Artizan-okumalar çalışma grubu olarak bundan önceki oturumumuzda, giderek distopik bir hal alan dünyanın mevcut durumunu insani değerler çerçevesinde dönüştürme girişimlerine esin verebilecek gelecek toplum projelerini, Michael Albert’ın Mümkün Ütopya: Yaşanabilir Bir Toplum için Stratejiler kitabı ile tartışmaya başlamıştık.

Bu oturumumuzda kitabın, katılımcı bir toplumun kurumlarının üzerinde yükselebileceği değerleri, alternatif bir ekonomik model olarak katılımcı ekonomi ve katılımcı siyaset bölümlerini tartıştık. Aşağıda hem bu bölümler hakkındaki kısa bilgileri hem de yaptığımız tartışmalarda ortaya çıkan eksenleri bulabilirsiniz.

* * *

Michael Albert, geleceğin “daha iyi” toplumu olarak “katılımcı toplum” diyebileceğimiz bir model önerir. Bununla birlikte, hemen bu toplumun yapısının ne olacağını tartışmaya geçmez. Öncelikle, içinde yaşadığımız kapitalist toplumun arazlarından arınabilmesi için “gelecekteki toplumun” hangi değerler üzerine bina edilmesi gerektiğini tartışmaya açar. Bu yaklaşım Marksizm gibi tarihin kaçınılmaz olarak ezilenlerin iktidarıyla sonuçlanacağını öne süren yaklaşımlardan oldukça farklıdır. Etik değerleri öne alır. Değerleri önemli ölçüde ihlal eden ilişki biçimlerini reddeder. Bu modelde toplumsal kurumların söz konusu değerleri sahiplenmeleri, desteklenmeleri konusunda bir tür turnusol kağıdı işlevi görür.

Değerler tartışması

Albert’ın, daha iyi toplumun üzerine bina edilmesi gerektiğini düşündüğü değerler şunlardır: dayanışma (birbirimizin omuzlarına basarak değil birbirimizi güçlendirerek ilerlemek); çeşitlilik (alternatif yaklaşımlara alan açılması, homojen tutumların oluşmasının önüne geçilmesi); adalet (sorumluluk ve faydaların adil şekilde belirlenmesi ve paylaşılması); özyönetim (herkesin kararlara, bu kararlardan etkilendiği nispette katılabilmesi); doğayla ilişkiler ve koruyuculuk (sadece insan faaliyetlerinin devamlılığı olması açısından değil, doğal dengenin ve diğer türlerin korunması amacıyla doğanın korunması); enternasyonalizm (ülkeler arası dayanışma, ülkelerin küresel kararlara eşit ölçüde katılması ve farklı kültürlerin korunması).

 

Tartışma noktaları

“Değerler” üzerine yürüttüğümüz tartışma noktaları temelde şunlar oldu:

Bazı arkadaşlarımız, bu “değerlerin” içinde yaşadığımız dünyaya ait olmaktan çok ütopik bir tasavvura ait gibi göründüğünü dile getirdi. Hatta M. Albert’ın, bugünün koşullarından bağımsız, iyi şeyler yapmaya çalışan bir grup aktivistten kurulu küçük bir dünyadan söz eder gibi tartıştığı eleştirisi geldi.

Karşıt yöndeki görüşler ise, gerçek bir toplumsal değişim için önceliğin değerlerde olması gerektiğini vurguladı. Tartışmanın ütopik değil, etik bir zeminde döndüğü söylendi. M. Albert’ın 68’le oluşan “Yeni Sol”a uygun olarak, geleceğin toplumunu bugünden kurma esprisinden hareket ettiği ileri sürüldü. Muhalif yapılar, sadece gelecekteki toplumu kurmak üzere iktidar odaklı stratejilere odaklanır; hedeflediğimiz toplumsal kurumların değerlerimizle uyum içinde olup olmadığını es geçerse, “reel sosyalizm”inkine benzer sorunlarla karşılaşırız denildi.

