Bir süredir Artizan bünyesinde dünyanın nereye doğru gittiğini, yaşanan büyük krizleri, insanlığın en temel haklarına yönelik saldırıları, kısacası içinde bulunduğumuz çağın temel sorunlarını daha iyi kavramaya dönük bir kitap okuma çalışması yürütüyoruz. Şimdiye kadar yaptığımız okuma ve tartışmalar, kapitalist dünya-sistemin krizini, toplumsal mücadelede öne çıkarılması gerektiğini düşündüğümüz Aydınlanma değerlerini, büyük endüstriyel tarım şirketlerinin halkların gıda güvenliğini nasıl tehdit ettiğini, bu tehdide karşı yapılan yerel direnişleri konu aldı.[i]

Bu okumların ardından Naomi Klein’ın İşte Bu Her Şeyi Değiştirir kitabının[ii] belirli bölümlerini okuyup tartışmaya karar verdik. İşte Bu Her Şeyi Değiştirir yayımlandığında dünyada muhalif çevrelerde geniş yankı uyandırmıştı. Kitap, çok geniş bir olgu zenginliği sunarak küresel iklim kriziyle 1980’lerin başında uygulamaya konulan neoliberal ekonomik düzen arasında güçlü bağlar kuruyor. Kitabı bizim için çekici kılan da bu yönü oldu.

İşte Bu Her Şeyi Değiştirir üzerine ilk oturumumuzda kitapla aynı adı taşıyan belgeseli ve kitabın giriş bölümünü tartıştık.

Aşağıda hem belgeselle ilgili kısa bir anlatımı ve önemli gördüğümüz noktaları hem de “giriş” bölümü üzerine yaptığımız tartışmanın düzenlenmiş notlarını bulabilirsiniz.

İşte Bu Her Şeyi Değiştirir (Belgesel)[iii]

Naomi Klein’ın İşte Bu Her Şeyi Değiştirir kitabı ile aynı isimli belgeselde ana vurgu, 400 yıldır belirleyici olan “doğaya hükmedip onu istediğimiz gibi değiştirebileceğimiz” paradigmasının değişmesi üzerine. Sistem tarafından üretilen zenginlik ve refah anlayışının, insanların ürettiği bir şey değil, dünyadan çıkarılacak bir şey olarak tanımlandığını söylüyor: Denizleri, toprağı, ormanları satıp, altın, kömür, petrol çıkartıp satarak artı değer üretmek.

Belgeselde dünyanın çeşitli yerlerinden (Kanada, Amerika, Yunanistan, Hindistan, Çin ve Almanya) örneklerle bu paradigmanın yarattığı tahribat ve yerli halkların bunlarla mücadele için neler yaptıkları gösteriliyor.

Mücadelenin önemli bir kısmı, hakikat mücadelesi haline gelmiş durumda: Şirketlerin söyledikleri yalanları açığa çıkarmak. Örneğin, Kanada’da kuzey ormanlarından petrol çıkartmak için şirketler, açtıkları kuyuları kumla dolduracaklarını, 20 yıl sonra doğanın kendisini yenileyip tekrar ormanlar oluşturacağını söylemiş. Fakat gerçekte, defalarca yaşanan petrol sızıntısı nedeniyle bu bölgedeki göller ve toprak kirlenmiş, tüm çevre zarar görmüş, orada yaşayan insanlar etkilenmiş. Bunun üzerine yerli halk örgütlenip eylemler yapmış ve Kanada Hükümeti’ne karşı dava açmış. Bu önemli bir dava olmuş; çünkü bu dava tek bir petrol şirketine karşı değil, bu şirkete izin veren hükümete karşı açılan bir davaymış.

Yunanistan’da benzer bir durum 2008 ekonomik krizi bahanesiyle yaşanmış. 31.700 hektar arazi, altın çıkartmak üzere Eldorado isimli Kanadalı bir şirkete satılmış. O bölgede yaşayan insanlar örgütlenip eylemler yapmışlar. Yunanistan Hükümeti tek bir kazanımın bile insanların psikolojisi üzerinde çok olumlu bir etki yaratacağını bildiği için çok sert müdahale etmiş. Fakat insanlar pes etmemiş, devam etmişler ve eylemler sonucunda Pachtas seçimleri kaybetmiş, onun yerine Syriza Partisi seçilmiş.

