Bu yazı Artizan Toplumsal Gündem Çalışma Komisyonu’nun 25 Nisan – 8 Mayıs 2020 tarihleri arasında ülke ve dünya gündemindeki gelişmeleri ele aldığı tartışmadan hareketle hazırlanmıştır. İlgili haber akışına buradan ulaşılabilir.

İç Politika

Korona ve Normalleşme Süreci

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre Kovid-19 salgınında alınan tedbirlerle hastalığın yayılma hızı ve günlük ölüm sayıları azalıyor. Bu durumla birlikte gündeme gelen normalleşmenin nasıl olacağı netleşmeye başladı. Erdoğan’ın duyurduğu normalleşme planına göre 65 yaş üstü ve 20 yaş altınaki vatandaşlara kısmi olarak sokağa çıkma izni verilecek, 7 ildeki seyahat kısıtlaması kaldırılacak. Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği kurallara uyulması şartıyla AVM’ler, berber, kuaför, güzellik salonu gibi işletmeler 11 Mayıs’ta açılacak. Tek çift ticari plakalı taksi uygulaması 15 Mayıs’ta kaldırılacak. Üniversiteye giriş ve liseye geçiş sınavları da Haziran sonunda yapılacak. Mayıs sonunda normalleşme süreci diğer ülkelerde de gündeme geliyor. Bilim insanları ise bu erken açılma eğilimine karşı uyarılarda bulunuyor. Türkiye’deki normalleşme sürecinden bilim kurulunun rahatsız olduğu kamuoyuna yansıyor. Öncelikle insanların sosyal mesafeyi koruyarak faydalanabileceği sağlığına iyi gelecek açık alanlar, parklar yerine alışverişe/tüketime odaklı kapalı mekânların açılması meselenin insan sağlığı odaklı değil ekonomik ve tedarik zinciri odaklı olduğunu gösteriyor.

Uzaktan çalışma imkanı olan orta, üst sınıflar  Evde Kal kampanyasından faydalanırken işçiler ve çalışan kesimlerin büyük bir kısmı dışarıda zaten iş başında. Salgında yeni vaka ve ölüm sayıları hala yüksekken özellikle dışarı çıkmak zorunda kalan çalışan kesimler büyük risk altında. Cezaevlerinden beslenme, hijyen, sağlık hizmetlerine erişim konularında şikayetler gelirken, Adalet Bakanlığı konuyla ilgili güven verici açıklamalar yapmıyor. Bu hafta gündeme gelen diğer bir konu da Biz Bize Yeteriz Türkiyem kampanyasında toplanan paralara ne olduğuydu. Toplanan paranın 1 milyar 800 milyonu geçtiğini söyleyen Aile ve Çalışma Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un kriz günlerinde paranın kullanılmadığını, “banka hesabında durduğunu” söylemesi ise dikkat çekti.

İbrahim Gökçek Hayatını Kaybetti

Günlük açıklanan Kovid-19 rakamlarında ölümler duymaya alışırken kabullenilmesi çok zor bir ölüm haberi İbrahim Gökçek’ten geldi. Grup Yorum’un bas gitaristi 323 gün sürdürdüğü ölüm orucu sonlandırmasının ardından hayatını kaybetti. Devlet, uzun bir süredir terör örgütlerini tasfiye etme retoriğini arkasına alarak bugüne kadar bir milyonun üzerinde kişinin konserlerine katıldığı Grup Yorum’un konserlerini, sanat çalışmalarını engelliyor. Grup Yorum’un konserleri 2016 yılından beri yasaklı. Çalıştıkları kültür merkezi defalarca basıldı, enstrümanları kırıldı, grup üyelerine şiddet uygulandı ve tutuklamalar başladı. Bazı üyeleri aranan teröristler listesinde yer aldı, onları ihbar edenlere ödül verileceği söylendi, bazı üyeleri yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. İbrahim Gökçek de birkaç ay önce yaşamını kaybeden Grup Yorum üyesi Helin Bölek gibi cezaevindeki Grup Yorum üyelerinin tahliye edilmesi, İçişleri Bakanlığı tarafından haklarında çıkarılan yakalama kararlarının kaldırılması, konser yasaklarının ve İdil Kültür Merkezi üzerindeki baskıların son bulması talebiyle başlatmış olduğu açlık grevini, ölüm orucuna dönüştürmüştü. İbrahim Gökçek üzerindeki devlet şiddeti ölümünden sonra da devam etti. Cenazenin getirildiği cemevine polis operasyon düzenledi ve cenazeyi kaçırdı. Cenaze, Tuzla’da ailesine teslim edildikten sonra Kayseri’ye götürüldü. Kayseri’de ise ülkücü bir grup yol keserek defni engellemeye çalıştı.

