Kampanya Tartışmaları Vesilesiyle Çevirmenin Ülkemizdeki Reel Konumu Üzerine Bazı Notlar
Tuncay Birkan
Mevcut Duruma ve Stratejimize Dair Bir-İki Gözlem
Savcılarımız ve hakimlerimiz geçen sene sonlarında postyapısalcı çeviri kuramları alanında yoğun bir kurs mu gördüler de çevirmenin aslında “şeffaf ve görünmez bir aracı” falan değil, metni çevirmeye “karar” (kilit kelime bu, döneceğiz kendisine!) verdiği andan itibaren aktif bir özne konumunu alan ve bu aktif konumunu “çeviri süreci” içinde her aşamada ferah ferah sürdüren bir yaratıcı, yani (işin içine işleme eser falan gibi gereksiz nitelemeler sokmadan) düpedüz bir “eser sahibi” olduğuna kani oldular diye ironik bir soru sorası geliyor insanın. Zira, neredeyse 70’li yılların sonundan beri pek sık rastlanmayan çevirmen yargılamaları bu sene içinde fena halde diriltildi.
2006 yılı içinde Eylül ayına kadar üç ayrı kitabın çevirmenleri hukuki soruşturmalara konu olunca (ayrıntılar ÇEVBİR’in ilk hazırladığı metinde yer alıyor) biz de Türkiye’de kitap çevirmenlerinin bir araya geldiği bir meslek örgütü olarak üzerimize düşen görevi yapıp bu işe bir son vermek amacıyla bir kampanya başlatma kararı aldık İnternet üzerindeki platformumuzda yoğun bir tartışma yaptıktan sonra. Aradan geçen sürede bu üç kitabın çevirmenleri de bu süreçten bir şekilde kurtuldular. Birisi hakkında yazar Türkiye’de olduğu için takipsizlik kararı verildi, diğerleri beraat etti (ama her iki beraat kararında da asıl sorumlunun “çevirmen” olduğu özellikle vurgulandı). Bunda bizim kampanyamızın pek bir etkisi olduğu vehminde değiliz. Konjonktür hazretleri şu sıralarda çevirmenleri hapse atmanın pek iyi bir fikir olmadığını fısıldamış olmalı muktedirlerin kulaklarına. “Şimdilik çevirmenleri yalnızca korkutmak, mahkeme tehdidiyle iyice bir sindirip her birini kendi kendinin savcısı ve sansürcüsü haline getirerek sakıncalı kitaplara zinhar el atmamaya ya da sakıncalı olabilecek yerlere gerekli muameleyi yapmaya alıştırmak yeter” demiş olmalı. Aynı taktik, bilindiği gibi, yazarlar üzerinde de deneniyor; bizim yazarları sakıncalı konular hakkında yazamayacak, çevirmenleri de yabancı yazarların aynı konular üzerindeki veya etrafındaki kitaplarının bütününü veya yakıcı cümle ve tabirlerini çeviremeyecek (ya da “yaratıcılıklarını” teşvik ederek sakıncasız biçimlerde çevirecek) duruma getirmek için mahkemelerde süründürme tehdidi Demokles’in kılıcı gibi başlarının üzerinde tutuluyor. Nitekim geçtiğimiz haftalarda da iki çevirmen hakkında daha hukuki kovuşturma başlatıldı (bkz. http://www.bianet.org/php/yazdir.php?DosyaX=../2006/12/18/89142.htm ). Bunun ardında ciddi bir kararlılık olduğu, bunun ifade özgürlüğünü kısıtlama yolunda yeni geliştirilmiş bir strateji olduğu anlaşılıyor.
Buna aynı kararlılıkla ve özgül bir stratejiyle acilen cevap vermek gerektiği açıkça ortadaydı. Biz de bunu yaptık, yapmaya çalışıyoruz: Türk hukukunda çevirmenin konumunu tanımlayan yegane yasa olan ve çevirmen lehine birçok olumlu ve gerçekçi hüküm içeren Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda çevirmen haklı olarak işleme eser sahibi olarak tanımlanırken, daha eski tarihli Basın Kanunu’nun 2. Maddesinde bu nitelemeye yer verilmeksizin çevirmen “eser sahipleri” arasında sayılıyor ve şu anda yazarları yargılayamayınca çevirmenleri yargılamak için başvurulan madde de bu. İşin aslına bakarsanız, bunun çok daha önce çevirmenleri de bünyesinde bulunduran meslek birlikleri, dernekler vs. tarafından gündeme getirilerek değişiklik talebinde bulunulması gerekirdi, ama her zaman ikincil unsur durumunda olan kitap çevirmenlerinin sorunlarına yoğunlaşmaya bir türlü sıra gelmediği için bununla da ilgilenilememiş olmalı (Bunu kimselere dokundurma falan yapmak için söylüyor değilim, hakikaten yazarların, yayıncıların, teknik çevirmenlerin vs. de çözüm bekleyen çok fazla acil sorunu var. Zaten biz de o yüzden ayrı bir örgütlenmeye gitme ihtiyacı hissettik, en başta hiç de bir örgüt de biz kuralım gibi bir derdimiz olmadığı halde.) Neyse, sonuç olarak yasa maddeleri arasındaki bu uyumsuzluğu lehimize kullanılmaya çok müsait bir fırsat olarak görerek kurduk biz de stratejimizi. Neredeyse daha kurulur kurulmaz Terörle Mücadele Yasası’nda yapılması istenen değişikliklere, ifade özgürlüğüne getirilmek istenen kısıtlamalara karşı çıkarak, gazeteci, yazar ve yayıncıların meslek örgütleriyle birlikte Sayın Cumhurbaşkanı’na yasa tasarısını iade etme talebinde bulunmuş olduğumuz, olumlu bir sonuç da elde etmiş olduğumuz için bu hep birlikte hareket etme ve ortak sorunlarımıza çözüm bulma kararlılığımızı ilgili bütün meslek kuruluşlarıyla birlikte sergileme yoluna bu kampanya sırasında da başvurduk. Bundan sonrası için de yazarlar, gazeteciler, yayıncılar, hukukçular vs. gibi kesimler de bir bütün olarak düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip çıkan, meşhur 301. Madde dışında yasalarımızda bu özgürlükleri keyfi sınırlamalara tabi tutma potansiyeli taşıyan birçok maddeye de karşı kampanyalar düzenledikleri takdirde bunlara da katılacağımızı, destek vereceğimizi vurguladık. Zaten gerek sitemizde yer alan ilk metin gerekse daha geniş bir kesimle birlikte hareket ederek imza attığımız metinler de önyargısız bir gözle okunduğu zaman bu özgürlüklerden yana tavrımızın bunlarda da ifade edilmiş olduğu açıkça ortadadır. Ama bu kampanyada başka bir şey, daha mütevazı ve daha çabuk sonuç alma olasılığı olan ve evet bir bakıma “pragmatik” bir şey yapıyoruz. (Tanıl Bora’nın Birikim’in son sayılarında başlattığı “iyi sol pragmatizm” pratiği çerçevesi içinde değerlendirilebilecek bir şey belki de)
Eleştiriler
Ama nedense bizden sürekli diyet ödememiz, bu özgürlüklerden yana olduğumuzu her aşamada vurgulamamız isteniyor. Kimselere böyle bir diyet ödeme borcumuz yok! En baştan beri bizi neredeyse bencillik yapmakla, “çevirmenler yargılanmasın” dediğimiz için çevirmeni kişiliksizleştirmek, basit (ve korkak, yaptığı işin sorumluluğunu yüklenmekten aciz) bir aracı konumuna indirgemekle suçlayan, “hımm demek yazar, yayıncı yargılansın diyorsunuz” diyen eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor. Kendi aramızdaki tartışmalarda da bu konu uzun uzun gündeme geldi, meslek örgütleri arasındaki yazışmalarda da; şimdi de özellikle üniversitelerin çeviribilim bölümlerinde dersler veren dostlarımız da hissettikleri hoşnutsuzluğu kendilerine saklamayıp bizlerle paylaşmaya çalışıyorlar sitemize gönderdikleri yazılarla. Öncelikle bu tavırları için kendilerine teşekkür ederiz. Ama özellikle Sayın Meral Camcı’nın yazısında çizdiği, Sayın Alev Bulut’un da kısmen katılır gibi göründüğü tasvire şiddetli itirazlarım var. Bu yazının geri kalan kısmı da esasen Sayın Camcı’nın yazısıyla ve çeviribilim bölümlerinde neredeyse bir doxa halini almış olan belli kanaatlerle polemik niteliğinde olacak.
