Artizan-okumalar çalışma grubu daha önceki yazılarımızda da ifade edildiği üzere bir süredir Naomi Klein’ın “İşte Bu Herşeyi Değiştirir” (İBHD) adlı kitabını ele almaktaydı. Ekoloji mücadelesinin neoliberal politikalar ekseninde değerlendirilmesini sağlayan İBHD kitabı bağlamında bu defa Türkiye’de ekoloji meselesinin nasıl ele alındığına dair ayrı bir oturum gerçekleştirme ihtiyacı doğdu.

Yardımcı olması için Barış Gençer Baykan’ın Türkiye’de iklim hareketinin kısa tarihi: Uluslarası müzakerelerden ulusal politikaya adlı tarihselleştirme çalışması, Özer Akdemir’in Çevreyi Paraya Çevirenler: Hem HES patronu hem ‘çevreci’ nasıl olunur? ile ‘hukuk’un sonu ve ekoloji mücadelesi adlı yazıları ve Zozan Pehlivan’ın  Devletin Ekolojik Aygıtları: Cudi’deki yangın ve orman yangınlarının ekolojik, ideolojik, siyasal eve tarihsel boyutları söyleşisi okundu.

Türkiye’de İklim / Çevre Meselesinin Kısa Tarihi

Bu yazılardan ilki, iklim ve ekoloji mücadelesinde Türkiye cephesinden kısa bir kronoloji çalışması olarak değerlendirilebilir. Bu çalışma ile ülkede ne zamandan beri, neler yaşandığı, ne tür mücadeleler yürütüldüğüne dair fikirler edinmek mümkün.

Uluslararası Anlaşmalardan Kaçmak

Yazıdan kısa bir alıntı yapılacak olursa; Türkiye iklim hareketi 2005’te gelişmeye başlayan küresel iklim hareketinin bir parçası oldu ve iklim değişikliği ile mücadelede bağlayıcı ve etkin bir uluslararası anlaşma için küresel taleplere katıldı. 2007 yılında “Türkiye Kyoto’yu İmzala” kampanyası iklim değişikliğini ülkenin siyasal gündemine taşıdı. 2009 yılında usulüne uygun şekilde TBMM’de onaylanarak yürürlüğe giren Kyoto anlaşmasının 2020’de sona erecek olması nedeniyle 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşmasına Türkiye’nin 2016 yılında vermiş olduğu imzası olmasına karşın, henüz usulüne uygun şekilde onay vermediği için taraf olmadığını, bu konuda anlaşmaya taraf olmayan az sayıda ülkeden biri olduğunu konuştuk. Türkiye’nin 2000’li yıllarda iklim anlaşmalarına yönelik olarak, anlaşmalara imza vermekte pek gecikmemesine karşın, iç hukukta uygulamaya koyacak onayı vermeyerek aslında anlaşmalara genel olarak bekle-gör ve zorunda kaldığında yahut son aşamada onay ver şeklinde bir yaklaşımı olduğu üzerinde durduk.

Devlet ve Sermayenin İkiyüzlülüğü

2000’lerde bu anlaşmalara yönelik devletin kurumlarının farklı yaklaşımlarını not ettik. Genellikle DPT, Ekonomi, Sanayi ve Ticaret Bakanlıkları anlaşmalara karşı çıkarken, Çevre ve Orman Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı gibi bakanlıklar anlaşmaların onaylanması gerektiği yönünde görüş açıklıyorlardı. Aynı dönemde, iş dünyasında da benzer bir tutum farklılığının olduğunu; TÜSİAD’in anlaşmalar lehine, TOBB ve TİSK’inse aleyhine bir tutum sergilediğini gördük. 2000’li yıllarda devlet ve sermayenin tutumlarındaki bu farklılığı yaratan temel etkenin AB üyeliğinin değerli bulunması ve iklim anlaşmalarının AB’ye yakınlaşmanın bir aracı olarak görülmesinden kaynaklandığını konuştuk.

Buraya kadar anlatılanlar çerçevesinde, ekonomik yetersizlik ve oluşturacağı mali, ekonomik yükler bahane edilerek, çevre anlaşmalarının onay süreçlerinin geciktirildiğini anlıyoruz. Dahası bu dönemde sera gazı salınımının da aşırı artış göstermesi devlet ve sermayenin iklim değişikliği meselesine gerçek yaklaşımının temelde pragmatik ve faydacı olduğunu ortaya koyuyor. Son yıllarda ise, dünyanın ve özelde Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik konjonktürün farklılaşmasıyla devletin ve sermayenin dönüşümü, ekoloji meselesindeki tutumlarda da kendini gösteriyor.

Sorunlar Ortak, Çözüm: Blokadya!

Özer Akdemir’den aktardığımız yazılar ise, ülkedeki ekoloji, iklim mücadelesi ile ilgili somut verileri sağlaması açısından oldukça faydalıydı. Bu yazılarda bahsedilen örneklerle N.Klein’ın İBHD adlı kitabında aktarılan örneklerin örtüştüğünü rahatlıkla görebiliyoruz. Sürdürülemez bir ekonomi için ekokırım, dev şirketleri destekleyen devlet aygıtı, yozlaşmış veya siyasetin, güç odaklarının güdümünde hukuk sistemi, vb…

