldürebileceğini hiç hesaba katmıyor gibi bir görüntü çiziyor. Oysa iklim krizinin büyük kitleleri çok kısa süre içinde yerinden edeceği ve öldüreceğini bilim insanları sık sık dile getiriyor. Ancak bu krizin güney yarım küreyi yakın zamanda etkileme riski yüksek gibi görünüyor. Bugün dünya sermayesinin büyük bir kısmını elinde tutan çok dar bir kesimin şatolar ya da adalar satın alarak kendilerini olası toplumsal ayaklanmalar, salgınlar ve çevre felaketlerinden azade kılmaya çalıştığına tanık olurken, dünya nüfusunun çok büyük bir çoğunluğunun yaşayacağı büyük felaketlere de gözlerini kapadıklarını görüyoruz. Ekokırıma, büyük bir insan kırımının da eşlik edeceğini ve bu gidişin ancak güçlü toplumsal itirazların ve ayaklanmaların gücüyle durdurulabileceği toplantıda dile getirildi.

Klein, fosil yakıt çıkaran şirketlerin geleneksel madencilik yöntemlerinden uzaklaştıkça çıkarılan hammaddelerin niteliğinin değiştiğini ve eski boru ve tren konteynırlarının bu hammaddeler için kullanılmaması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak şirketlerin hızlı kârlardan vazgeçmemek için gerekli altyapı değişikliklerine gitmedikleri gibi denetim yapan personel sayısını azalttıklarını ve bu nedenle her yıl çok sayıda büyük felaketlere neden olduklarını aktarıyor.  Bu kadar çok büyük çaplı kazaların ve kalıcı zararların dünyada ciddi siyasal değişikliklere yol açması gerekiyor, ancak böyle olmuyor. Dünyanın her yerinde bu şirketlere yeni çıkarımlar için izinler ve ruhsatlar veriliyor. Klein, bunu siyasal çürüme ve yozlaşma olarak tanımlıyor.

 

Demokrasinin ve kurumlarının işlevsizleşmesi

Toplantıda 1929 ekonomik bunalımı sonrasında finansal alanda istikrar sağlayabilmek ve kapitalist sistemin işlemesini garanti altına almak için finans piyasalarını düzenleyecek ve denetleyecek kurumların devreye sokulduğu hatırlatıldı. Ancak 1970’lerin ortasında bu kurumlar çökmeye başladı ve ardından neoliberal sistemin yaygınlaşması ile hem finansı düzenleyen uluslararası kurumlar hem de devletlerin yürütme organları işlevsizleşti. Devletlerin yozlaşmasını pandemi koşullarında çok net görüyoruz. ABD yönetimi pandemi koşullarında bilim kurulunu ortadan kaldırırken maddi kaynaklarını sağlık hizmetlerini genişletmeye değil, fosil yakıt çıkaran şirketleri desteklemeye harcıyor. Diğer birçok ülkede de benzer yönelimleri görüyoruz.

Neoliberal sistem doğal kaynakları ve insan kaynağını hızla tüketirken kendi bindiği dalı kesiyor gibi görünüyor. Ancak 1929 sonrasında kapitalist sistemin işleyişini korumak üzere oluşturulan uluslararası finansal düzenlemelerin benzeri bir çaba ufukta görünmüyor ve çokuluslu şirketler giderek artan baskı koşullarında kendi beslendikleri sistemi ve devletleri yok edecek adımlar atıyorlar. Bu noktada Wallerstein’in ifade ettiği gibi, devletlerin varlığını koruyup kaliteli, yaygın eğitim ve sağlık hizmetleri vermeye zorlayacak formülleri düşünmemiz gerektiği konuşuldu. Devletleri, sosyal bir devlet olarak yaygın temel hizmetleri vermeye zorlamanın iklim hareketinin önemli mücadele alanlarından biri olması gerektiği hatırlatıldı.

 

Blokadya eylemcileri nasıl desteklenir?

Naomi Klein, eylemcilerin artık yapılan kazıların çevreye zarar verip vermeyeceğine dair raporların sonuçlarını beklemediklerini, maden şirketlerinin kazı yapmaya başlayacağı haberleri çıktığı anda mücadeleye başladıklarını belirtiyor. Ancak dünyanın her yerinde iklim hareketlerinin önünde uzun dava süreçleri var. Bu davalar son derece maliyetli. Klein, özellikle yerli hakları tanınan Kanada gibi ülkelerde, bu hakları kullanmak isteyen yerlilerin şiddetle karşılaştığını ya da eşitlikçi olmayan mahkemelerde çok uzun süre oyalandıklarını belirtiyor.  Klein, bu davalarda yaşanan toplumsal adaletsizliğe dikkat çekiyor. Yerlilerin ve blokadya eylemcilerinin hem kendi topraklarını hem de gezegeni büyük şirketlere karşı korumak için mücadele etmek durumunda kaldığını belirtiyor.  Aynı zamanda artık birçok kişinin yerli haklarını savunmanın kendi geleceğimizi savunmakla eşdeğer olduğunu fark ettiğini belirtiyor. Dolayısıyla blokadya eylemcilerine maddi ve maddi olmayan desteklerin nasıl verilebileceği, tartıştığımız bu iki bölümün temel eksenlerinden birini oluşturuyor…

Toplantıda Türkiye’deki iklim hareketi mücadelelerinin ülke genelinde ne kadar gündem olabildiği de tartışıldı. Toplantı katılımcılarından biri Karadeniz İsyandadır Hareketi ve Boğaziçi Üniversitesi Öğrencilerinin Artvin’de gerçekleştirdiği bir ekolojik kampta dinlediği bir hikâyeyi aktardı. Sinop’tan gelen çevre aktivistleri Sinop termik santraline karşı örgütlenen direnişi aktarmış. Aktivistler, Sinop’taki bir köyün yakınına yapılacak olan termik santrale köylülerin gelir kapısı olarak baktığını görünce, köylüleri bir otobüs ile Yatağan’daki termik santrale götürmüşler. Santralin çevresini ne şekilde etkilediğini görünce köylüler santral karşıtı harekete güçlü bir şekilde katılmışlar. Toplantımızda çevre eylemlerinin kamuoyunda çok daha yaygın bir şekilde gündeme getirilmesinin önemli olduğu dile getirildi. Geçen hafta Cengiz İnşaat’ın Kaz Dağları Halil Ağa mevkiinde yapacağı toplantının aktivistler ve köylüler tarafından engellendiği hatırlatıldı. Bu konuda önemli bir bilinçlenme var, ancak iklim hareketlerinin sesinin çok daha yüksek çıkması ve acil olarak yaygınlaştırılmasının önemi vurgulandı. İnsan hakları, kadın hakları, LGBTİ+ hareketi ya da işçi hakları aktivistlerinin birbiriyle ya da çevre aktivistleri ile daha sıkı bir iş birliğine girmesinin önemli olduğu ve bunu sağlayacak platformlara ihtiyaç olduğu dile getirildi. Tüm bu hareketlerin bir yandan daha adil bir gelir paylaşımını da gündeme getirdiğine dikkat çekildi. Daha önceki bölümlerde de tartışıldığı üzere insanca bir yaşama olanak verecek temel gelirin ve eğitim, sağlık ve barınma hizmetinin tüm insanlar için sağlanması, iklim krizinin çözülmesinin en önemli yöntemi olabilir. Hızla dünyanın sonunu getiren bu gidişat ancak tüm sistem karşıtı hareketlerin birlikte hareket etmesi ile mümkün olabilecek gibi görünüyor.