Şimdi pek de yenilir yutulur cinsten şeyler değil o yazıda söylenenler. Önce siyasi ve etik nitelikte eleştirilerle başlayalım: “301. Madde’nin kaldırılmasına yönelik bütünlüklü bir duruş ve çabanın bir parçası olmak yerine şeffaflaşmayı, buharlaşmayı seçmek etik midir?” deniyor; “Bu söylemden tam da yasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan bakış açısına denk düşen bir anlam dahi çıkarsanabilir. Şöyle ki, yazar söylediğinden ve yazdığından sorumludur. Dolayısıyla yargılanabilir. Çevirmen ise nötr aktarıcı olma konumundan dolayı sorumlu değildir ve yargılanmamalıdır” dediğimiz iddia ediliyor; hem herkesin düşünce ve ifade özgürlüğünü savunup hem de çevirmenlerin yargılanmamasını talep etmek bir çelişki olarak görülüyor (“yasa karşısında en azından söylem düzeyindeki duruşun, örgütlenme ve tanınma girişimi ile evrensel etik ve çeviri etiğine çağdaş yaklaşımlar açısından bakıldığında, kendi içinde çelişkiler barındırdığı yönünde bir izlenim” veriyormuş kampanyamız, hatta biraz ileride bir “söylem karmaşası”ndan mustarip olduğumuz söyleniyor) ve yazı şu sözlerle sona eriyor: “…düşüncenin ve ifadenin kısıtlanmasına karşı duralım, ancak bunu çevirmenin şeffaflığı üzerinden değil tam da görünürlüğü üzerinden yapalım, – ki meslekleşmenin ve örgütlenmenin de temel gerekçesi bu görünürlük olmalı – gerekirse yargılanalım ve çevirimizi, kararlarımızı en temel insan hakları ve düşüncenin paylaşımı ve gelişimine katkımız açısından gerekçelendirelim ve savunalım.”
Bir İlk Cevap: Entelektüelin Sorumluluğu, Korkunun Gerçekliği
Bu ve benzeri eleştirilere karşı o kadar çok yazdım ki tekrar argüman kurmak yerine, geçtiğimiz günlerde e-posta grubumuzda yeniden alevlenen tartışma üzerine yazdığım bir meylden alıntı yapmamı hoş görmenizi rica edeceğim. Siyasi olarak şahsen bu kampanyaya nasıl baktığımı iyi özetlediğini düşünüyorum bu meylin. Meral hanımın getirdiği farklı noktalara bilahare değineceğim. Önce o meyli niye yazdığımı anlatmam gerekecek ama (Bütün bu yazışmaları zaten okumuş olan üyelerimizden özür diliyorum):
Tartışma bir üyemizin – kimseden izin almadığım için isim vermeyeceğim – Vatan gazetesinde çıkmış bir çeviride otosansür haberini (http://www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=cikolata_detay&hkat=1&hid=10417 ) e-posta grubumuza iletmesi üzerine başka bir arkadaşımızın şunu yazmasıyla başladı: “Bu haberi okuyunca çevirmenlerin yargılanmaması kampanyasının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha gördüm. Özellikle çevirmenin tercihini savunmak için yaptığı açıklama çarpıcıydı. Ya ismimi değiştirecektim ya da kitabı diyor. Bu kampanyanın çevirmenleri görünmez kıldığını düşünenler, gerçek görünmezliğin hangisi olduğunu biraz daha düşünmeli bence.”
Buna karşılık olarak başka bir arkadaşımız da şunları yazdı: “O kadar insan, özellikle yayıncılar, gazeteciler, romancılar, insan hakları savunucuları yargılanırken veya çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kalırken çevirmen özel olarak korunması gereken bir varlık mıdır? Yazarın, romancının, gazetecinin korunmaya hakkı yok mudur? Çevirmen kendini teknik bir unsur olarak mı kodlamaktadır ki Dostoyevski’nin eserini savunmaktan aciz olsun. Herkes Türkiye’de ifade özgürlüğü için yıllardır uğraşırken, çevirmen kendisi için hiç risk almayacağı bir ortamı nasıl hayal edebiliyor, ben anlayamıyorum. Çok konformist geliyor: Ben işimi yapayım, gerisine karışmayayım gibi bir düşünceden kaynaklanıyor. Herkes işini özgürce yapabilmeli; ayrıca herkesin geçinme sorunu var. Çevirmenin bu tür mücadelelerle görünürlük elde etmesi mümkünken, oto-sansür uygulayarak zaten görünmez hale getirilen kimliğini daha da görünmez kılması onu mesleki olarak yüceltiyor mu? Şunu yapabilir: O eseri çevirmez, olur biter. Ama “Karamozov Kardeşler”i çeviren o kadar arkadaş ceza alırız vs. kaygıların arkasına gizlenerek dünya çapında bir skandala imza atmışlar, paralarını da bir güzel almışlar. Sanıyorum bu meslek etiğiyle bağdaşmıyor. Tamam çevirmen yargılanmamalı, ama kimse de vaat edilen cennete kavuşuncaya kadar oto-sansür yapma hakkını kendinde görmemeli.” Ben de bu yazıdaki “çevirmen özel olarak korunması gereken bir varlık mıdır? Yazarın, romancının… korunmaya hakkı yok mudur?” ibaresine sinirlenerek (ve yeni başladığım bu yazıya ara vererek) uzunca bir yazıyla şeytanın avukatlığını üstlendim:
Otosansür elbette çok kötü ve bizim bir meslek örgütü olarak savunmayacağımız, şiddetle eleştireceğimiz bir tutum. Ama çok da insani bir durum bu çünkü korku var temelinde. Herkesten ifade özgürlüğü savaşçısı olmasını bekleyemezsiniz; herkesten mahkeme mahkeme gezmeyi doğal bulmasını, “bedel” ödemeyi göze almasını kim, ne hakla talep edebilir ki? Elbette ki ben dahil buradaki birçok insan gerektiğinde bunu da yapmaktan çekinmeyecektir, ama “ben işimi yapayım, gerisine karışmayayım” diyen birçok insan ve bunu demeye hakları da var. Evet o yargılanma tehdidi sık sık da işe yarıyor, insanları hakikaten korkutuyor, olmayacak “yaratıcılık”lara sevk ediyor.