Bu arada, M. Albert’ın bugünden yarına “geçişin” nasıl olacağını ve alternatif yapıların kurulmasını içeren deneyimleri de tartışması gerektiğinde hemfikir olundu.

Katılımcı ekonomi ve temel kurumları

Albert’ın katılımcı toplum önerisinin üzerinde en fazla çalışılan ayağı, “katılımcı ekonomi” (KE) modelidir. Kitabın bu bölümünde KE’nin temel kurumlarını tartışır.[i]

İşçi ve tüketici meclisleri: Bunlar, yerelden genele doğru kademe kademe bilgilerin aktığı, tartışmaların yapıldığı ve özyönetim prensibine göre kararların alındığı özyönetim organlarıdır. KE, bu meclis ya da konseyleri önerirken Ekm Devrimi öncesi Rusyası’ndaki sovyetler, İtalya’da ve iç savaş sırasında İspanya’daki işçi konseyleri gibi tarihsel bir gelenekten esinlenir.

Çaba ve fedakârlığın ödüllendirilmesi: KE modeline göre ücretlendirme daha fazla çıktı üretmeye göre değil, yapılan işin niteliğine, süresine ve kişinin harcadığı çabaya göre yapılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında KE, yaratıcı, insanın potansiyelini geliştirdiği, çeşitlilik içeren işlerin değil; tekdüze, insanı bıktıran, yıpratıcı işlerin ücretinin daha yüksek olmasını savunur. Hakkaniyet ilkesi, mecburen yapılması gereken tekdüze işleri yerine getirenleri daha fazla gözetmeyi gerektirir.

Dengeli iş bileşenleri: Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırılsa bile işbölümü olduğu gibi devam ederse koordinatör (imtiyazlı) bir sınıfın ortaya çıkışı kaçınılmaz olur. Bunun önüne geçmek için KE, vasıfsız işlerle daha yaratıcı işlerin dengeli bir şekilde birleştirilmesini savunur. Bu, bir doktorun hem ameliyat yapması hem de hastanenin temizlik işlerinde çalışması demektir örneğin.

Planlama ve dağıtım: KE, işçi ve tüketici meclislerine dayalı bir ekonomik işleyiş olsa bile kaynakların tahsisatı serbest piyasaya veya merkezi planlamaya göre yapıldığı müddetçe gerçek bir özyönetimin oluşamayacağını öne sürer. Katılımcı planlamayı (KP) önerir. KP, hangi ürünlerin ne miktarda üretileceği, tüketici taleplerinin neler olduğu, yatırım için ne kadar kaynak ayrılması gerektiği türünden temel ekonomik kararların, bilgi akışına dayanarak işçi ve tüketici meclislerinde yapılan müzakereler sonucunda alındığı bir mekanizmadır. Daha küçük birimlerden daha genel birimlere doğru bir işleyiş gösterir.

 

Tartışma noktaları:

Gayret ve fedakârlığın ödüllendirilmesi ve dengeli iş bileşenleri çerçevesinde Arjantin’deki “işgal fabrikaları” gündeme geldi. Gündemde olan vatandaşlık gelirinin, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerinin KE’ye geçişin bazı temel aşamaları olabileceği dile getirildi. Gayret ve fedakârlığın ödüllendirilmesinin, toplumda en temel işleri yapan, vasıfsızlığa ve yıpranmaya maruz bırakılan çok geniş bir kesimin siyasal katılım ve diğer açılardan pasif bir pozisyondan çıkıp aktifleşmesini sağlamak için çok önemli olduğu vurgulandı.

Bir bilim insanı arkadaşımız, dengeli iş bileşenlerinin faydasına örnek olarak, sadece masa başında çalışıldığında bilimsel araştırmanın nasıl yapıldığı konusunda pek çok pratik şeyin gözden kaçtığını, iş spekturumunu genişletmenin önemini vurguladı.

