Artizan-Okumalar olarak, Michael Albert’ın Mümkün Ütopya kitabının 2. oturumunda, kitabın Amaçlarımız bölümünün Hayali Örüntüler, Katılımcı Ekonomi ve Katılımcı Siyaset başlıklarını tartışmıştık. Bir sonraki oturumda, yine ‘Amaçlarımız’ bölümü içerisinde yer alan Feminizm, İnterkomünalizm, Katılımcı Ekonomi ve Enternasyonalizm başlıklarını ele aldık.

Bu bölümlerdeki başlıkların her biri ciddi birer teorik arkaplana sahip, ancak Michael Albert sadece bu başlıklara ilişkin genel bir çerçeve önermekle yetinmiş. Bölümün Sonuç kısmında neden böyle bir tercihte bulunduğunu özel olarak ifade ediyor: Gelecek karmaşık koşullar ve tercihler bütünüdür; gelecekteki asli politikaların ve detayların seçimi geleceğin insanlarının kararlarına bağlıdır diyor; onların özyönetim hakkını ihlal etmemek gerektiğini vurguluyor. Yine de, minimalizm tercihine rağmen, aslında hedeflerimizin son derece yüksek olduğunu da belirtiyor.

Okuma grubundaki tartışmalarımız sırasında, bazen hararetle alanların (örneğin feminist kuramın) iç tartışmalarına yoğunlaştığımızı fark ettik. Sonra, tüm bu başlıkların ayrı ayrı okumalar yapılarak tartışılmayı hak eden başlıklar olduğunu ve buradaki tartışmalarımızda Michael Albert’ın bu alanlarda neleri vurguladığına odaklanmamızın yerinde olacağı sonucuna vardık.

 

FEMİNİZM:

Yazar feminizm başlığını iki ana eksende tartışıyor: 1.Akrabalık görüşü 2. Katılımcı ekonomi ve katılımcı siyasetin etkisi.

Akrabalık Görüşü:

Michael Albert yaşanabilir bir toplum için sistematik cinsiyetçilik, homofobi ve kuşakçılık üreten unsurlardan ve cinsiyetçi yapılardan kurtulmamız gerektiğini; dayanışma, çeşitlilik, adalet ve özyönetimin bu alanda sahiplenilmesi gereken değerler olduğunu belirtiyor. Aile, cinsellik ve kuşaklar arası ilişkiler konusunda cinsiyet, cinsel yönelim, yaş ya da diğer toplumsal ve biyolojik niteliklerin hiyerarşiye yol açmayacak şekilde yeniden inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor.

Albert, annelik ve babalık kimliklerinin cinsiyetçi rol dağılımını ortadan kaldırarak, çeşitliliğe dayalı “ebeveynlik” (geleneksel çiftler, bekar ebeveynler, lezbiyen ve gey ebeveynler, çoklu ebeveynlik) düzenlemelerinin inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bunun aynı zamanda, “aile” yapılanmasını da dönüştüreceğini; çeşitliliği mümkün kılan (homoseksüel, biseksüel, heteroseksüel, tekeşli, çokeşli tercihlere saygılı) ve cinsiyet eşitliğine dayanan aile yapılanmalarını ortaya çıkaracağını belirtiyor. Asıl hedefin çocuk bakımının itibarının artırılması olduğunun da altını çiziyor.

Tartışmalarımız:

Tartışmalarımızda, Albert’ın bakışının, aslında feminizmin “cinsiyetsiz toplum” hedefiyle örtüştüğünü konuştuk. Kişilerin cinsiyetlerinin toplumsal, ekonomik ve siyasal alanlardaki var oluşlarında bir kriter olmadığı, yani cinsiyetler arasındaki hiyerarşik ilişkilerin olmadığı bir dünyayı inşa etmenin feminizmin temel hedefi olduğunu konusunda hemfikir olduk. Aynı şekilde, keskin cinsiyetçi toplumsal rollerle şekillendirilmiş olan annelik ve babalık rollerinin, çocuk bakmanın itibarsız bir iş olarak görülmesinin üzerinde durduk.