Kamuoyu, sanat çevreleri Grup Yorum üyelerinin bu taleplerine sahip çıkmakta çok geç kaldı. Göz göre göre iki kişi hayatını yitirdi.  Ölüm orucunu bir eylem biçimi olarak savunmak oldukça zor. Kişi bu eylemi tercih ettikten sonra tercihini değil onu bu eyleme iten koşulları tartışmaya açmak gerekiyor. Diğer yandan bu eylem biçimini kabul etmek yerine devletin insan hayatını hiçe sayan yaklaşımı ortada dururken siyasi yapıların ölüm orucu eylemlerine yönelmesinin, bir nevi üyelerini feda etmesinin devlet üzerinde nasıl caydırıcı etkisi olduğu da tartışmak gerekiyor.

Barolar ve meslek örgütleri gündemi

Erdoğan’ın barolar ve meslek örgütlerinin seçim yöntemiyle ilgili acil düzenleme yapılması gerektiğini söylemesi yeni bir tartışma başlattı. Barolar ve meslek odaları özerk yapılar olduğu için iktidarın ya da iktidarla ilişkili çevrelerin bu kurumların yönetimlerine girme ya da bu kurumların işleyişleri ve bütçelerini istedikleri gibi denetleme imkanları olmuyor.  Bu zamana kadar barolar ve meslek odalarının tam anlamıyla “ele geçirilemediği” biliniyor. Barolar ve TMMOB, TTB gibi meslek örgütlerinin seçimlerinde başarı elde edemeyen iktidar koalisyonunun seçim yöntemini değiştirmek istemesi tesadüf değil. Böylece barolar ve meslek örgütlerinin özerk yapılarının tasfiye edilerek iktidarla ilişkili hale getirilmesinin istendiği söylenebilir.

Diyanetten LGBTİ+ açıklaması:

Ramazan ayının ilk cuma namazında konuşan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, LGBTİ+ları hedef göstermesiyle başlayan tartışmalar devam etti. Konuyla ilgili insan hakları örgütleri, Ankara ve Urfa Baroları, Diyanet’in örgütlediği nefret söylemini kınayan açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar üzerine Ankara Barosu hakkında ‘halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama’ suçu gerekçe gösterilerek soruşturma başlatıldı. Erdoğan ise baroların eleştirilerini saldırı olarak niteledi ve “Diyanet İşleri Başkanımıza yapılan saldırı devlete yapılan saldırıdır” dedi. Hoşgörü ayı olarak bilinen Ramazan ayının LGBTİ+’ların hedef gösterilmesiyle başlaması ve Diyanet’in devletle eş tutulması meselenin absürd boyutlarını ortaya koydu.