Hindistan’da ülkenin her yerine kömür bazlı enerji santrali kurma projesi varmış. Yerli halk bu projenin onlara iş imkânı, para ve elektrik sağlamayacağı gibi geçim kaynakları olan toprakları ve suları da kirleterek var olan yaşama biçimlerini de ellerinden alıp onları daha da yoksullaştıracağının farkına varmış. Santralin ilk kurulduğu bölgede pek çok protesto düzenlenmiş. Bu protestolardan birinde 2 kişi polis tarafından öldürülünce ülkenin her yerinde büyük bir ayaklanma olmuş ve enerji santralinin izni geri alınmış.

Çin’de de benzer şekilde, fabrikalardan kaynaklanan hava kirliliği çok ciddi boyutlara ulaşınca insanlar eylemler düzenlemeye başlamış. Bu eylemler sonucunda 2016’da son kömür santrali de kapanmış. Çin şu anda dünyanın en büyük güneş paneli üreticisi olmuş. Solar Vadi’deki binaların %90’ı güneş paneli kullanıyor ve sıcak suyun %95’i güneş enerjisinden elde ediliyormuş.

Enerji dönüşümünün en hızlı gerçekleştiği yer Almanya olmuş. Rüzgar enerjisi ve güneş enerjisi için hükümet çok büyük bir bütçe ayırmış. Şu anda Almanya’nın enerjisinin %30’u yenilenebilir enerjiden geliyormuş. Karbon emisyonları düşmüş ve işsizlik azalmış. 400 bin yeni iş yaratılmış. Bu dönüşüm tabii ki sadece hükümetin inisiyatifiyle olmamış. Almanya’da halk önce nükleer enerjiye karşı savaşmış, sonra alternatif yollara yönelmişler ve demokratik kooperatiflerle yenilenebilir enerji kaynaklarını ve yeni iş alanlarını kendileri yaratmışlar.

Naomi Klein, 400 yıldır anlatılan “doğanın efendisi olduğumuz” hikâyesinin artık son bulduğunu, insanların yenilenebilir enerjiye geçmeye hazır olduğunu, ancak hükümetlerin bunu yapması için insanların Almanya’da olduğu gibi çok mücadele etmesi gerektiğini söylüyor. Küresel ısınmaya karşı hareketin, havadaki karbon ile onu oraya koyan ekonomik sistem arasındaki noktaları birleştiren bir hareket olduğunu ve bu mücadelenin daha iyi, daha eşitlikçi bir dünya kurmak için en iyi şansımız olduğunu ekliyor.

Tartışma Notları

Tartışmamızda ele aldığımız giriş bölümünde N. Klein’in temelde iki eksen üzerinde durduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, son 30 yılda iklim krizinin insan uygarlığını tehdit edecek boyutlara ulaşmasına karşın muhalif cephede bile tali bir alan olarak ele alınması. İkinci eksen ise kitabın temel tezini oluşturuyor: Kaybedilen 30 yılın ardından küresel iklim krizi öyle boyutlara ulaşmıştır ki neoliberal küresel düzen esaslı şekilde değişmeden insan uygarlığının devamını sağlamamız mümkün değildir. Bu noktada derin bir karamsarlığa kapılmak da mümkündür. Fakat İşte Bu Her Şeyi Değiştirir’i ayırt edici kılan Klein’ın bu durumu aynı zamanda bir fırsat olarak görmesidir. Toplumsal hareketler ilk kez adaletsiz bir ekonomik düzeni değiştirmenin insan uygarlığının bekası açısından zorunlu olduğunu, iki hedefin zorunlu olarak iç içe geçtiğini insanlığa anlatma fırsatı yakalamıştır. Öyleyse bütünsel bir mücadele perspektifi oluşturmanın objektif koşulları fazlasıyla olgunlaşmıştır.

Tartışmamızda, Klein’ın “giriş” bölümünde ele aldığı bu iki eksen iç içe geçti, birlikte ele alındı. Örneğin bir arkadaşımız, kendisi için Kürt sorununun uzun bir süre öncelikli sorun olduğunu, yakın zamana kadar ekolojiyi ciddi şekilde gündemine almadığını söyledi. Doğrusu çoğumuz için aynı durumu geçerliydi. Aslında “giriş” bölümünde N. Klein’ın kendisi de küresel iklim krizini uzunca bir süre görmezden geldiğinini veya gereken ilgiyi göstermediğini söylüyor.

Tartışmamızda öne çıkan noktalar şunlardı: Kürt sorununun her zaman ekolojik bir boyutu da oldu, fakat bu alanda yeterli bir aktivizm örgütlenmedi. Diğer yandan, geçtiğimiz on yıllarda ekolojik sorunlar önemli ölçüde halktan gizlendi, fosil endüstrisi insanların kafasını karıştıran sözde “akademik” bilgilerin yayılmasını sağladı. Elbette şu anda durum çok farklı ve geniş kesimler iklim krizinin ulaştığı tehlikeli aşamanın farkına varmaya başlıyor.