Halbuki niye işimizi yapmamız bir kahramanlık haline gelsin ki? Çevirmenin de yazarlar ve yayıncılarla birlikte ‘kahramanca’ yargılanması gerektiğinde ısrar edeceksek bu kampanyayı niye başlattık? (O zaman “ya hep ya hiç” der, hiçbir yazarın, aktivistin düşüncelerinden dolayı yargılanmayacağı o “ütopik” güne kadar bekler ya da şimdiye kadar zerre kalıcı etkisi olmamış o soyut ve genel “düşünceye özgürlük” kampanyalarından bir tane de biz yapardık. Tam da bu sözde-radikal “ya hep ya hiç” tavrı yüzünden kırk-elli yıldır aynı baskı ve korku ortamında yaşıyoruz. Kaldı ki biz yayıncıların, yazarların, gazetecilerin ifade özgürlüklerinin kısıtlanmamasından yana tavrımızı da açıkça belirttik -kimileri bunda çelişki görmeyi başarıyor her nasılsa-, onlar da buna ikna olmuş olsalar gerek ki kampanyamıza bizzat katılarak destek veriyorlar). Ama biz, yargılanma tehdidinin sadece işini yapan insanları otosansüre itmeye ya da işine aslında olmaması gereken bir kahramanlık boyutu katmasına yaradığını, kahramanlara ihtiyaç duyulmayacak bir ortamın daha özgürlükçü olduğunu düşündüğümüz için başlattık bence bu kampanyayı. Bu korku ortamını bir yerinden dağıtmaya başlamak istedik, bu bizatihi ifade özgürlüğü alanı içinde elde edilecek ve çok olumlu sonuçları olacak politik bir kazanımdır. Kimseye özür borçlu değildir. Bu işlerde böyle böyle kalıcı sonuçlar elde edince de kimseler yargılanamaz hale gelir ve yine kimselerin “profesyonel kahraman”lıkla kariyer yapmasına gerek kalmaz.
Son olarak içimi dökeceğim izninizle: Bu ülkede temel özgürlükler konusunda sittin senedir hala arpa boyu yol gidememişsek, bunun nedeni herkesten kahraman olmasını, herkesten bir “muhalif entelektüel” sorumluluğu ve bilinciyle davranmasını talep edebilme körlüğüdür; birçok siyasi kampanyayı bir “aydınlar kampanyasına” dönüştürüp kendi kendini marjinalleştirme hatasıdır (Sanki özgürlükler sadece entelektüellerin meselesiymiş görüntüsünün yaygınlaşmasına neden olur bu da. Neyse, bu uzun mevzu!) Sadece işini gücünü (ama insan gibi) yapmak isteyen ama fena halde sindirilmiş, korkutulmuş milyonlar var bu ülkede ve dünyanın her yerinde, gerçek entelektüel de bu insanlara “siz korkaksınız, ben sorumluyum, üstünüm, kendimi sizin için kurban ediyorum” diye takaza etmek ve buradan kendine ve kendi gibilere bir kahramanlık payı (ve bir tür iktidar talebi) çıkarmak için değil; onları bu kadar korkutan muktedirlere aklı (ki onları gerektiğinde kendi argüman ve yasalarıyla da bağlayabilme becerisini de içerir bu akıl) ve inatçı duruşuyla dünyayı zindan etmek için çıkar ortaya. Başka kimseler ödemek zorunda kalmasın diye ödüyordur iktidarın illaki keseceği bedeli, üstelik de bunu yapmak zorunda kalmaktan insanlık adına mahcubiyet de duyar solcu olanları (Solcu entelektüel, kazandığı düşünsel becerileri ve ahlaki duruşu, başkalarının mahkum edildikleri hayatlar yüzünden kazanamamış olmasından yani herkesin entelektüel olamamasından kendi adına üstünlük gerekçesi değil, utanç vesilesi çıkaran entelektüeldir), “hadi hep beraber bedel ödeyelim, hepimiz birden yargılanıp hapse girelim” diye değil, “bize bedel ödetmek isteyenleri faka bastıralım, akıllıca direnişimizle etkisizleştirelim de kimse böyle şeyler yüzünden yargılanmasın, kimse benim yapmak zorunda kaldığım gibi kahramanlık yapmasın diye çağrıda bulunur insanlara.
Bildiğim en iyi solcu tanımını bir sağcı, Peyami Safa yapmıştı bir romanında, şöyle bir şeydi mealen: Kimsenin birilerinden yardım alma ve birilerine yardım etme zilletini yaşamak mecburiyetinde olmayacağı bir cemiyet hayaliyle solcu oldum ben.”
Politik eleştiriler konusunda diyeceklerim bu kadar; çevirmeni en azından söylem düzeyinde- etkisiz elemana, basit bir aracıya indirgemiş olduğumuz, “yaratıcı”lığını ve sorumluluğunu görmezden geldiğimiz yolunda, daha çok çeviribilim çevrelerinden gelen iddiaya ise inşallah yarın devam edeceğim yazıda cevap vermeye çalışacağım. Akademisyenlerle aramızdaki verimli olabilecek diyaloğun sürmesine katkıda bulunacağını umuyorum sitede devam edeceğini zannettiğim tartışmanın. Ama gerçek bir diyalog olabilmesi için; çeviri pratisyenlerini ve çevirmen örgütlerini bin yıllık kuramlara takılıp kalmış, kendi faaliyetleri üzerinde dişe dokunur söz üretmekten aciz merciler olarak görmek yerine en başta o kuramların niye bin yıldır ayakta kalmış olduğunu da sorabilmeleri; Derrida-Foucault-Barthes melezi postyapısalcı dilmerkezli söylem kuramlarının başta felsefe olmak üzere sosyal ve beşeri bilimlerin diğer alanlarında maruz kaldığı ciddi eleştirilerin de farkına varıp çeviribilim alanında söylenebilecek son sözü bu ekolün söylediği zannını bir an olsun “paranteze almaları” gerekiyor bence o alandaki arkadaşların”.
Burada da bu üstteki yazıda değinmekle yetindiğim kimi noktaları esasen Sayın Camcı’nın yazısı üzerinden geliştirmek istiyorum (Bahsi geçen arkadaş bu yazıya uzunca bir cevap yazdı, elbette isterse buradaki tartışmaya da katılabileceği için argümanlarını artık aktarmıyorum). Bir kere çevirmenlerin hukuken yargılanmamaları gerektiğini, yargılanmalarının yanlış olduğunu savunmakla yazarın ifade özgürlüğünü desteklemek arasında hiçbir çelişki olmadığı gibi, bunlar birbirlerini tamamlayan şeyler. Çünkü “madem yazar yurtdışında, benim yasalarımın onun üzerinde hükmü yok, ben de o zaman çevirmeni yargılarım” anlayışı hukuktaki en temel ilkelerden biri olan “suçun şahsiliği” ilkesine aykırı en başta. Söylenen şeyin bir “suç” olduğunu bir an için kabullenirsek (ki mesela özellikle azınlık kimliklerine yönelik ırkçı çağrıların, toplumun belli bir kesimine karşı açık şiddet kullanma çağrısında bulunmanın suç kabul edilebileceğini düşünüyorum ben şahsen ideal bir hukuk düzeninde bile. Ama ifade özgürlüğüne nerelerde sınır çekilebileceğini tartışmak bizim işimiz değil bu aşamada. Ama içeriklendirilmemiş, soyut ve genel kalan ifade ve düşünce özgürlüğü savunularının da çoğunlukla etkisiz kalmaya mahkum olduğunu ve zaten kaldığını düşünüyorum), bunun hukuki sorumluluğunun çevirmene yüklenmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü o hakikaten, ilk ve son kertede, sadece söylenen sözü (bazen neredeyse otomatik bir biçimde, bazen de hakikaten yaratıcılığını kullanması gerekerek) aktarmaktadır, kendisine ait bir söz söylememektedir.
Çevirmenin Çevirmeye “Karar Verdiği” Metinle Düşünsel İlişkisi Tek Bir Biçimde mi Kurulur ya da Çevirmenin Öznelliği Yazarınkiyle Örtüşmek Zorunda mıdır?