Konunun bu şekilde gündeme gelmesi iktidarın siyasi krizini LBGTİ+’lar üzerinden aşmaya çalışması, dini söylemle hakimiyet kurma stratejisinin tıkanması olarak değerlendirilebilir. LGBTİ+ gündemi toplumu kutuplaştırmak, belli kurum ve yapıları hedef göstermek için çok kullanışlı bir konu haline geldi. Bu şekilde LGBTİ+ haklarına destek vereceği belli olan CHP, HDP gibi siyasi partiler, barolar ve meslek örgütleri de ahlaksızlıkla ilişkilendirilerek lanse edilebilir. Diyanet’in bu son açıklaması asıl olarak İstanbul Sözleşmesi’ne olan tepkinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Uzun bir süredir kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi konusunda önemli kazanımlar sağlayan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanunun iptali yönünde bir kamuoyu oluşturuluyor. Uluslararası bir metin olan İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcılıkların önlenmesini de kapsıyor ve imzacı devletlere yükümlülükler veriyor. Pek çok Avrupa ülkesinde de sağ popülist hareketler ve dini çevreler bu sözleşmeye, LGBTİ+’ların hukuki kazanımlarına karşı savaş açmış durumdalar. Türkiye’deki tepkinin küresel ayaklarının da görülmesi gerekiyor.

Diyanetin açıklamasıyla ilgili ilginç bir çıkışın da eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’ den geldiğini ekleyelim. Mehmet Görmez, Ali Erbaş’ın yanında olduğunu ifade etse de baroları kınasa da LGBTİ+’ları hedef alan ve musibetlerden sorumlu tutan cuma hutbesine itiraz etmesi ayrıca not edilebilir.

Hak İhlalleri

Kısa bir süre önce meclisten geçen İnfaz Yasası’na yönelik eleştiriler ve yasanın sonuçlarıyla ilgili gelişmeler tartışılmaya devam ediyor. HDP’li milletvekili Alican Önlü, bu yasanın bilinçli bir şekilde salgın sürecine denk getirilerek “İkinci Çöktürme Planı”nın uygulandığını belirtti. Halkın sağlığı için değil iktidarın ve ittifakların devamlılığı için alınan önlem olduğunu söyledi. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da yürürlüğe giren yeni infaz yasasından yararlanamayan üç tutuklunun intihar ettiği bilgisini paylaştı.

Salgın döneminde AKP’li olmayan belediyelerin dayanışma çalışmaları terörle ilişkilendirilerek ya da hukuki gerekçeler gösterilerek engellenmeye çalışılıyor. Örneğin HPD’nin salgın döneminde ihtiyacı olanlara destek sunan Kardeş Aile Kampanyası teröre destek kampanyası olarak lanse edildi. Bu konuda özellikle henüz kayyum atanmayan Kars Belediyesi ve Ayhan Bilgen hedef gösterildi. CHPli belediyelerin kampanyalarını Erdoğan, FETÖ ve PKK çalışmalarına benzetti.

Meclis gündeminde ise yine dokunulmazlıkların kaldırılması ve fezlekeler yer aldı. HDP’li 21 milletvekilinin bulunduğu ‘Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Tezkereleri’, TBMM Başkanlığına sunuldu.

Bu hafta basına yönelik hak ihlalleri oldukça öne çıktı: RTÜK Ayşenur Arslan’ın Halk TV’de sunduğu “Medya Mahallesi” programına beş kez program durdurma cezası verdi. Nedeninin Ahmet Şık’ın programa katılması olduğu sonradan açıklandı. Halk TV’ye diğer bir ceza “Sözüm Var” programına konuk olan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun sözleri nedeniyle kesildi. Kanala beş kez program durdurma ve yüzde beş idari para cezası verildi. Habertürk’e de Fatih Altaylı’nın sözleri nedeniyle üst sınırdan idari para cezası verildi. FOX TV Ana Haber sunucusu Fatih Portakal hakkında 6 Nisan’da sosyal medyadan yaptığı bir paylaşımı gerekçe gösterilerek başlatılan soruşturma tamamlandı.

Son olarak 1 Mayıs eylemine korona günlerinde dahi müdahale edildiğini belirtelim. Salgın nedeniyle zaten kitlesel eylem yapmak mümkün değilken Taksim Meydanı’nda yapılmak istenen sembolik 1 Mayıs kutlamasına dahi izin verilmedi. Sembolik eylemde bir araya gelen aralarında DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da olduğu sendikacılar gözaltına aldı.