Yine bu yazılarla İBHD’de tanımlanan blokadyalara – direniş/mücadele alanlarına, örgütlenmelere yönelik ülkemizdeki örneklerle de karşılaşıyoruz. 2000’lerin başlarından itibaren büyük çevre örgütlerinin ve hatta uluslararası örgütlerin Türkiye şubelerinin yürüttüğü, küresel gündeme dahil olma çerçevesinde ilerleyen çevre hareketine, giderek yerel örgütlenmelerin ve köylülerin acil yerel ekolojik gündemlerle eklendiğini; böylece küresel ekolojik taleplerin yanı sıra Bergama, Cerrattepe, Ulukışla, Yırca, Çapaklı, Alakır, Kaz Dağları, Hasankeyf, Munzur, dereler, toprak mücadeleleri, vb… bir çok örnekte olduğu gibi yerel taleplerin de çevre hareketinin önemli gündemi haline geldiğini görüyoruz:

Neoliberalizmin ve Hukuksuzluğun Kıskacında Bir Mücadele

Türkiye’de 90 yılların başından itibaren neoliberal ekonominin gerekleri doğrultusunda doğa tahribatının artarak yaşandığı bir gerçek. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu süreçteki özgünlüğünü ve dünyada yükselen popülist-otoriter ve faşizan rejimlerle (Brezilya, Hindistan gibi) paylaştığı ortak özellikleri de vurgulamaya çalıştık. Türkiye’de şirketlerin devletin desteğinde eko-kırımı hızlandırması, aynı zamanda 2002’de AKP’nin iktidara gelişinden bu yana yeni iktidarın üzerinde yükseldiği yandaş sermaye sınıfının güçlendirilmesiyle, bunun için de bu sınıfa dönük büyük bir sermaye aktarımıyla iç içe gelişti. Elektrik dağıtımın özelleştirilmesinde, HES’lerin, RES’lerin yapılmasında iktidarın izlediği inşaata dayalı büyüme modelinde öne çıkan şirketler açık bir şekilde kollandı. Söz konusu yandaş şirketlerin aldığı enerji ihalelerinin, işlettiği madenlerin çevreyi tahrip etmesinin önündeki hukuki engeller birer birer ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Özellikle son dönemde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında yeni bir rejimin kurulması ve giderek otoriter bir nitelik kazanmasıyla birlikte, ekonomide meydana gelen tıkanmaya bağlı olarak enerji ve madencilik alanında yandaş şirketlere yeni kâr alanları açıldı. Ülkede genel olarak demokrasinin askıya alınması, doğa tahribatı alanında mahkeme kararlarının uygulanmaması, ÇED süreçlerinin anlamsızlaştırılması ve yerel direnişlerin sert şekilde bastırılmasıyla kendini gösterdi. Türkiye’de belki de hiç olmadığı kadar ekoloji mücadelesi demokrasi mücadelesiyle iç içe geçmeye başladı.

Yerelden Küresele, Küçük Zaferler, Büyük Birliktelikler

Özer Akdemir’in makalelerinde yine karşımıza çıkan bir diğer husus, ekoloji mücadelesindeki aktivizm alanlarıydı. Vandana Shiva’dan bir alıntı yapılacak olursa, “Yeryüzü Demokrasisi” kitabında “diktatörlük ve totaliter yönetim zamanlarında küçük ölçekli cevaplar zorunlu hale gelir; çünkü̈ büyük ölçekli yapılar ve süreçler hakim güçlerce kontrol edilmektedir. Yaşayan kültürlerin ve yaşayan demokrasilerin yeniden inşa sürecinde küçük olan güçlüdür; çünkü̈ küçük zaferler milyonlarca insan tarafından sahiplenilebilir”. Aslında Özer Akdemir de Hukukun Sonu ve Ekoloji Mücadelesi adlı yazısında benzer bir şeyi ifade ediyor: “Yerel halkın işin öznesi olmadığı, büyük bir çoğunlukla taşın altına elini sokmadığı, yaşam alanlarını koruma kararlılığı göstermediği bir mücadelenin başarılı olabilmesi olanaksız.” İştirak edilen bu görüş çerçevesinde, bu şekilde örgütlenmiş yerel blokadya örnekleri ile çevre örgütlenmelerinin hali hazırdaki ahvali üzerine konuşmak için daha fazla araştırma yapılması, hatta bu konuda konunun uzmanları ile söyleşiler yapılabileceği üzerinde durduk. Bu kapsamda geçtiğimiz yıllarda çeşitli yerel, bölgesel ve büyük ölçekli çevre örgütlerini biraraya getirme amaçlı bir girişim olan Ekoloji Birliği’nin kuruluş aşaması, hali hazırda hangi durumda olduğunun araştırılabileceğini de not ettik.

Ekolojik Ayrımcılığa Yer Yok, Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz!

Geçtiğimiz Eylül ayında uzunca bir süre Cudi Dağı’ndaki orman yangınına şahit olduk. Kürt’lerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler, 90’lı yıllardan aşina olduğumuz köy ve orman yakma, insanların zorunlu göçü, doğa tahtribatı şeklindeki ‘uygulama’lar yeniden devrede. Zozan Pehlivan bu konuyu ele aldığı söyleşisinde, bu yangının ve ve benzeri olayların, bölgede sistematik, modern bir insansızlaştırma projesi olarak uygulandığına işaret ediyor. Yine söyleşisinde, doğaya, yaşam alanlarına, diğer türlere, çeşitliliğe verilen tahribatın büyüklüğünü ortaya koyuyor. Buna karşın, gerek Cudi yangınları, gerekse bölgedeki başka coğrafyalarda yer alan doğal tahribat haberlerini ya duymuyoruz yahut duyamıyoruz. Duysak bile verdiğimiz tepkiler bölgenin özel durumundan ötürü görmezden gelme yahut çekingen bir itiraz şeklinde ifade ediliyor. Oysaki Cudi’nin yanması ve yaşam alanlarının geri dönüşsüz şekilde yok olması da, Kaz Dağları’nın boylu boyunca maden alanına çevrilmesine itiraz edilmesi kadar önemi hak ediyor.