Şimdi gelelim işin esasına, “çevirmenin bir metni çevirmeye karar verdiği an sorumlu ve aktif bir aktör haline geldiği” tezi etrafında şekilleniyor aslen bu kampanyaya yöneltilen eleştiriler; çevirme sürecinin öncesinde çevirmenin bir metni çevirmeyi (biraz daha pasif söyleyişle) kabullenerek ya da (daha aktif bir biçimde) düpedüz seçerek kendisini de ifade ettiği söyleniyor. Halbuki çevirmen bu “aktarma” işini hangi saiklerle yaptığını kendisi açıkça beyan etmediği sürece bilemeyiz ve sırf bu yüzden bile “ben de dava konusu olan cümle ve fikirleri aynen benimsiyor ve savunuyorum” demediği sürece yargılanması hukukdışıdır. (Fikirlerin yargılanmasının normal olduğunu düşündüğümüz sonucuna varılmasın lütfen hemen buradan.Verili iktidar ilişkileri ağı içerisinde nelerin, neden yargılandığını gayet iyi anlıyor ve anlamlandırabiliyor olsak da bunu “normal” görecek kadar sinikleşmedik çok şükür. Devletçi de değiliz, sürekli yargılanıp yüzde doksan dokuzunda beraat etmenin özgürlük mücadelesinde işe yarayan bir strateji olduğunu zanneden ekole de mensup değiliz – işe yaramadığı şuradan belli ki otuz/kırk senedir aynı davaları açmakta hiçbir beis görmüyor yargı sistemi. Sadece bizatihi bu ağın içinde inşa edilmiş hukuk sistemi içinde bile çevirmen yargılamanın savunulamayacak bir durum olduğunu vurguluyoruz. “Kasti naiflik” denebilir buradaki tutumumuza ya da stratejimize) Çevirmenin çevireceği metinle kurduğu ilişki sayısız kombinasyonda tezahür edebilir. Ben en belirgin beşi üzerinde duracağım:
- Çevirmen çevireceği metni kendi seçmiş olabilir, o metindeki fikirlerin ülkenin düşünsel gündemine girmesinin, hiç ya da yeterince konuşulmamış meseleleri ve eleştirel bakış açılarını gündeme getirmesinin faydalı olacağını düşünüyor olabilir. Sözgelimi ben genellikle azınlıktaki şanslı çevirmenlerden olduğum için çevirdiğim kitapların çoğunu kendim seçebildim ve tam da bu nedenlerle seçtim büyük çoğunluğunu. Ama şu nokta çok önemli ve çevirmene etik duruş vaazları verilirken fena halde ihmal ediliyor: mevcut piyasa koşullarında çevirmen bu rolü maalesef gittikçe daha az oynayabilmektedir, sadece ideolojik ve düşünsel misyonlarla kitap çevirenlerin artık çok küçük bir azınlık haline gelmiş olması, inceledikleri alan hakkında normatif etik hükümler vermeden önce, çevirmenin “karar”larını hangi somut koşullar altında verdiğini enine boyuna araştırması gereken çeviri kuramcılarının en başta dikkate alması gereken bir vakıadır. Bu “piyasa”nın tasvirine daha ayrıntılı olarak döneceğiz.
- Metni, bütününü sevmediği, hoşlanmadığı, bazı fikirleri kendisini çok rahatsız ettiği halde başka bir şeylerinden hoşlanarak, onları önemseyerek, yani sonuçta kendi seçerek de çevirebilir bir çevirmen. Mesela eşim Durrell’ın bir romanını, kendi isteyerek çevirmişti, ama içinde Türkler hakkında ettiği düpedüz ırkçı laflardan da hiç hoşlanmamıştı, ama onları elbette sansürlemedi, o sıralarda romanlara dava açma adeti unutulmuş olduğu için bir şey olmadı, ama olsaydı ve o da “yahu roman yargılanır mı, siz ne yapıyorsunuz?” demenin yanı sıra bir de birey olarak kendi fikrini ortaya koymak üzere “ben bu fikirlere hiç katılmıyorum ki zaten” deseydi sorumsuzca mı davranmış olurdu? Bu bir edebiyat metni olduğu ve zaten en başta yargılanması kamuoyunca bile yadırganabileceği için bir örnek daha vereyim bir sonraki maddede. Kamuoyunun ve mesela Sabri Gürses gibi çevirmen arkadaşların bile (maalesef) pekala da yargılanabileceğini düşündüğü siyasi metinlerden gidelim.
- Metin çevirmene sipariş edilmiş olabilir ve çevirmen de kitabın bazı bölümleri kendisine çok ters gelse de yazarı, kitapta öne çıkan asıl meseleyi vs. önemsediği için çevirmeyi kabul edebilir. Chomsky’nin yargılanan kitabını, özellikle medya eleştirisi alanında getirdiği yaklaşımı ve örnekleri çok önemsediğim için pekala ben de çevirebilirdim, zaten daha önce de iki metnini çevirmiştim. Ama o kitapta Türkiye’deki Kürt meselesi hakkında dile getirdiği tespitlerin önemli bir kısmına hiç ama hiç katılmıyorum, hatta orada geliştirilen, daha doğrusu yansıtılan bakış açısının düpedüz meselenin çözümsüz kalmasına katkısı olduğunu düşünüyorum. Ama bütün bunlara rağmen, elbette metne hiçbir sansür uygulamadan, beğenmediğim yerlerini kesip kırpmadan, eski çevirmenlerimizin çok sık yaparak okurları bunalttığı gibi durmadan “ben buna katılmıyorum, zaten burası gereksiz” falan diye şerhler falan da düşmeden çevirirdim elbette.** Çevirmen olarak da yargı aşamasına gittiğimde Chomsky’nin, tıpkı Türkiye’deki herkes gibi bu fikirleri savunmaya hakkı olduğunu, fikirlerin yargılanmaması gerektiğini özellikle belirttikten sonra kendi öznelliğimi ortaya koyar ve yargı konusu fikirlere hiç mi hiç katılmadığımı, yanlış bulduğumu mutlaka söylerdim. Eleştiri hakkına sahip çıkmak başka bir şey, eleştirinin içeriğine sahip çıkmak, çevirmenin eleştirellik ve öznellik kapasitesini yazarınkiyle özdeşleştirmek başka. Çevirmenin her çevirdiği metnin arkasında aynı şekilde durması gerektiğini söyleyenler, çevirmeni kendine ait fikirleri ve kendine ait bir eleştirelliği olamayacak bir derekeye indirgemiş olmuyorlar mı?
- Ya da evet, korkunç ama gerçek, sırf fena halde paraya ihtiyacı olduğu için normalde çöp muamelesi yapacağı, değil çevirmek normalde okumayacağı metinler bile çevirebiliyor belli durumlarda “muhalif” bir çevirmen de. Bu metinler de akla hiç gelmeyecek �çevirmenin önceden savcı da olması gerektiğini kimse söyleyemez herhalde. Devlet de bizden tam bunu istiyor üstelik- “suç” unsurları içerebilir, ama o durumda metni savunmak hiç ama hiç içinden gelmeyebilir çevirmenin.