Katılımcı ekonomi kurma çabaları ve devletin müdahalesi

Diğer tartışmalar daha önce olduğu gibi yine KE’nin hangi koşullar altında gerçekleşeceği üzerinde odaklandı. Öncelikle KE’yi mevcut sistem içinde hayata geçirmenin zorluklarından söz edildi. Bazı yerel deneyimler başarılı olsa da bu deneyimler sistemi tehdit eder hale gelmeden devlet aygıtının müdahale edeceği vurgulandı. Michael Albert da zaten bütün toplum düzeyine yayılmış bir KE’nin ancak bir devrimle gerçekleşeceğini söylüyor. Bu konu kitabın sonraki bölümlerinde tartışılıyor.

“Geleceği bugünden kurmak” esprisi

Fakat diğer yandan, mevcut sistem içinde de özellikle muhalif yapıların KE ilkelerini kendi içinde zorlaması gerektiği vurgulandı. Bu mücadelenin güçlenmesi, sağlam temellere oturması için gerekiyor (“geleceğin bugünden kurulması” esprisi), yoksa devlet müdahalesi muhalif yapıları kolayca tasfiye edebiliyor. Ayrıca Mümkün Ütopya kitabı, politik bir strateji kitabından çok bize ne yöne doğru ilerlememiz gerektiğini gösteren vizyoner bir çalışma.

KE vizyonu, Venezüela’da Chavez yönetimi altında gerçekleştirilmeye çalışılan “Bolivarcı Devrim”le ilginç bir paralellik sergiliyor. Chavez ve partisi iktidarı ele geçirmesine karşın bütün ekonomiyi kamulaştırmadı. Kapitalist şirketlerle, devlet desteğiyle uygulanmaya çalışılan özyönetime dayalı ekonomik birimler birlikte varoldular. Burada sosyalizan ekonomik kurumları özendiren bir rekabet amaçlanmıştı.

Katılımcı ekonomi ve geleneksel solun eleştirisi

Bir arkadaşımız da KE fikriyatının, öncelikle devlet iktidarını ele geçirmeyi hedefleyen 200 yıllık muhalefet tarzının eleştirisini yapan özgürlükçü geleneğin devamı olduğunu vurguladı. Örneğin muhalif yapıların önüne sendikaların, eğitim kurumlarının, ailelerin dönüştürülmesi gibi hedefler koyması gerektiğini söyledi.

Son bir tartışma noktası da şu oldu: KE, mevcut sistemde yaşayan bireylerce gerçekleştirilecek. Ne kadar, tabiri caizse, “su sızdırmaz” bir sistem tasarlamaya çalışırsak çalışalım sonunda insanların kültürleri, katılımcı itkilerinin gücü, alışkanlıkları vs. belirleyici olacak. Dolayısıyla KE’yi manevi (kültürel) bir dönüşümle birlikte ele almak gerekmez mi?

 

Katılımcı siyaset

Albert, gelecekteki iyi bir toplumun siyasal yapısı hakkında kafa yormamız gerektiği söyler. Temel eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı bir toplum da olsa siyasal yönetime duyulan ihtiyaç sona ermeyecektir. Bunun bir nedeni, Albert’e göre toplumda çeşitliliğin devam edecek olması, bu yüzden çeşitli eğilimleri, seçenekleri ve odaklanmaları temsil edecek siyasi partilerin gerekliliğidir. Bir diğer nedeni ise, toplumun genel işleyiş çerçevesini belirleyen yasalar yapma, siyasal kararlar alma ve toplumsal değerlere aykırı fiillerin cezalandırılması zorunluluğu ortadan kalkmayacağına göre, yasama/yürütme/yargı mekanizmalarının evrensel bir geçerliliğe sahip olmasıdır.

İki tür siyasal yapılanma tarihsel açıdan başarısız olmuştur. Biri, sınıfsal eşitsizlikler ve gücün dar bir kesimin elinde toplanması yüzünden gerçek bir demokrasi olmayan Batı tipi “liberal demokrasiler”dir. Diğeri ise, reel sosyalizmlerde gördüğümüz, merkezi bir bürokrasinin bütün karar alma mekanizmalarını elinde tuttuğu Marksist-Leninist modeldir.