Michael Albert’ın önerdiği farklı ebeveynlik biçimlerinin bazı örneklerinin bugün de yaşanmakta olduğunu, ancak birçok toplumda bu çeşit akrabalık ilişkilerinin sorunlarla karşılaştığını tartıştık. Ayrıca, muhafazakâr ideolojiyle iç içe geçen ataerkinin, ülkemizde ve tüm dünyada feminist mücadele sonucunda cinsiyet özgürlüğü konusunda elde edilen ciddi kazanımlara karşı saldırıya geçtiği ve kaybettiği mevzileri tekrar kazanmaya çalıştığı bir dönemde olduğumuzu vurgulayarak, Avrupa ülkelerinde kürtajın yasaklanma girişimleri gibi Türkiye’de de İstanbul Sözleşmesi etrafında koparılan fırtınaları böyle bir çerçevede değerlendirdik.

Katılımcı Ekonomi ve Katılımcı Siyasetin Etkisi:

Özgürleşmiş bir akrabalık alanı inşa edildiğinde, katılımcı ekonomide ataerkil cinsiyet ilişkilerinin yeniden üretiminin mümkün olmayacağını söyleyen Albert, çalışma dünyasında da cinsiyetçi, yaşçı hiyerarşilerin ortadan kalkacağını, erkeklere kadınlardan daha fazla yetkili işler ve gelir verilmeyeceğini ifade ediyor. Ayrıca, iktisat ve siyasetle cinsellik arasında derin bir ilişki olduğunu; katılımcı ekonomi ve katılımcı siyasette homofobi ve cinsel hiyerarşilerin de ortadan kalkacağının altını çiziyor.

Yasama yapısının da cinsiyetçilikten kurtarılması gerektiğini belirten Michael Albert feminist akrabalığın katılımcı ve özyönetimci siyasal ilişkileri de getireceğini; feminist faydalarla tutarlı, hatta onları yeniden üreten bir seviyede olmasını güvence altına alınacağını vurguluyor.

Yazar, “ev işleri ekonominin bir parçası olmalı mı?” sorusunu tartışmaya açıyor ve ev işlerinin katılımcı ekonominin bir parçası olarak örgütlenmemesi gerektiğini belirtiyor. Çocuk yetiştirmek ve işyeri üretimini aynı tür toplumsal faaliyetler olarak kavramsallaştırmak düşünce yapımızı bozar diyor. Ayrıca, ev işlerinin meyvelerini üreticinin kendisinin yediğini, üretimden çok tüketimi ifade ettiğini düşünüyor.

Tartışmalarımız:

Toplantımızda Albert’ın ev içi emek konusundaki görüşleri tartışma konusu oldu. Ev içi emek uzun zamandır feminist iktisatın ve feminist politikanın konusu. Feministler, “hane içi emeğin” ekonomik değer ürettiğini, ancak piyasaya değer üretmediği için ekonominin dışında tanımlandığını, bu nedenle de (dışardan bedel ödeyerek alınabilecek bu hizmetlerde) kadınların emeğinin “görülmeyen bir emek” olduğunu savunurlar. Michael Albert’ın bu konudaki görüşlerini, tüm yaşamın cinsiyetçi hiyerarşi ve işbölümünden arındırılmış olduğu özgürleşmiş bir toplumdaki ev içi emek olarak düşünmek gerektiğini konuştuk.

İNTERKOMÜNALİZM

İnterkomünalizm, her bir topluluğun maddi ve sosyal kaynaklarıyla kendini güvenle tekrar üretebilmesini garanti altına alarak toplulukların çeşitliliğine saygı duymayı ve çeşitliliği korumayı vurgulamak anlamına geliyor. Kültürel toplumlardaki sorun “sanatsal, dilbilimsel ve ruhani farklılık ve tercihler değil, kültürel toplumların birbirini sömürebilmesi, saldırabilmesi ya da yok edebilmesidir” diyor Michael Albert ve daha iyi bir topluma giderken kültürel farklılıklarımızın yok olmayacağını, aksine her kültürün özgürleşeceğini vurguluyor.