- Son olarak, kendisinin ahlâki ve siyasi olarak hiç katılmadığı fikirlerle dolu metinleri de çevirebilir “belli bir amaç ve işlev dahilinde”, mesela “hasmımızı tanıyalım” diyerek. Bunu kabul etmiş zaten Camcı da: “Bir kez daha çevirmenin fikren karşı olduğu metinleri de belli bir amaç ve işlev dahilinde çevirebileceği, özellikle karşıt- örneğin ırkçı, ya da şiddet yanlısı metinleri- güçlerin maskesini düşürmek amacıyla ya da istihbarat servislerine yapılan çevirilerin farklı bir yerde durduğunu belirtmek isterim.” Ama hemen ardından şunu eklemiş: “Etik açısından sorunsallaştırabileceğimiz nokta ise uzman, bilinçli ve donanımlı çevirmenin fikren katıldığı, çeviri yaptığı ortamın baskın ya da genel geçer kabul gören norm ve kuralları dışında ve erek kültürde, toplumda alımlanma sürecinde, kalıplaşmış düşünceleri değiştirmeye, geliştirmeye, en azından sarsmaya hizmet edeceğini bilerek ve görerek yaptığı- iletişim uzmanı ki her iki kültüre ve dile hakim çevirmen tanımımız bunu gerektirir- giriştiği bir çeviride “ben çevirmenim, yazılanlar yazarı bağlar” türünden bir savunmadır.”
Buradan devam edelim. Sayın Camcı’nın kafasında son derece ideal ve normatif bir çevirmen şeması var ve bu şemanın pratik hayatta, hayatlarını çeviri yaparak kazanmaya çalışan çevirmenlerin durumuyla neredeyse hiçbir alakası yok.
“Yapıyorlar, Ama Bilmiyorlar” ya da Hubris
Çevirmenin fiilen neleri nasıl, kimlerle muhatap olarak yaptığını, kendi işini nasıl anlamlandırdığını ve bu anlamlandırma ve yapma tarzlarının zamanla nasıl değişebildiğini incelemekten bıkıp, çevirmene neleri, nasıl ve hangi ahlâki saiklerle yapmaları gerektiğini söylemeye mi başladı çeviribilimciler? İlk dönemlerin misyoner-antropologlarının inceledikleri “ilkel” kavimlere “yahu niye tapıyorsunuz bu ilkel �sadakat’ putuna?” demesi gibi bir şey oluyor bu. (Halbuki iş yapılan çevirilerin niteliğinin, yeterliliğinin �biz cahiller “iyiliği ya da kötülüğü” diyoruz ya hani, onların- tartışılmasına gelince, bunları değerlendirmeye yardımcı olacak ölçütler geliştirmekten mümkün olduğunca �bazen benim de haklı bulduğum gerekçelerle de olsa- kaçınıp “betimleyici” yaklaşımı savunan, “norm” geliştirmek bizim işimiz değil diyen bir eğilim hakim çeviri kuramcılarına.) Şimdiye kadar, Faulkner’dan Dickens’a, Rushdie’den Cortazar’a, değme çevirmenin yaklaşmaya korktuğu yazarlardan �tek bir satırını sansüre uğratmadan (çoğunun redaksiyonunu ben yaptım da oradan biliyorum)- 30 kusur kitap çevirmiş ve bu çevirilerle okurlar nezdinde saygın bir yer kazanıp tam da çeviri kuramcılarının istediği gibi bir “imza” haline gelmiş olan Aslı Biçen’e çevirmenin sorumluluk, görünürlük ve yaratıcılığını hatırlatmaya kalkmaya, bir tür “yanlış bilinç” atfetmeye, yani işini iyi yapıyor belki ama ne yaptığını yanlış anlatıyor demeye varıyor bu tavrın sonu da (Marx’ın klasik ideoloji tanımı: “Yapıyorlar ama bilmiyorlar…”. Halbuki Zizek “biliyorlar ama yine de yapıyorlar” diye tanımlamayı tercih ediyor son dönemlerdeki ideolojik tavır alışları. Gerçi o bunu yaygınlaştığını tespit ettiği “sinik” ideolojiyi tanımlamak için kullanıyor, ama burada bizim için önemli olan inceleme konusu edilen insanlara otomatik bir “bilmezlik” atfetme tavrının artık pek de geçerli sayılamayacağına işaret etmek). Burada üstten alan bir tavır, bir tür hubris seziyorum ben kendi hesabıma. Elbette herkes gibi Aslı Biçen de eleştirilebilir, bu kampanyayı yaptığımız için biz de eleştirilebiliriz. Ama bizi asıl rahatsız eden ve çeviri pratisyenleriyle akademisyenleri arasında sağlıklı bir iletişimin serpilmesini engelleyen, diyalog olması gereken bir etkileşimi tek-yanlı bir “öğretme” ilişkisine indirgeyen şey, akademisyenlerden sık sık, yaptıkları hakkında düşünebilme yeteneğinden aciz, düşününce de ısrarla bin yıllık teraneleri (“sadakat”, “aracılık”, “şeffaflık” vs.) tekrarlayan, ne kadar da yaratıcı bir iş yaptıklarının bile farkında olmayan ve bu yüzden de eğitilip en son kuramlardan feyz almaya şiddetle muhtaç olan kafasız işçiler muamelesi görmemiz. (Bu kuramların sorunlarına dipnotta işaret etmeye çalıştım, artık ayrıca değinmeyeceğim) Sonraki dönem (misyoner olmayan) antropologları “yaban düşünce”, sosyal bilimcileri de “tacit knowledge”, “örtük bilgi” diye bir kavram üretmişlerdi; araştırdıkları halk ve kavimlerin de araştırmacıların kendisinin başvurduklarından farklı ama yine de çok incelikli kavramsal aygıtları, kendilerine özgü bir “bilme” tarzları olduğunu görüyorlar ve bu bilgiye de hak ettiği saygıyı gösteriyorlardı. Akademisyen arkadaşlarımızdan en azından bu tür bir saygı görmek istemek çok mu aşırı bir talep?
İdeal Konum vs. “Piyasa”nın Mevcut Durumu
Çevirmenlerin durmadan birtakım bilinçli “karar”lar aldıkları, mevcut kapitalist piyasa koşullarına rağmen çevirmenlerin sık sık “arkasında durabilecekleri, savunabilecekleri” metinleri çevirebildikleri gibi dogma niteliğindeki varsayımlarını sıkı bir sorgulamaya tutmak gerekiyor çeviribilimcilerin. Önce Türkiye’de hangi “piyasa”nın içinde olduğuna bakalım çevirmenlerimizin:
Artık çevirilerin çok büyük bir kısmı yayınevleri ve editörler tarafından herhangi bir çevirmene sipariş ediliyor; üstelik daha korkuncu, çevirmenin o kitabı çevirecek birikim ve donanıma sahip olup olmadığına bile bakılmaksızın, sadece maliyeti düşürmek kaygısı gözetilerek dağıtılıyor çevrilecek kitaplar; çevirmende aranan en önemli vasıf “ucuza çalışması” olunca piyasayı sadece harçlık kazanmak için çeviri yapan insanlar sarıyor. Bu sömürü mekanizmasına alışan yayıncılar çevirmenlere yapılacak işin kabasını alan otomatlar muamelesi yapmaya alıştıkları için, bu işi ciddiye alan, kendilerini Joyce’un güzelim deyimiyle “dışarıdaki kirli hayat gelgitine karşı bir dalgakıran” gibi gördükleri kültür alanında çeviri yaparak var etmek isteyen, kitap çevirmenliğin mesleği olmasını isteyen iyi niyetli ve yetenekli birçok çevirmen adayına da aynı muameleyi yapıyorlar. Emeklerinin karşılığı çok düşük ücretler veriyor, onu da asla vaat ettikleri zamanda vermiyor, çevirileri üzerinde keyiflerince kalem oynatma ve neler yaptıklarını çevirmene asla göstermeme, ondan onay istememe hakkını kendilerinde görüyorlar. Bu çarkın dışında kalmayı başarmış, yaptığı işin kalitesine ve çevirmenle kurduğu ilişkiye de özen gösteren yayınevlerinin sayısı çok az olduğu için de meslek hayatlarının büyük bir bölümünde bu tür muamelelerle karşılaşıyor çevirmenlikte ısrar edenler. Büyük çoğunluğu bu muameleler karşısında çeviriden vazgeçtiği için değil bir meslek etiği bir meslek bilinci bile geliştirmeye fırsat bulamıyor çoğu çevirmen.