Gelecekteki iyi toplumda katılımcı siyaset kurumlarının teşvik etmesi gereken değerler şunlardır: dayanışma, çeşitlilik, adalet (katılımcı siyasette “adalet”, hak ve sorumlulukların adil şekilde dağıtılmasıdır) ve özyönetim.

 

Katılımcı siyasetin kurumları

 

Yasama: Katılımcı siyasette “yasama”, 25-50 kişiden oluşan birinci derecede meclislerden giderek daha kapsayıcı meclislere uzanan bir yapıdan ve nihayet yerel meclisleri temsil eden delegelerden mürekkep en üst meclisten oluşur. Yasama organında delegeler müzakereler yoluyla karar alır. Burada bazı temel ilkeler söz konusudur: Kararlar herkes için adil şekilde alınmış olmalıdır. Alternatif öneriler çöpe atılmaz, değerlendirilmeye devam edilir. Alınan kararlar incelenip değişiklikler yapmaya elverecek kadar esnek olmalıdır.

 

Yürütme: Katılımcı ekonomi çerçevesinde zaten üretici/tüketici meclislerinde kararlar alınıp uygulanacaktır. Bununla birlikte, siyaset kurumunun alanına giren bazı alanlar vardır. Bazı işlevler siyasal onay ve yetkilendirme gerektirir, çünkü bu işlevleri yerine getiren kurumlar belirli insan gruplarına yaptırım uygulayabilir. M. Albert, hastalık önleme merkezi ve çevre koruma kurumu gibi örnekler verir.

Yürütme, bir gündemle hareket edecektir. Bu gündemi yasama organında alınan kararların uygulanması ve katılımcı ekonomik planlama belirler. Bu gündemleri takip etmek üzere uzun vadeli mekanizmalar oluşturulur.

Yargı: Katılımcı bir toplumda, yasama meclislerinde yapılan yasaların adil olup olmadığını inceleyecek, ABD Yüksek Mahkemesi’ni andıran bir tür yüksek mahkeme olacaktır. Ayrı alanlar oluşturan “ceza yargısı” ve “medeni hukuk yargısı” olacaktır.

Polis ve savunma: M. Albert, gelecekteki daha iyi toplumda “suçun” ortadan kalkıp kalkmayacağını tartışır. Genel anlamıyla suç, yani yerleşik normların ihlal edilmesi son bulmayacaktır. Bu nedenle, çoğu solcu buna karşı olsa da, Michael Albert halk milisleri gibi daha spontan kolluk güçleri yerine uzmanlaşmış bir polis organının var olması gerektiğini savunur. Öte yandan yargı mekanizmasının düzgün işleyebilmesi için iyi eğitilmiş savcılar ve avukatlara da ihtiyaç olacaktır.

 

Tartışma noktaları:

Üzerinde durulan tartışma eksenleri şöyle ifade edilebilir: Gelecekteki daha iyi toplumda da yasama-yürütme-yargı mekanizmaları olmak durumunda. Örneğin, ülke çapında bir doğal veya nükleer felaket oldu diyelim; bu durumda hızla harekete geçmek ve yerel meclislerin inisiyatiflerini aşan kararlar almak gerekiyor. Diğer yandan, polis teşkilatının sol çevrelerde reddedilmesi yanlış, zira adli bir vaka olduğunda olay yeri incelemesi, dedektiflik gibi işleri yürütecek uzmanlaşmış bir teşkilata ihtiyaç var.

Bölgesel yapıların yürütmesinde katılımcı demokrasinin önemi

Katılımcı siyaset tartışması, bizi AB gibi bölgesel kuruluşları tartışmaya sevk etti. Sadece ülke düzeyinde değil çok-uluslu yapılar düzeyinde de temel demokratik değerleri esas alan, katılımcı bir yasama/yürütme faaliyeti dünyanın gidişatı açısından büyük önem taşıyor. Örneğin, AB her ne kadar demokratik değerler üzerine bina edilen bir proje olma iddiasıyla ortaya çıkmış olsa da, seçilmiş milletvekilleriden oluşan Avrupa Birliği Parlamentosu (AP) danışma/tavsiye organı olmanın ötesine geçemedi. Kararlar, ulus-devlet başkanlarını bir araya getiren AB Konseyi ve oldukça bürokratik bir yürütme organı niteliği taşıyan AB komisyonu tarafından alınıyor. Bu da AB’yi, neredeyse kaybedilmiş bir proje haline getirdi.