İnterkomünalist ilişkiler sayesinde, toplumlar arasında olumsuz ilişkilerin yerini olumlu ilişkilerin alması, toplumlar arası hukuki bir aygıt aracılığıyla denetim ve yürütmenin gerçekleşmesi mümkün. Amaç, toplumlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak değil, ırkçı kurumları yok etmek, ırkçı ideolojileri lanetlemek.

Albert’ın bu aşamada, tartışmalarımıza da konu olan önemli bir uyarısı var: Milliyetçilik, ırkçılık, dinsel zulüm, emperyalizm gibi konularla mücadelede farklı tarihsel toplumları tek bir kültürel niş içinde kaynaştırmaya çalışmak (yok etmeye çalıştığı kabuslar kadar) yıkıcı bir tutumdur. Kültürel homojenizasyon kültürel farkların olumlu yanlarını hiçe sayar. Özyönetime de çok az fırsat tanır.

Katılımcı Toplumda Irk:

Katılımcı ekonomide eski kültürel hiyerarşilerle tutarlı olmayan gelir biçimleri ve koşullar oluşturulacağını ve sistematik şekilde ırkçılık ve diğer kültürel adaletsizliklerin ekonomik yapıda da var olamayacağını belirten Albert, farklı kültürel topluluklardan insanların gündelik pratiklerinin (tatil günleri, ibadet süresi vb…) de farklı olabileceğini; bir topluluğun üyelerinin uzak duracağı sektörler olabileceğini belirtiyor. Hedef ise, insanların iktisadi yaşamlarını adalet, dayanışma ve özyönetimin yanı sıra çeşitlilik eğilimleri üreten ve onlara diğerlerine pasif bir şekilde itaat etmektense saygı duymayı ‘öğreten’ ortamlarda geçirmeleri.

Tartışmalarımız:

Günümüz dünyasında kültürler arasında değer hiyerarşisi olduğunu; sistemin asimilasyon, ırkçılık vb araçlarla bu hiyerarşiyi meşrulaştırdığını konuştuk. Michael Albert’ın “emperyalizmle mücadelede kültürel homojenleşmeye yönelme” eleştirisini, sosyalist ülkelerdeki deneyimlerden örneklerle tartıştık. Ancak, asıl vurgu noktamız yaşanmış kötü örneklerden ziyade, Albert’ın çizdiği çerçeveyi çağrıştıran örnekleri konuştuk. Bu bağlamda Rojava deneyimi üzerinde de durduk.

Bir arkadaşımız, farklı ülkelerden gelen öğrencilerin olduğu üniversitelerde belli önyargıların daha kolay silinebildiğini vurguladı. Farklı olanı tanımanın, önyargıların ve dolayısıyla ayrımcılığın önlenmesinde önemli olduğunu konuştuk.

Tartışmalarımızda üzerinde durduğumuz bir başka konu, Boğaziçi Üniversitesi’nde çoğulculuğun üniversitenin kurumsal yapısında ve kültüründe yaygın hale gelmesi oldu. Tüm bu deneyimlerin önyargıların, türlü ayrımcılıkların aşılması ve demokratik deneyimler açısından iyi örnekler olduğunun üzerinde durduk.

KATILIMCI EKOLOJİ

Toplum ve Ekoloji:

Michael Albert iktisadi eylemlerin çevre üzerinde doğrudan, ikincil ve üçüncül etkileri olduğunu, bu etkilerin ürkütücü seviyeye ulaştığını; kapitalist birikim dürtüsünün kâr artırdığı sürece çevreye (alıcı ve satıcının dışındaki her şeye) zarar vermeye teşvik etiğini ifade ediyor.

Ancak asıl vurgusu, bir ekonominin etrafındaki doğal çevreyle mutlaka bir ilişkisinin olduğu ve bu ilişkiye saygı duyulmadığı takdirde tüm diğer ölçütlerde başarılı olunsa dahi, yeni bir toplum için önerilen her tür iktisadi modelin müthiş bir zayıflık içinde olacağını söylüyor.