Dış Politika

Rojava’da PYD ile ENKS anlaştı

Burada ele aldığımız dönemde dış politikada yaşanan en önemli gelişmelerden biri, Rojava’da PYD ile Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) arasındaki görüşmelerin anlaşmayla sonuçlanması oldu. Taraflar arasındaki görüşmeler bir süredir ABD ve Fransa’nın desteğiyle sürdürülüyordu.

Medyada yer alan haberlere göre, PYD ve ENKS, Rojava’nın geleceği, Suriye Hükümeti ve muhalefete karşı ortak tavır, komşu ülkelerle ilişkiler başta olmak üzere birçok konuda görüş birliğine vardı. ABD’nin arabuluculuğundaki görüşmelerin devam edeceği ve taraflar arasında askeri ve idari düzenlemelerin ele alınacağı belirtiliyor. PYD Meclis üyesi Abdulkerim Saruhan’ın konuyla ilgili olarak “Kürtlerin saflarını birleştirmesinin zamanı gelmiştir” dediği aktarılıyor.[i]

ABD’nin PYD ile ENKS arasında birlik görüşmelerini aktif olarak desteklemesi birkaç açıdan değerlendirilebilir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden  (KBY) KDP’ye yakın olduğu bilinen ENKS yakın zamana kadar İstanbul merkezli  Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nda (SMDK) yer alıyordu. ABD’nin Suriye ve Irak’taki en önemli hedeflerinden biri İran’ın etkisini kırmak. Yakınlarda Irak’taki üslerinin sayısını azaltarak KBY’ndeki üslerine çekilen ABD, bölgede ayağını bastığı iki Kürt müttefiki arasındaki ilişkilerin düzelmesini istemiş olabilir. Daha uzun bir vadeli bir perspektif olarak da ABD’nin Ortadoğu’da Irak KBY’nin yanı sıra Suriye’de de bir Kürt entitesi kurulmasını kendi çıkarları açısından uygun gördüğü söylenebilir. Diğer taraftan, PYD’nin ENKS ile anlaşması ve ENKS’nin Rojava’daki özerk yönetime ortak edilmesi, ABD açısından iki önemli avantaj sağlayabilir: Birincisi, PYD’nin Barzani çizgisindeki ENKS ile anlaşması Rojava’daki özerk yönetimin Türkiye açısından “kabul edilebilir” olmasını temin edebilir. İkincisi ise, Erbil ve Kamişlo’nun ortak bir güç haline gelmesi, Suriye krizinin çözümünde Kürtleri uluslararası bir muhatap düzeyine yükseltebilir.[ii] PYD’nin de ENKS ile anlaşarak hem Rojava özerk yönetimin uluslararası tanınırlığını artırmayı hem de Türkiye’nin Rojava ile Irak KBY arasındaki bağlantıyı kesme planının önüne geçmeyi amaçladığını söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, Rojava ve Irak KBY’deki Kürt hareketlerinin kalıcı bir birlik oluşturmasını riske eden gelişmeler de yaşanıyor. Geçen 15 günün gündem değerlendirmesinde belirttiğimiz gibi, KDP’ye bağlı peşmergeler PKK’nin üslendiği Kandil dağı ve çevre bölgelere erişim açısından stratejik önemdeki Zini Warte geçidinde üs kurmuş, ağır silahlar yerleştirip tahkimat yapmıştı.[iii] PKK, KDP peşmergeleri tarafından kurulan üssün Türkiye’nin Kandil’i kuşatma planının bir parçası olduğunu ileri sürmüş, bölgeye kendi askeri üssünü kurmuştu. Yorumcular, KDP’nin Zini Warte’ye askeri üs kumasının ABD tarafından cesaretlendirildiğini öne sürüyor. Bu durumda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: ABD Rojava’da PKK ile ortak bir perspektifi paylaşan PYD’nin Barzani çizgisindeki ENKS ile anlaşması için arabuluculuk yaparken Irak Kürdistan’ında Türkiye’nin KDP’yle birlikte Kandil’i kuşatma girişimini teşvik ediyor. Bir başka deyişle, PYD’den PKK ile ilişkilerini zayıflatıp Barzani ile yakınlaşmasını istemiş oluyor. Sonuç olarak, Rojava’da Kürt partileri arasında kalıcı bir ortaklık kurulup kurulmayacağını aynı zamanda Kandil çevresindeki gelişmeler de belirleyecek.[iv]