Üstelik en çok da aynı dünya görüşünü ya da ideolojiyi paylaştıkları (daha doğrusu, çoğunlukla paylaştıklarını sandıkları) yayıncılar tarafından sömürülüyor çevirmenler ve çevirmen adayları. “Dava”ya ya da “Büyük harfli Kültüre hizmet” adı altında çok büyük çoğunlukla kendi seçmedikleri, ama “bilmem ne abi ya da abla önerdiğine göre iyidir, önemlidir” diyerek bir heves girişip çoğunlukla hayal kırıklığına uğradıkları, bazen çevirmenden ciddi bir deneyim ve birikim talep ettiği için altında ezildikleri (böylece okurun da hiçbir şey anlamamasını garantiye aldıkları) metinleri ya üç kuruşa (onu alabilenler de şanslı olanlar) ya da düpedüz bedavaya çeviriyorlar. Yayınlanan çeviri kitapların çok ciddi bir miktarının bu şartlarda üretildiği bir piyasa ortamının varlığını hiç göz önünde bulundurmadan, kafadaki ideal bir şemadan, bir “olması gereken”den hareket ederek çevirmenden her koşulda “çevirdiği kitaba sahip çıkmasını”, “etik bir tavır alıp gerekirse yazar adına da yargılanmayı göze almasını” talep etmek ne kadar gerçekçi ve adil acaba? Bu sistematik bile sayılabilecek koşulların hiçbirini dikkate almayan bir etik çağrısının bir anlamı olabilir mi, hatta daha ileri gideyim, etrafına bu kadar kör bir etiği savunmak etik sayılabilir mi acaba? Çalıştığı piyasada aktif bir özne olarak var olabilmenin neredeyse bütün koşulları elinden alınmış çevirmene, neredeyse alay eder gibi, “hadi aslanım, sen aslında basit bir aktarıcı değil, ağır ahlaki ve hukuki sorumlulukları olan yaratıcı bir öznesin. Git kahramanca yargılan yazar yerine de düşünce özgürlüğü mücadelemizin bayrağı yükselsin” demek gibi bir şey olmuyor mu bu?
ÇEVBİR’in Aristocu Etiği Açısından Kampanya
Bu bakımdan biz ÇEVBİR’de en baştan beri, soyut normlara bağlılığı vazeden Kantçı bir etik anlayışını değil, etiği hayatın bütünü içinde değerlendiren, bir yaşama pratiği olarak gören Aristocu etik anlayışını benimsedik, denebilir. Yani, belli değerlerin kişiliğin ayrılmaz bir parçasına dönüşüp yerleşik erdemler haline getirilebilmesi için reel hayatın içinde bunları kolaylaştıran düzenlemeler yapılmasını daha fazla önemsedik. Bir e-posta platformu olarak faaliyete başladığımız ilk andan itibaren yukarıda bahsettiğimiz koşullara karşı savaş açtık, genç çevirmenleri nelerle karşılaşabilecekleri konusunda uyardık, hakları yenen, daha doğrusu hiçe sayılan çevirmenlerin haklarını hep birlikte aramaya çalıştık, dayanışmayı öğrendik, çevirmenliği kamuoyu nezdinde saygın ve “görünürlüğü” olan bir meslek haline getirebilmek için kalitenin mutlaka arttırılması gerektiğinde, bunun için de herkesin yapabileceği işin altına girmesi gerektiğinde ısrar ettik, salt kuralcı ve hukuki bir kalıba takılıp “siz eser sahibisiniz, kimse sizin çevirinizin tek kelimesini değiştiremez siz istemedikçe” demekle yetinmedik, “sizin çevirinizi olduğu gibi yayınlayacak yayıneviyle çalışmayın, sizler hatalar da yapabileceğinizi en baştan kabul edecek ve öğrenmenin iktidar yarıştırmaktan daha önemli olduğunu anlayacak olgunluktasınız” dedik. Önce doğru dürüst iş yapılabilmesinin koşullarını yaratmaya çalıştık özetle bir etik ithal edip vazetmeden önce. Ayrı ayrı etik başlığı altına giren birçok şey konuştuk kendi aramızda, ama ilginçtir, çoğunlukla “bunlar çevirmen etiğinin uyulması şart normlarıdır” lafı pek geçmedi, zaten koşullar yavaş yavaş iyileştirildiğinde, iyileşmesi için hep birlikte mücadele verildiğinde, birlikte sürdürdüğümüz tartışmalar, çalışmalar içinde kendiliğinden yaygınlaşacak pratikler olarak kavradık bu başlıkları. Norm vazetmeden önce normların sahiden yaşayabileceği koşulları hep birlikte yaratma mücadelesi vermeyi önemsedik. Etikten bahsetmenin “anlamlı” olabilmesi için sorumlulukları kadar hakları da olan ve bunlara örgütlü olarak sahip çıkan özneler yaratmak gerekir çünkü.
2006 yılı çevirmenlerin başına ekstra bir bela getirince, çevirdikleri metinler için birer birer yargılanmaya başlayınca da tereddütsüz “çevirmenler yargılanmasın” kampanyamızı başlattık. Çünkü yargılanmaktan, halk deyimiyle “mahkemelere düşmekten” korkmanın yaptığımız işi insanca ve doğru dürüst yapma koşullarını iyice zorlaştıracağını, çoğunluğu yukarıda tasvir edilen durumda olan çevirmenleri belli metinleri ya hiç çevirmemeye ya da önceden sansürleyerek çevirmeye itebileceğini biliyorduk. (Tabii bizi hep ikincil konumda bırakan yazarlara, hakkımızı yiyip duran yayıncılara da gıcıktık. Onları istedikleri kadar yargılayabilirlerdi) Hukuk kılıfına sokulmuş baskı korkusunun hüküm sürdüğü yerde, tam anlamıyla çevirmen etiğinden falan bahsedilemeyeceğini düşünüyoruz çünkü, aynı Aristocu anlayışla. Önce çevirmenlerin böyle şeylerden korkusu kalmasın ki biz de yaptıkları yaratıcı “değişiklikleri”, “karar”larını sorgulama hakkını, onları üzerinde anlaşılmış bir etiğe çağırma hakkını kendimizde bulalım, onları normlara uymaya gönül rahatlığıyla çağıralım, dedik. En başta da dediğim gibi, hiçbir zaman bunu ifade özgürlüğünden ayrı bir çerçevede de düşünmedik, bunun bu alan içinde elde edilmiş müthiş bir kazanım olacağını biliyorduk. Yiğit Bener’in benim kampanya hakkındaki fikirlerime de çok büyük ölçüde “tercüman olan” yazısında çok güzel ifade ettiği gibi “çevirmenin haklarını ve hukuki masuniyetini savunmak bütün dünya yazarlarının ifade özgürlüğünü savunmaktı çünkü.”