Katılımcı Ekonomi ve Ekoloji:

Katılımcı ekonomide (ihtiyacın karşılandığı ve potansiyellerin geliştirildiği seviyeyi aşan) birikim mecburiyeti yoktur. Geniş toplumsal etkiyi hiçe sayarak salt kişisel çıkarları azami seviyeye çıkarmak uğruna yapısal bir teşvike izin verilmez. Her üretim ve tüketim faaliyeti bütün bir entegre iktisadi planın parçasıdır. Projeler toplumun etkilenen her kesiminin katılım gösterdiği meclislerde alınan kararlar doğrultusunda düzenlenir.

Toplantımızda, Michael Albert’a hak verdik, ancak Vandana Shiva ve Naomi Klein okumaları yoluyla ekoloji konusunu ayrıntılı ve buradakine benzer bir çerçeveyle tartışmıştık tartıştığımız için bu bölümü yeniden tartışmadık.

 

ENTERNASYONALİZM

Katılımcı Ekonomi ve Dünya:

Albert bu bölümde önce neoliberal küresel kapitalizmi tarif ediyor: Kapitalist küreselleşmeciler yoksul ve güçsüzlerin elindeki yetkileri almaya, zengin ve güçlüleri daha da güçlendirmeye çalışır, dünyanın en büyük yüz ekonomisinin yarısından fazlası ülkeler değil şirketlerdir. Kapitalist küreselleşme bireyler, şirketler, sektörler ve devletler arasında düşmanlığı körükler, dayanışmayı yok eder. Kamusal ve toplumsal mallar değersizleştirilir, özel mallar yüceltilir. Yol gösterici ilke insan iyiliği değildir.

Albert ayrıca, kapitalist küreselleşmenin salonlarına yalnızca Batılı siyasal ve kurumsal seçkinlerin alındığını; bu durumun hem iktisadi açıdan, hem siyaset ve kültür alanlarında kurumsal hiyerarşiyi dayattığını da belirtiyor.

Küresel Adaleti Desteklemek:

Michael Albert, küreselleşme konusunda da aynı çerçeveyi öneriyor: Uluslararası ekonomik ve kültürel alanlarda yalnızca reformdan geçirilmiş mevcut kurumları dönüştürmenin yetersiz olacağını; adalet, dayanışma, çeşitlilik ve özyönetim değerlerinin öne çıktığı; yeni kurumlar oluşturmak gerektiğini söylüyor.

Ticaret ve yatırım gelirlerinin büyük kısmının mevcut güçsüz ve yoksul taraflara dağıtılmasını sağlamak için çalışmak gerektiğini; uluslararası kurumların açık, demokratik, şeffaf, katılımcı ve aşağıdan yukarıya yönetilen bir mekanizmaya sahip olmasını ve yerel çevrelere, halka ve demokrasiye karşı hesap verebilir olmasını sağlamak gerektiğini vurguluyor. Bu tür tercihlerin, uluslararası standartlar geliştireceğini, sürdürülebilir bir kalkınma yaratacağını belirtiyor. Kısaca, “kapitalist küreselleşme yerine küresel adalet” diyor.

Katılımcı Ekonomi ve Uluslararası İlişkiler:

Yazar, katılımcı ekonomide birikim uğruna birikim anlayışının olmadığını, kâr etme anlayışının ortadan kalkacağını, dolayısıyla emperyalizm ve yeni sömürgeciliğin tüm semptomlarıyla birlikte ortadan kalkacağını savunuyor.

Siyaset alanında:

Uluslararası ilişkilerde etkin bir katılımcı siyasetin, adil ve katılımcı uluslararası yargı ve yasama mekanizmalarını oluşturacağını söyleyen Albert, dünya çapında katılımcı ekonomi benimsendiğinde bile uluslar arasında kapatılması gereken büyük uçurumların varlığını sürdüreceği; bu nedenle yapılandırma, kalkınma ve eğitim kampanyaları gerektiği konusunda da uyarıda bulunuyor.