Abdullah Öcalan’ın açıklamaları

27 Nisan’da çok uzun bir sürenin ardından Abdullah Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan ile telefon görüşmesi yapmasına izin verildi. Öcalan görüşmede Zini Warte’deki gelişmelerin “Kürdü Kürde kırdırma politikası olduğunu” dile getirdi. KDP’yi kast ederek “savaşırız, bunun karşılığında bize devlet verirler” şeklindeki hesapların ne doğru ne de gerçekçi olduğunu söyledi. Kürt ulusal birliğine vurgu yaptı.[v]

İdlip

İdlip’te Türkiye’nin Rusya ile yaptığı mutabakat gereği M-4 karayolunu açması gerekiyor. Fakat M-4 üzerinde konuşlanmış olan HTŞ güçlerini henüz çekilmeye ikna edebilmiş değil. Hatta yolun açılması ve Türkiye-Rusya ortak devriyesinin tamamlanması için HTŞ ile Türk güçleri arasında bazı çatışmalar meydana geldi. Türkiye İdlip’te kalıcı bir egemenlik tesis edebilmek için desteklediği veya HTŞ gibi kendisine mesafeli duran bütün cihatçı güçleri Suriye Milli Ordusu (SMO) çatısı altında birleştirmeye çalışıyor. Henüz bunu başabilmiş değil. Diğer yandan, “Milli Ordu” çatısı altında birleştirmeyi hedeflediği irili ufaklı cihatçı örgütler, Türkiye’nin “Fırat Kalkanı” (Cerablus, El-Bab), “Zeytin Dalı” (Afrin) ve “Barış Pınarı” (Rojava, Fırat’ın doğusu) operasyon alanlarında birbirleriyle çatışıyorlar. Söz konusu çatışmalar rant paylaşımı yüzünden meydana geliyor. Bu da İdlip’teki bütün cihatçı grupların tek bir askeri çatı altında birleştirilmesini zora sokuyor.[vi]

Rojava’da demografik yapıyı değiştirme çabaları

Türkiye’de rejim pek çok alanda Covid-19 salgınını fırsata çevirmeye çalışırken “Barış Pınarı Harekatı”yla denetimine geçen Tel Abyad ve Serekaniye’de evlerini terk etmek zorunda kalan Kürt nüfusun yerine Suriye Milli Ordusu (SMO) denetimindeki Cerablus’tan 151 araçlık bir konvoyla binlerce insan getirdi. HDP Antep milletvekili Mahmut Toğrul getirilenlerin “çete gruplarının aileleri başta olmak üzere Arap nüfus” olduğunu ileri sürdü.[vii]

Ekonomi

Döviz bulmak için FED ile swap anlaşması çabaları

Ekonomi yönetimi uzun süredir faizleri düşürüp kamu bankaları eliyle piyasaya ticari ve tüketici kredileri pompalayarak ekonomiyi canlandırma politikası izliyor. Faizlerin enflasyonun da altındaki seviyelere düşmesi, Türkiye ekonomisine ve kurumsal yapıya olan güvensizlikle birleşince döviz talebi oluşturuyor, döviz kurları yükselme eğilimine giriyordu. Ekonomi yönetimi döviz kurunu belli seviyelerde tutabilmek için şimdiye kadar Merkez Bankası (MB) rezervlerini kullandı. Hatta Hazine’ye kaynak yaratmak için MB’nin yedek akçesi bile Hazine’ye aktarıldı. Geldiğimiz aşamada ciddi iktisatçılar MB’nin net döviz rezervinin eksiye düştüğünü söylüyor. MB, rezervlerini ekside göstermemek ve ülkenin döviz ihtiyacını karşılayabilmek için bir süredir swap (takas) mekanizmasıyla bankalardan döviz borçlanıp karşılığında TL veriyor. Burada dikkat edilmesi gereken, MB net döviz rezervlerinin artıda gözükmesini sağlayan, swap yoluyla elde edilen dövizlerin MB’nin kendi varlığı olmayıp vatandaşın bankalardaki döviz tevdiat hesaplarındaki birikimi olması.