Eleştiriler Hakkında Son Bir-İki Söz
Bu arada eleştiriler karşısındaki tavrımız hakkında bir iki söz edeyim: Bizim eleştiri almak ve bu eleştirileri de yaymak konusunda bir kompleksimiz olmadığı zaten sitemizde yer alan yazıların çoğunluğunun kampanyamıza eleştirel bakan metinler olmasından da anlaşılıyor. Doğası itibarıyla eleştiriyle beslenen meslekler icra ediyoruz: Çevirmenlik, yazarlık, akademisyenlik ancak eleştiri özgürlüğünün üzerine titrenmesi sayesinde hayatiyet kazanan ve sözün kötü anlamıyla “meslek” olmaktan ancak bu sayede kurtulabilen faaliyetler: O yüzden buradaki ve başka platformlardaki tartışmalara katılıp bizleri eleştiren arkadaşlara teşekkür ediyoruz. Bu eleştirilere tahammül etmekle ve mümkünse cevap vermekle mükellefiz. Yiğit Bener’in yazısıyla benim bu yazım da bu cevap verme mükellefiyetini yerine getirme yönünde çabalar. Bu yazılarda eleştirdiğimiz fikir sahiplerinin de eleştiri nesnesi olduklarında aynı tahammülü göstereceklerinden eminim. (Araştırmacılar özne konumundayken birden araştırma-eleştiri nesnesi konumuna geçmekten pek hoşlanmazlar gerçi ama olsun). Kıyasıya eleştiren, kıyasıya eleştirilmeyi de göze alır. Bizi eleştiren arkadaşların iyi niyetinden şüphemiz yok, sanırım onların da bizim iyi niyetimizden şüphesi yoktur. Ama şunu söylemeden edemeyeceğim: Hem “çevirmen de yazar gibi yargılanmalıdır gerekirse, onun ne ayrıcalığı var ki yazara, yayıncıya göre” -sanki bu bir ayrıcalık meseleymiş gibi- deyip hem de yine de bu kampanyayı özü itibarıyla savunduğunu iddia edenleri anlamakta zorluk çekiyorum. Sabri Gürses’i daha iyi anlıyorum, çünkü o açıkça son zamanların gözde korkusu pedofiliyi gündeme getirerek falan “çevirmenler yargılanmalıdır elbette” diyor ve bu kampanyaya bütünüyle karşı. Yeri gelmişken bu pedofili konusundaki şahsi fikrimi de söyleyeyim: Açıktan açığa pedofili propagandası yapmak, bu tür metinler yazmak ya da yine propaganda amacıyla -ama mesela bilimsel veya hukuki inceleme amacıyla değil- çevirmek bence ifade özgürlüğüyle ilgili değil doğrudan başka bir insanın, üstelik de kendini koruyamayacak durumda olan bir insanın beden ve kişilik bütünlüğüne yönelik iğrenç bir şiddeti savunmaya yönelik “adi” bir suçtur, tıpkı açıktan açığa tecavüz ve cinayet propagandası yapan metinleri yazıp yine propaganda amacıyla çevirmek gibi. (Bu arada mesela bir Lolita pedofili propagandası yapmaz, zaten bir sanat eserinde bir şeyin propagandasını yapmak fikri Nabokov’u tiksindirirdi.) Yani konumuzla alakası yoktur, biz somut insanlara karşı değil “devlet” gibi, “Türklük” gibi soyut kavramlara karşı işlenen “suç”larla (!) ilgileniyoruz. Ama Sabri devleti de “korumak” lazım yazarın, çevirmenin şerrinden, diye düşünüyor ki temel ayrım noktamız burası, pedofili falan değil. Zaten bir konu tartışılırken hep en uç örnekleri vermek (işkencenin insanlıkdışılığından bahsedilirken “ama diyelim ki bir kişiye işkence edip gerekli bilgiyi alırsanız yüz kişinin hayatı kurtulacak, o zaman ne olacak?” gibi örneklerle tartışmayı bitirmeye çalışmak), kusura bakılmasın ama, statükocu ve devletlû bir polemikçiliğin alameti farikasıdır.
Son olarak burada kampanyaya yönelik tereddütlerini dile getiren Alev Bulut hanımın şahsında ÇEVBİR’e girip çevirmen arkadaşlarıyla dayanışmanın kuramlardan çok daha önemli olduğunu düşündüğünü kanıtlamış olan ve çekinceleri ve eleştirileri ne olursa olsun kampanyanın faydasına inanan, aynı anda hem aktif olarak kampanyaya katılıp hem de kendi fikirleri doğrultusunda eleştirilerini ileten, bizleri samimiyetle uyaran akademisyen arkadaşlarımıza özellikle teşekkür etmek istiyorum. Onlar çeviribilimcilerle çevirmenler arasında başka türlü ve sahici bir diyaloğun da mümkün olduğunu gösteriyorlar bize.
Notlar:
[*] Sitemizdeki bütün yazılarda olduğu gibi bu yazı da bir kurum olarak ÇEVBİR’in değil, sadece yazarının görüşünü yansıtmaktadır. Bu polemik yazısını ÇEVBİR Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla değil, yıllardır eleştirel kuramsal metinler çevirmiş ve seçip yayınlamış bir çevirmen ve editör sıfatımla yazıyorum.
[**] Sabri Gürses çevirmenin pekala da bütün bunları yapabileceğini savunuyor şu yazısında: http://ceviribilim.com/?p=55 Çevirmenin özneliği, aktifliği vurgusunu düpedüz sansür savunusuna vardırmak benim aklımın alabileceği bir şey değil; ama çevirmenin aktarıcı yanını sıfıra indirip “yaratıcılığı”nı mutlaklaştırmanın varabileceği noktayı göstermesi bakımından dikkate değer ve üzerinde düşünülmesi gereken bir tavır bana kalırsa. Ben, mesela Dostoyevski’nin, Montaigne’in, Balzac’ın ya da Althusser’in metinlerini, her ne kadar kaçınılmaz olarak çevirmenin yeterliliğinin, birikiminin, Türkçe yeteneğinin, erek kültürdeki algı kalıplarının vs. filtresinden geçerek geliyor olsalar da, onlara “sadık” kalan, onların metinlerini aklına estiği gibi kesip kırpmayan ve sürekli kendi fikir ve kanaatlerini kasten araya sokmayan, yorum ve söyleyiş özgürlüğünü suistimal etmeyen çevirmenlerin kaleminden okumak istiyorum, eninde sonunda o yazarların “kendilerini” okuyacağım zannıyla kitaba para veriyorum bir okur olarak çünkü. Hemen akla gelen örnekleri sıralarsam: Hakkı Süha Gezgin’in, Sabahattin Eyüboğlu’nun (metni keyiflerince kısaltarak) Cemil Meriç’in, Murat Belge’nin (metni şerhe boğarak) -ki her biri çok önemli entelektüeller ve aslında gayet ehil, Türkçe cambazı, yaratıcı çevirmenler, ama o kitaplarda “yaratıcılığı” fazla abartmışlar- yukarıda adı geçen yazarların kitaplarında o denli “görünürlük” kazanmaya hakları yoktu mesela. Çevirmenin kitapla ilgili önemli bir diyeceği varsa, kitapla kendi öznel ilişkisini, çeviri sürecini vs anlatmak istiyorsa ki bunlar çok önemli ve gerekli de olabiliyor herkesin teslim edeceği üzere- bunun meşru yeri önsöz ya da sonsözlerdir; metnin göndermelerinin ortalama Türk okuru tarafından anlaşılmasını kolaylaştırmak istiyorsa da makul miktarda açıklayıcı not koymakla yetinmelidir, yaptığı işe “çeviri” diyebilmemiz için. Aksi takdirde Osmanlıda sık sık yapıldığı gibi tercüme ve şerh eden, bugünkü dille “çeviren ve yorumlayan” ibaresi konmalıdır kitapların kapağına. Bu şerh geleneğini hiç de küçümsüyor değilim, tamamen tarihin çöplüğüne atılması gerekmeyebilir, çok işe yarayabileceği dönemler ve yazarlar var, ama bir şeyin adının doğru konması da ahlâki bir meseledir, aksi takdirde okuru kandırmış olursunuz. Elbette bir metinden, sözgelimi bir kitapta Türkiye bağlamında hiç tanınmayan bir yazar veya şairin ayrıntılı ve o yazar bilinmediği için anlaşılması imkansız bir analizini içerdiği gibi gayet meşru bir gerekçeyle belli müstakil bölümler çıkarılabilir ya da anlaşılırlığı arttırmak açısından özgün metinde olmayan bir başka metin (yazarın kendisinin bir başka metni ya da bir yorumcunun metni) eklenebilir çevirmen, editör veya yayıncı tarafından ama bunu ve gerekçelerini açıkça belirtmekle mükelleftirler. Bunlar dikkatli ve özenli bir biçimde uygulandığında gayet meşru ve olumlu “öznel müdahale” örnekleridir. Ama muhayyel vasati Türk, Rus, Çinli, Amerikalı vs. okurunun hassasiyetlerini incitmemek adına, bu laf başımızı belaya sokar korkusuyla yazara başka şeyler söyletmek, kasten atlamak, (mevcut baskı ve sindirme ortamında anlaşılır olsa bile, mahkum ederken bile nedenlerini araştırmak gerekse bile) ahlâken savunulması mümkün olmayan uygulamalardır.
