Artizan bünyesinde bir süredir Naomi Klein’ın İşte Bu Herşeyi Değiştirir adlı kitabına yönelik okumalara devam ediyoruz. Oldukça geniş kapsamlı olan ve ekoloji mücadelesine farklı perspektiflerden bakarak zihin dünyamıza oldukça önemli katkılar yapan bu kitapla ilgili ilk olarak “Ekolojik krize karşı mücadele ve neoliberalizme karşı mücadele”, devamında da  “Serbest Piyasa Ekonomisinin Küresel Isınmaya Etkileri” adlı yazılarla, yapılan tartışmaları okuyucularımızla paylaşmıştık. Kitabın devam bölümlerinin farklı başlıklarda ekoloji mücadelesi ile ilgili çeşitli veriler içermesi nedeniyle, benzer yazıları bu bölümler için de oluşturarak okuyucularımızla paylaşmayı planlıyoruz.

Bu bağlamda İşte Bu Her Şeyi Değiştirir adlı kitabın 2. Bölümü olan “Sihirli Düşün” bölümünü bu ve sonraki yazımızda ele alacağız.

Bu bölümün ilk alt bölümü olan “Kökler Değil, Meyveler”de Klein, çevre hareketinin 60’lardan günümüze nasıl bir dönüşüm geçirdiğini detaylı bir şekilde anlatarak tarihsel bir perspektif sunuyor. 7. alt bölüm olan “Hiçbir Mesih Gelmeyecek”te Bill Gates gibi çevreci milyarder olarak bilinen kişilerin tutumlarını, 8. alt bölüm olan “Güneşi Karartmak”ta ise, jeomühendislik denemelerinin nasıl bir duruşu temsil ettiğini örnekleriyle gözler önüne seriyor.

“Sihirli Düşün”, iklim krizine çözümün aşağıdan değil, yukarıdan gelmesi gerektiği algısını kıran bir bölüm. Kısaca, çözümün ne fosil yakıt sermayesiyle işbirliği yapmakta olan büyük çevre örgütlerinden, ne kendilerini iklim kurtarıcısı gibi gösteren önemli iklim kirleticisi milyarderlerden, ne de neoliberal sistemin devamını mümkün kılmaya çalışan bilimcilerden gelmeyeceğini ortaya koyuyor.

Bu nedenle, okuma çalışmamızda, birbirleriyle bağlantılı bulduğumuz bu bölümleri tek bir oturumda ele aldık. Ancak, bölümlerin kendi içlerindeki farklılıkları yansıtmak üzere, toplantı notlarını ayrı ayrı oluşturmayı tercih ettik.

 

6.Bölüm: KÖKLER DEĞİL, MEYVELER

Naomi Klein bu bölümde, çevre aktivizmi ve fosil yakıt sermayesi arasındaki ilişkiye odaklanıyor, bunu yaparken bir yandan da 1960’lı yıllardan itibaren çevre hareketine ilişkin tarihsel bir çerçeve çiziyor. Önceki toplantılarımızda merak ettiğimiz bir soru olan “60-70’lerde çevre hareketi var mıydı?” sorusunun cevabını da öğreniyoruz böylece.

60-70’lerde çevre hareketi var mıydı?

Bu yıllarda oldukça güçlü ve radikal bir çevre aktivizminin varlığını, dönemin ruhuna uygun şekilde kitle desteğinin de çok güçlü olduğunu ve elde edilen ciddi kazanım örneklerini bu bölümde anlıyoruz. Klein’ın ifadeleriyle 60, 70’lerin çevrecileri radikal savaşçıları andırıyorlar. Bu dönemde tabandan gelen hareketler, etkisini örgütlü hak mücadelesi alanında güçlü bir şekilde hissettiriyor. Örneğin bu dönem ortaya çıkan Environmental Defence Fund etrafında aktivist hukukçular toplanıyor. Sloganları da uzlaşmazlıklarını ortaya koyuyor: “Piçleri dava edin!”

Günümüzde hayal bile edilemeyecek çevre zaferlerine imza atılan bu dönemde hükümetlerin yasal düzenlemelerinin yanı sıra, BM de harekete geçmek zorunda kalıyor ve 1972’de BM İnsani Çevre Konferansı ile uluslararası çevre yasaları kurucu çerçevesi belirleniyor, çevre konusu uluslararası politikanın ve hukukun bir başlığı haline geliyor. Klein bu dönemi “Altın Çağ” olarak tanımlıyor, kazanımların somut ve ölçülebilir olduğunu söylüyor. Bu dönemdeki çevre hareketlerinin politik çerçevesi bugün de aklımızda tutmamız gereken türden: Zararlı faaliyet ve maddelerin yasaklanması veya sınırlandırılması (kesin yasaklar), kirliliğin bedelinin kirletenlere ödettirilmesi.