Türkiye’nin yaklaşan yoğun dış borç ödemeleri (önümüzdeki bir yılda yaklaşık 170 milyar dolar dış borç bulunuyor), cari açık ve ithalatı karşılama zorunluluğu, MB’yi başta Amerikan Merkez Bankası (FED) olmak üzere büyük merkez bankalarından (İngiltere, Japonya) swap yoluyla döviz bulma arayışına itti. Pandemi sürecinde FED, başka ülkelerin merkez bankalarıyla daha önce tesis ettiği swap hattıyla Amerikan doları sağlama programını genişleteceğini duyurmuştu. Geçtiğimiz günlerde Türkiye de bu programa dahil olmak için yoğun çaba gösterdi. Şu ana kadar FED swap hattına dahil olabilmiş değil.

FED’in, örneğin Swap’la Brezilya, repo yoluyla da Endonezya Merkez Bankalarına 60’ar milyar dolar vermesi gibi TCMB ile de yüklü miktarda dolar takasına girmeme kararının finansal olduğu kadar jeopolitik bir mesele de olduğu söylenebilir. Yapılan görüşmelerle ilgili net bir açıklama yapılmadığı için ancak tahmin yürütebiliyoruz. Türkiye pandemi nedeniyle S-400’lerin aktivasyonunun ertelendiğini duyurmuştu. Muhtemelen ABD bununla yetinmedi ve başta S-400’ler ve belki de başka jeoplitik konularda daha ileri tavizler istedi.[viii] Bazı yorumcular da TCMB’nin FED’in swap hattına dahil olamayacağının artık belli olduğunu ileri sürüyor. Bu arada, Türkiye G-20’deki başka ülkelerin MB’leriyle benzer bir swap arayışına yöneldi.

Bu arada Türkiye’nin neden IMF’nin pandemi dolayısıyla tesis ettiği kredi kolaylığından faydalanma girişiminde bulunmadığı sorulabilir. Bu sorunun yanıtı, IMF ile yapılacak şu veya bu anlaşmanın ABD’den bağımsız gerçekleşmeyeceği, IMF’nin de faizlerin düşürülmesi, MB rezervlerinin dövize müdahale için kullanılması, kamu bankalarının içinin boşatılması gibi uygulamalara izin vermeyeceği gerçeğinde yatıyor.

Bakan Albayrak uluslararası yatırımcılarla toplantı yaptı

Bu dönemde yaşanan bir başka önemli gelişme, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın 6 Mayıs’ta ekonomi yönetiminin uygulamaları ve MB rezervlerinin durumu gibi konularda uluslararası piyasalardaki kaygıları gidermek üzere yabancı yatırımcılarla toplantı yapması oldu. Toplantıda Albayrak, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisinden vazgeçmeyeceği, sermaye kontrolü benzeri uygulamalara kesinlikle gitmeyeceği ve MB’nin serbest kur politikası izlediği konularında güvence verdi. MB rezervlerinin yeterli olduğunu dile getirdi.[ix]