Muhalif örgütlerin kurumsal yapılar oluşturmaya karşı direnci veya koordinatör sınıfın egemenliği

Tartışmada öne çıkan bir başka başlık ise şu oldu: En azından Türkiye’de sol/muhalif gruplar veya yapılara baktığımızda iç kurumsallaşmanın yeterince ciddiye alınmadığını veya kurumsal bir yapı varsa da genellikle kağıt üzerinde kaldığını gözlemleyebiliyoruz. Gerçek bir kurumsal yapının oturtulmasına karşı adeta bir direnç var.

Böyle olunca, işlevleri ve işbölümleri, başka bir deyişle işleyişi ve hukuki ilkeleri belli yapılar yerine ya bir tür “cemaat” gibi hareket eden gruplar öne çıkıyor ya da mevcut kurumsal yapılar, özellikle sendikalar ve meslek örgütleri tabandan kopuk bir bürokrasinin hâkimiyetine girip işlevsizleşiyor. Her iki durum da söz konusu örgütlenlenmenin üyelerinin katılımcı bir sorumluluk almasının önünü tıkıyor.

Çok yakın bir örnek olarak kadınların “ifşa hareketi” verilebilir. İfşa hareketi, aynı zamanda, yayıncılık dünyasındaki meslek örgütlerinin taciz, mobbing ve benzeri hak ihlallerini soruşturacak mekanizmalardan yoksun olduğunu ortaya koydu. Bu türden mekanizmalar olsaydı, taciz olaylarının sistematik bir hal alması önlenebilirdi.

Geçmişteki bazı örneklerde ise farklı durumlar göze çarptı. Örneğin, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) 1996’da kurulduğunda katılımcı-demokratik bir parti işleyişine sahip olacağı iddiasıyla ortaya çıktı. Fakat pratikte belirleyici kararlar, çoğunluğu oluşturan bağımsız üyeler yerine, örgütlü politik grupların “mutabakatı”yla alınıyordu. Mutabakatın yerini çatışma alınca da gruplar arası tasfiye çabaları öne çıkıyordu.

Bir diğer önemli tarihsel örnek, Gezi direnişinin ardından kurulan park forumlarıydı. Başlangıçta oldukça kitlesel olan bu forumlarda çerçevesi az çok belli olan, kararların nasıl alınacağına, forum temsilcilerinin nasıl seçileceğine ve yetkilerinin ne olduğuna dair bir yapılaşma bir türlü geliştirilemedi. Şu ya da bu düzeyde ortak kararlar almaya ve bu kararların takibine/yürütülmesine karşı ciddi bir direnç oluştu. Bürokratik örgütlenmelere dönük tepkiler zaman zaman örgütlenmenin kendisine dönük biçimler aldı. Söz konusu direnç, forumlarda dar politik grupların denetim kurma çabalarının önünü açtı.

Sonuç olarak, muhalif yapıların cemaatçi, bürokratik ya da postmodern eğilimleri aşabilmesi ve kendi içlerinde yasama/yürütme/yargı mekanizmalarını olabildiğince yerleştirmeleri gerektiği üzerinde mutabık kalındı.

 

[i] Michael Albert’in “Katılımcı Ekonomi” vizyonunu kapsamlı şekilde ortaya koyduğu kitap için bkz: Katılımcı Ekonomi: Kapitalizmden Sonra Yaşam, çev. Taylan Doğan, Aram Yayınları, 2004; ayrıca bkz: Geleceğe Bakmak 21. Yüzyıl İçin Katılımcı Ekonomi, Robin Hahnel ile birlikte, çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınlar, 1994.