Sapla saman çok fazla birbirine karıştırıldığı için bunları yazma ihtiyacı duydum. Çevirinin elbette hiçbir zaman bire bir yapılmadığı, önemli bir yorum ve belli ölçüde öznellik boyutu da içerdiği gibi basit ve bu işleri biraz olsun bilen kimsenin itiraz da etmeyeceği gibi La Palice doğrularından hareket ederek, indirgemeci ve şematik (özellikle Barthes’ın son dönem metinlerinden ve Stanley Fish gibi Amerikan pragmatistlerinden esin alan) postyapısalcı formüller üzerinden, çevirinin de dahil edilebileceği her türlü yorumlama faaliyetini, en azından kuram düzeyinde, sınırsız bir öznellik ve görecilikle özdeşleştirme eğilimlerine kapılan çok fazla akademisyen var beşeri bilimlerde. Halbuki yorumlama faaliyetinin meşru sayılabilmesi için (kimileri ayrıntılı olarak tanımlanmış) belli sınırlar dahilinde hareket etmesi gerektiğini, zaten de etmekte olduğunu (kurumların, geleneklerin, mikro ve makro iktidarların, Öteki’lerin durmadan bu yorumlama faaliyetlerini kodladığını) savunan, serimleyen birçok modern ve postmodern (denen ama kendileri böyle etiketlere hiçbir zaman rağbet etmemiş olan) düşünür var. Yani hiç de eskimiş, aşılmış falan sayılamayacak bir konum bir şeylere “sadakat”in öneminden, o sadakatin özgürlüğümüzü anlamlı kıldığından bahsetmek. (Eskime konusunda uzun bir parantez açmak istiyorum bu uzun dipnota izninizle: Mesela, bütün bir “hakikat” felsefesini “sadakat” kavramı üzerine kuran bir Alain Badiou’ya herhalde her şey denebilir ama eskimiş denemez. Bkz. Etik Ayrıca ille de birtakım fikirlerin eskimiş olduğundan bahsetmek gerekiyorsa, Barthes’ın “yazarın ölümü” fikri tam da böyle bir fikirdir; o anlatı ve anlatıcıyı gittikçe daha fazla dışlayan modernist geleneğinin uç noktasından konuşuyor ve bir tür kehanette bulunuyordu. Ama kehaneti hiç tutmadı: öyküyü ve anlatıyı tekrar sahiplenen postmodern edebiyat geleneğinin serpilmesiyle birlikte yazar fena halde geri geldi. Üstelik kapitalist pazarlama teknikleri – reklamlar, fotoğraflar, imajlar, röportajlar – yüzünden eskiden ayıp denecek ölçüde ortada ve durmadan kendi eseri hakkında söz alıyor ve eserinin alımlanışını belirlemeye, denetlemeye, yönlendirmeye çalışıyor. Yazarın “imza”sı belki de hiçbir dönemde bu kadar baskıcı olmamıştı. Derrida tam da böyle bir imzadır örneğin. Ama bu uzun bir konu; şöyle bağlamak yeter: Öznenin öznel-olmayan anlamlandırma pratikleri içinde merkezsizleşip dağılmasından yola çıkan ve bunu olumlayan koca bir eleştirel kuram bugün öznenin her şeye, her türlü anlamlandırmaya kadir görülebildiği ve hedonist tüketim kültürünce de fena halde teşvik edilen garip bir “öznelciliğe” vardı. Herkes en olmadık yerde ben, ne kadar yaratıcıyım aslında diye ortaya çıkıyor. Biz çevirmenler ahlaken ve siyaseten “ben işimi yaparken bu kadar öne çıkmam, kendi yaratıcılığımı bir de benim vurgulamam ayıp olur” diyoruz. O anlamda da biraz modası geçmiş görülebiliriz).
Asla basit bir öznelciliğe ve göreciliğe tevil edilemeyecek olan koca bir yorumbilgisi geleneği var en başta… Hep şen şakrak bir postmodernist diye alımlanan Umberto Eco bile bu saçma ve temelsiz yorum anlayışına anlamlı itirazlar getirir Türkçeye Yorum ve Aşırı Yorum adıyla çevrilmiş kitabın kendi yazdığı bölümlerinde. Mouse or Rat adlı, doğrudan çeviri hakkında yazdığı kitabında da daha çok çevirmenin özgürlüğünün “sınırlarıyla” meşgul olur mesela. Dilin hiçbir zaman “saydam” bir araçtan ibaret olmadığını, kurucu, inşa edici bir boyutu olduğunu vurgulayan hiçbir birinci sınıf düşünür bizatihi gerçekliğin dilsel bir kurgudan ibaret olduğunu, tamamen bizim “yorumlarımızca” şekillendirilebileceğini savunmamıştır. Bu, daha çok sonradan onları kolay anlaşılır hale getirmek isteyen ve mesela bir Foucault ile bir Derrida arasındaki büyük vurgu farklarını ikisinin üzerine de “postmodern ya da postyapısalcı” gibi etiketler vurarak gizleyen Anglo-Amerikan akademik yorum sanayiinin yaygınlaştırdığı bir yanılsamadır. (Foucault bu etiketleri şiddetle reddeder çok önemli bir söyleşisinde. Bkz. “Yapısalcılık ve Postyapısalcılık”, Felsefe Sahnesi içinde, çev. I. Erguden, İstanbul: Ayrıntı: 2004. “Postmodernite neye deniyor? Haberim yok benim”, s. 337) Bu sanayiin ürünleri maalesef “translation studies” de dahil birçok bölümü hegemonyası altına aldığı için çeviri kuramcıları ile pratisyenleri arasında çok verimli olabilecek işbirliği gerçekleşemiyor; bu işi doğru dürüst yapabilmek için gerekli disiplini ve tevazuyu ruhuna sindirmiş olan pratisyenler doğal olarak söz almaya ihtiyaç duydukları nadir durumlarda daha çok “yazara ve Türkçenin zenginliğine sadakat”i ve özgürlüklerinin sınırlarını vurguladıkları için “bin yıllık” eskimiş görüşleri savunmakla ve yeterince çeviri kuramı okumadıkları için ne kadar yaratıcı bir iş yaptıklarını bilmemekle bile suçlanabiliyor. Bu tavır yüzünden pratisyen çevirmenlerin çeviri kuramı