BBDK 3 Uluslararası bankaya işlem yasağı getirdi

Albayrak’ın uluslararası yatırımcılarla toplantı yaptığı, serbest piyasa ekonomisinden vazgeçilmeyeceği yolunda güvence verdiği günün ertesi günü, 7 Mayıs’ta Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurulu (BDDK) üç büyük Avrupa bankasına bir bacağı TL olan yeni döviz işlemi yapma yasağı getirdi. Bu bankalar, BNP Paribas, Citibank ve UBS.[x] Getirilen yasağın mahiyeti şöyle açıklanabilir: Bu bankaları aracı olarak kullanan uluslararası yatırımcıların, TCMB’nin net rezervlerinin eksiye düştüğü konuşulurken TL-döviz arasında geçiş yapmasını engellemek. Bununla birlikte, bu tür işlemler “serbest piyasa ekonomisinin” bir gereği ve parçası. Söz konusu üç büyük banka, yurtdışı yatırımcılar tarafından Türkiye’ye portföy yatırımı yapmak için aracı olarak kullanılıyor. Dolayısıyla bu bankalara işlem yasağı getirmek, yabancı sermayenin Türkiye’ye portföy yatırımı yapmasını engellemek sonucunu doğruyor. Üç bankaya dönük yasağın kapalı bir ekonomi inşa etme çabasının bir parçası mı, yoksa günübirlik pragmatik bir adım mı olduğunu önümüzdeki haftalarda daha iyi görebiliriz.

Bütün bu döviz kıtlığı içinde Türkiye’nin ithalatını nasıl karşılayacağı ve Kasım’da başlayacak yoğun dış borç ödemelerini nasıl çevireceği merak konusu. Ekonomi yönetiminin beklentilerinin şunlar olduğu söylenebilir: Pandemiye karşın turizm sezonunun nispeten canlı geçmesi, ekonomik daralma nedeniyle cari açığın küçülmesi ve bulunabilirse güçlü bir merkez bankasıyla swap anlaşması yapılması. Gerisi hakkında tutarlı bir stratejinin varlığından söz etmek zor görünüyor.

 

 

[i] https://nupel.net/pyd-ile-enks-arasinda-siyasi-anlasma-saglandi-88400h.html

[ii] Bu yöndeki yorumlar için bkz. Fehim Taştekin, “Rus-Amerikan-İran tangosu ve Kürt düğümü”, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/07/rus-amerikan-iran-tangosu-ve-kurt-dugumu/

[iii] http://www.art-izan.org/toplum-siyaset/11-25-nisan-2020-gundem-degerlendirmesi/

[iv] Ziri Werte’deki gelişmelerin Rojava’da Kürt partileri arasında kalıcı bir ittifak kurulmasını zorlaştıracağı görüşü için bkz. Fehim Taştekin, “Kürtlerin gözünde vaziyet: Elde var umut!” https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/14/kurtlerin-gozunde-vaziyet-elde-var-umut/

[v] https://gazetekarinca.com/2020/04/ocalanin-21-yil-sonra-yaptigi-telefon-gorusmesinin-detaylari/

[vi] Örneğin “Nisanı Mayıs’a devrederken Ahrar el Şarkiyye ve Ceyş el Şarkiyye, Cerablus’ta 9. Tümen’e saldırdı. Türkiye’nin organize ettiği polis merkezi basıldı, bir araç ateşe verildi. Ahrar el Şam, Cephet el Şamiyye, Ceyş el İslam, Hamza Tugayı ve Sultan Murad da Deyr el Zor menşeli bu iki örgüte savaş açtı. Bu arada El Bab’da Ahrar el Şam ile Hamza Tugayı ‘kaçakçılık’ yüzünden çatıştı. Sukkariye’de Cephet el Şamiyye ile Hamza Tugayı birbirine girdi. Talan edilen Afrin’de kavga bitmiyor. Benzer iç çatışmalar Barış Pınarı ile kontrol edilen Tel Ebyad ve Ras el Ayn’da da başladı.” FehimTaştekin, “Türkiye yansın, ABD ısınsın!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/04/turkiye-yansin-abd-isinsin/

[vii] http://yeniyasamgazetesi1.com/kurtlerin-topragina-mulkune-el-konuluyor/

[viii] Bu konuda bkz. Barış Soydan, “Ankara’yla Washington arasında Swap pazarlığı: Perde arkasında neler oluyor?”, https://t24.com.tr/yazarlar/baris-soydan/ankara-yla-washington-arasinda-swap-pazarligi-perde-arkasinda-neler-oluyor,26489

[ix] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/bakan-albayrak-uluslararasi-yatirimcilara-turkiye-ekonomisini-degerlendirdi/1831736

[x] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bddkdan-3-bankaya-yasak-1737455