İkincisi, Türkiye gibi bir ülkede insan hakları ihlalleri, kadın haklarının fütursuzca çiğnenmesi, ekonomik krizler, demokratik süreçlerin hemen tümüyle rafa kaldırılması ister istemez o kadar can alıcı meseleler olarak kendisini dayattı ki çoğumuz bu sorunların çözümünü birinci sıraya koyduk. Fakat acaba bu öncelik/sonralık şeklindeki düşünme biçimimizde ciddi bir sorun mu vardı?

Bu noktada tartışma Noami Klein’ın temel tezine kaydı: Örneğin “Kürt sorunu çözülmeden başka sorunların çözümü imkânsız” diye düşünmek mi daha doğru, yoksa “Kürt sorunun çözümünü ekolojik krizin çözümünün bir parçası olarak” görmek mi?

Klein, ekolojik krizin geri dönülmesi çok zor bir aşamaya gelmesi ile 90’lardan itibaren neoliberalizmin egemenlik kurmasının çakışmasını “kör talih” olarak nitelendirir. Bu dönemde çok sayıda iklim zirvesi yapılmış, devletler küresel ısınmanın 2 derece (selsius) ile sınırlandırılması için anlaşmalar imzalamıştır. Fakat NAFTA benzeri uluslararası serbest ticaret anlaşmalarıyla, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulmasıyla kurumsallaşan neoliberalizm ekonomide kamu sektörünün özelleştirilmesini sağlamış, dolayısıyla karar alma süreçlerinin hemen bütünüyle büyük şirketlerin eline geçmesine yol açarak iklim anlaşmalarını geçersiz kılmıştır. Çok güçlü gelen neoliberalizm dalgası, dünya ölçeğinde halkları çok kritik karar alma süreçlerinin dışında bırakmıştır. Buradan hareketle Klein, yerel ekonomilerin toparlanmasından toplu taşıma ve şehirlerin altyapısının yenilenmesine, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilerek geniş bir istihdam alanı yaratılmasına kadar halk yararına pek çok hedefin hem neoliberalizmi zayıflatacağını hem de ekolojik krizin daha da derinleşmesinin önüne geçebileceğini ileri sürer.

Biz de tartışmamızda Klein’ın bu bütüncül perspektif önerisini çok önemsedik. Şimdiye kadar görülemeyen buydu: Demokrasinin içinin boşaltılması, yükselen faşizmler, kadın ve LGBTİ haklarına dönük yeniden gündeme gelen saldırılar, “gelişmekte olan ülkeler”de işçilerin derin bir yoksulluğa itilmesi ve çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesi ile küresel iklim kirizi arasında doğrudan bir bağlantı var. Ekolojik krizin çok geç olmadan durdurulması ancak ülkelerde canlı bir demokratik yaşamın, demokratik katılım kanallarının oluşturulmasıyla mümkün; diğer yandan da ekolojik krize karşı mücadele de, daha adil bir ekonomik modeli savunmayı ve temel sektörlerin, örneğin enerji sektörünün yeniden kamulaştırılmasını gündemine almak durumunda. Daha doğrusu, insanlara seslenirken neoliberal ekonomik düzenin ve yükselen otoriter rejimlerin küresel iklim krizinin çözümünü imkânsızlaştırdığını vurgulamamız gerekiyor. Sonuç olarak tartışmaya katılan herkesin, bütün bu sorun alanları arasındaki bağlantıları kuran bütüncül bir muhalif söylemin ve muhalefet hareketinin elzem olduğu konusunda hemfikir olduğunu söyleyebiliriz.

[i] Şimdiye kadar şu kitapları okuyup tartıştık: Immanuel Wallerstein, Ütopistik ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri, çev. Taylan Doğan, bgst Yayınları, 2018; Tzvetan Todorov, Aydınlanma Zihniyeti, çev. A. Nüvit Bingöl, bgst Yayınları, 2019; Vandana Shiva, Yeryüzü Demokrasisi, Çev. Ali K. Saysel, Elçin Gen, Onur Günay, bgst Yayınları, 2010.

[ii] İşte Bu Her Şeyi Değiştirir, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2015; Belgesele şu linkten ulaşılabilir.

[iii] Belgesele şu linkten ulaşabilirsiniz