Aktivizmin yerini lobicilik alıyor

Diğer taraftan, bu alanın ‘70’li yıllarda hızla hukukçu, lobici alanına dönüştüğünü belirten Klein, yeni profesyonelleşen çevrecilerin, “içeriden” hareket eden, birtakım tavizler/anlaşmalar koparan kişiler olmaya başladığını, bu şekilde oluşan zafer hissiyatının da etkisiyle hızlı biçimde lobicilerin, avukatların, ABD zirve aktörlerinin ağırlığındaki bir harekete dönüşüverdiğini aktarıyor.

 

Çevreciler kapı dışarı

1980’lerde ise tablo karamsarlaşmaya başlıyor: Regan ve Thatcher liderliklerinde sağın yükselişinin yanı sıra, iklim değişikliğini inkar eden, endüstri yanlısı bilimcilerin de bu dönemde güçlenmesiyle, çevre hareketi oyun dışına, 1970’lerin anlayışı da çöpe atılıyor. Piyasa mantığına itiraz etmenin “marjinalleşme” anlamına geldiği bu yeni dönemde birçok çevre örgütü, iş dünyasının karşısında değil, yanında olmak; kirli şirketlere açık olmak, böylece büyük bağışçılara ulaşmak stratejisiyle, “ya endüstri ya çevre, sonuçta birinin kazanması diğerinin kaybetmesi” anlayışını eski moda ilan ediyorlar ve Klein’ın deyimiyle “güce meydan okumak değil, gücü pekiştiren yaklaşımlar” geliştiriyorlar.

Kapitalizm içinden çözüm arayışları

Klein’a göre, 1990’lı yıllar ilk sözde çözümler dalgasının halka sunulduğu kilit önemdeki yıllar, bu dönemde anaakım çevre hareketlerinin ana hatları çiziliyor: İklim değişikliği- aşırı tüketim, yüksek emisyonlu endüstriyel tarım, ulaşım, küresel ticaret gibi yaşam biçimimizin sorumlu olduğu- bir sistem sorunu değil, piyasa sistemi içinde sonsuz karlı çözümler bulunabilecek teknik bir sorun olarak empoze ediliyor. Ekoloji mücadelesinde 60, 70’lerdeki “piçleri dava edin” anlayışı 90’larla birlikte yerini “piçlere pazar açın” anlayışına bırakıyor.

Kyoto’da olduğu gibi üst düzey zirve toplantılarında iklim krizinin kabul gördüğü ve emisyonların sınırlandırılmasına yönelik çabaların görünür hale geldiği bu yıllarda, ABD öncülüğünde (B. Clinton ve A. Gore yönetimi) kapitalizm içinden iklim krizine çözüm bulunabileceğini düşüncesi güç kazanmış durumda.

2000-2010 yılları arasında ise ekoloji mücadelesi, toplumun en üst kesiminin ve akademinin müdahil olduğu/ olabileceği, elit kesimin bir uğraş alanı olarak görülen; TED konuşmalarının, Oscar törenlerinin veya Davos’un gündemi haline gelen bir mesele[1]. Kitleler ise sadece imza verme, ışık söndürme veya bağış yapma seçenekleriyle sınırlanmış durumdalar. (Dünya Ticaret Örgütü’nün bu yıllarda gerçekleştirdiği özellikle gıda alanındaki toplantılardaki örgütlü tepkileri istisna olarak dile getirebiliriz.)

 

Kirlilik ticareti

Neticede, “ya masada kalırsınız yahut menüde” diyen piyasa öncülerinin dedikleri oluyor. Karbon kredisi uygulaması ile yeni bir haksız kazanç kapısı açılıyor. Bir yerden kısarken başka yerlerden acısını çıkaran endüstri, üretimini artırarak yoluna devam ediyor. Öyle ki, petrolü ve gazı tutmak, yakmaktan daha pahalı olduğu için bu ürünleri yakmakla tehdit eden karbon devlerine karbon kredileri açılıyor.

 

Fosil yakıt sermayeli çevrecilik

Naomi Klein bu dönemde, anaakım çevre hareketi kurumlarına tekrar dikkat çekiyor, “Büyük Yeşiller insanlardan hayatlarının ufak ayrıntılarını yeşillendirmelerini isterken,  sanayide kısıtlamalara gidilmesini isteselerdi, sonuç farklı olurdu” diyor. Ancak, onların yüzleşme değil, ortaklık kurmayı temel aldıklarını; şirketlerin imajını “yeşillendirme”ye giriştiklerinibizzat petrol işine girdiklerini; emisyonları koruyacak finansal mekanizmalara dahil olduklarını, hatta üç ana fosil yakıttan birinin (doğalgaz) pazarını büyütme kampanyalarında aktif olduklarını söylüyor. Bu durumu, “aşırı saf tutma ve ideolojik uyum” olarak yorumluyor. Yine belirtmek gerekir ki, fosil yakıt şirketlerinden bağış kabul etmeyen, işbirliği yapmayan örgütlerin de (Greenpeace, Friends of the Earth, Food and Water Watch, 350.org, Earth First) hala var olduğunu vurguluyor.

 

Doğalgazla artan felaket: Hidrolik kırma yöntemi

1980’lerin başları aynı zamanda doğalgaz endüstrisinin temiz enerjili bir geleceğe “köprü” olduğu, hatta “sera etkisi”ne bir çözüm olduğu savıyla güçlenmeye başladığı yıllar. Klein’a göre bu, o zamanlar anlamlı görünüyordu: Yenilelebilir teknoloji zayıftı, doğalgaz geleneksel sondaj tekniği ile çıkarılıyordu. Bugün yenilenebilir teknoloji etkin ve ulaşılabilir olduğu halde, doğalgaz hidrolik kırma yöntemiyle çıkarılıyor ve hem kömürden fazla metan gazına yol açıyor, hem de toprağı, suyu, ekosistemi geri dönülmez bir şekilde tahrip ediyor.[2]  Yine de Büyük Yeşil gruplar doğalgazı savunmaya devam ediyorlar, çünkü fonlar fosil yakıt sektöründen geliyor. Hidrolik kırma yöntemini kullanan şirketlerin çevreye duyarlı görünmesini sağlıyorlar. Sektör yanlısı araştırmalara imza atıyorlar.

***

Tartışma başlıklarımız

Bu bölümdeki tartışmamızda, öncelikle çevre hareketinin 60’lı yıllardan itibaren geçirdiği dönüşümün, dünya konjonktürüyle paralellik gösterdiğine işaret ettik. Kitlesel muhalefetin çok güçlü olduğu, sermayenin yıkılmamak için tavizler vermek zorunda kaldığı 60’lı ve 70’li yıllardan sonra, 80’li yıllardan itibaren neoliberalizmin gelip çattığını, Reaganizm ve Thatcherizm’in ortaya çıkması ve güç kazanmasını, buna karşın lobicilik düzeyine inen çevre mücadelesinin bu gelişmeler karşısında etkisiz kaldığını ve netice itibariyle de sistemin taviz verme dönemini kapattığını, neoliberalizmin müdahalesiyle “oyunun kurallarının değiştiğini” konuştuk.

Naomi Klein’in çokça bir dönüm noktası olarak vurguladığı 1989’da ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasının Doğu Blokunun yıkılması ve Soğuk Savaş’ın bitişini işaret eden bir sembol tarih olduğunu da vurguladık. İki kutuplu dünyada, kendisini sosyalizmin yükselme ve yayılma tehdidine karşı savunmak durumunda kalan ve bunun için sürekli tavizler vermek zorunda kalan kapitalist dünyanın rakipsiz kalması hem eski Doğu Bloku topraklarını “yağmalanacak yeni alan” olarak dünyasına katmasını, hem neoliberal sistemin çok daha saldırgan bir yönelime geçmesini, hem de daha önceki dönemde verdiği tavizlerden kurtulmaya başlayacak şekilde kitlesel hareketliliği bastırmasını ve muhafazakar sağı yükseltmesini mümkün kıldı. Bu dönem konjonktürünü düşündüğümüzde birçok toplumsal muhalefet hareketinin başına gelenlerin çevre hareketinin de başına gelmesi çok da tesadüf değil.

Bir yandan, 60 ve 70’lerde taban hareketlerini temsil eden çevre hareketinin -az sayıda istisna olsa da- belirleyici kısmının, kabaca “ya masada kalırsınız, yada menüde” ikilemi sonucu neoliberal sistemin etkilerine teslim olduğunu veya varlıklarını devam ettirmek için teslim olmak zorunda kaldıklarını, dolayısıyla da ekoloji mücadelesinde etkilerini kaybettiklerini konuştuk.

Ya radikalleşeceğiniz ya da iş birliği yapmaya zorlandığınız bu dönemde muhalif hareketlerin yozlaşmasının sadece çevrecilere özgü olmadığı üzerinde durduğumuz başka bir mesele oldu.

[1] Naomi Klein “Jargon jenaratörü” kavramını kullanıyor: İklim tartışmasını anlaşılmaz kılmak, böylece bir kitle hareketi inşa etme potansiyelini baltalamak.

[2] Josh Fox’un yönetmeniğini yaptığı Gasland adlı 2010 yılı yapımı belgesel hidrolik kırma yöneteminin ne olduğu ve nelere yol açtığı konusunda izlenebilir.