Kökenleri Klasik ve Yeni Sol toplumsal hareketlere dayanan bazı görüşleri sunacak ve bugünün toplumsal hareketlerinin neden toplumsal değişim üzerine yeni ve yaygın biçimde kabul gören bir teoriye ihtiyaç duyduklarını anlatmaya çalışacağım. Sunacağım bazı kavram ve düşünüş biçimleri oldukça farklı olacak. Öyle ki belki de bazılarınız “bu adam kaçırmış” diye düşüneceksiniz. Lakin işimi iyi yapar, görüşlerimi açık ve anlamlı bir biçimde sunar, kavramanızı sağlarsam umut ediyorum ki söylediklerim akla uygun gelecektir. Eğer kendinizi “bir dakika bu adam yarı akıllı galiba” düşünürken bulursanız, bunun iki anlamı olacaktır. Ya hepimiz yarı deliyiz ya da çok daha muhtemeli bu görüşlerin ciddiye alınması gerektiğidir.

Geleceğin toplumuna dair vizyonumuz ırkçı, cinsiyetçi, sınıfçı veya diktatoryal olmayan bir toplum ise geleceğin makbul toplumunun özgürleştirici kurumlarını başarılı bir biçimde yaratmak üzerine devreye sokulacak kavram, düşünce, yönelim ve tavır biçimlerine bakmaya başlayabiliriz. Ancak bunu yaparken, toplumsal hareketler birbirleriyle nasıl ilişkileniyor ve biri diğerini nasıl etkileyebiliyor üzerine yoğunlaşmamız gerekecektir. Yani toplumsal hareketlerin ilerlemesine ne izin veriyor ya da bu hareketleri ne engelliyor ve hatta geriletiyor sorularını sormamız gerekecektir.

Bir yüzyıl öncesine dönüp bakarsak şunu görürüz ki dünyayı değiştirmeyi amaçlayan toplumsal hareketler öncelikli olarak sınıf savaşımı ve ekonomik sistemin dönüşümüyle ilgilenirlerdi. Sınıf çoğu tarafından ilerici toplumsal değişimi getirecek olan merkez odaktı. Bu tür bir toplumsal değişim anlayışını ilk olarak Ortodoks Marksist teori ifade etti ve Soldaki çoğu kişi de bu anlayışı benimsedi.

20. yüzyılın üçte birini geride bıraktığımızda temel ilkeleri toplumsal yaşamın başka alanlarına yönelmiş olan toplumsal hareketler, sözgelimi kadın ve eşcinseller özgürlük hareketleri, sivil haklar ve Üçüncü Dünya ulusal kurtuluş mücadeleleri ortaya çıktı. Bu hareketler Marksist kavramsal çerçeveye kolayca oturmuyordu; en azından sonunda Marksizmi az çok andıran bir şey ortaya çıkaran bir dizi bakım-onarım çalışması geçirmeden Marksist kavram çerçevesine uymuyordu. Toplumsal dönüşüm ve özgürleşim ile ilgilenenlerimiz için bu dönemin en iyi tarafı, bazıları eldeki teori, vizyon ve stratejileri bilinçli olarak yeniden işlemede kullanılan yeni toplumsal kurulumlar, anlayışlar, deneyimler ve teamüller sağlayan bu Yeni Sol çabalardı. Dönemin kötü tarafı ise toplumsal değişime dair determinist ve mekanik yaklaşımlarla ilgili doğru bir hayal kırıklığı yaşanmasına rağmen bizi daha iyi bir geleceğe götürmeyi hedefleyen özgürleştirici gaye ve çabaların yanlış bir biçimde kenara atılmasıydı. Hatta bazı durumlarda doğru, akıl ve akılcılık gibi kavramlar reddedildi ve bu kavramların da sorunun bir parçası olduğu söylendi.

Dönemin iyi tarafını takip edecek olursak bugünün toplumsal hareketleri için çok daha değerli olduğuna inandığım ve aynı zamanda o makbul toplumun insanlarının düşünme tarzının ön-şeklini resmeden bir yaklaşımın ortaya çıkmış olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşımın ilk ifade bulduğu yer “Özgürleştirici Teori (Liberating Theory)” (SEP, 1986) adını taşıyan Noam Chomsky, Michael Albert, Leslie Cagan, Robin Hahnel, Mel King, Lydia Sargent ve Holly Sklar ortak imzalı kitaptı.

Bu toplumu, tarihi, vizyonu ve stratejiyi anlamayı hedefleyen pek de alışılmış olmayan bir çabaydı. Kitabın kendi deyimiyle bu çaba:

“… alternatif bir kavramsal çerçeve geliştirmek üzere çeşitli (Marksist, anarşist, feminist ve milliyetçi) tarih teorilerini birleştirme ve aşma çabasıdır…” Ve “bu alternatif kavramsal çerçeveyi, toplumu anlamak ve toplumun dönüşümünü stratejilendirmek için ekonomi, siyaset, cinsiyet, ırk ve kültür sorularına uygulama çabasıdır.”

Bu kavramsal yeniden işleme büyük ölçüde geçmişin aşırı mekanik ve ekonomist yaklaşımlarına bir cevaptı. Lakin bugün durum değişti. Yeni bir toplumsal hareketler teorisi bugünün koşullarına uyum göstermek zorunda olacaktır. Gerçekte vizyon ve stratejimize şekil veren bir şey olarak sınıf analizi bugünün toplumsal hareketlerinde eksik. Sınıf analizine hâlâ sahip olan hareketlerimiz ise analizi elinde tuttukları ölçüde onun klasik biçimlerinden o kadar da uzaklaşamıyorlar. Bugün hareketlerimizin sınıf analizini içermelerinden yana olmak zorunda olurken aynı zamanda iki sınıf anlayışına dayalı kaba ekonomik determinizmin tuzaklarına düşmemeye çalışmak ironiktir. Her ne kadar bu durum başlı başına bir panel konusu olsa da, bize toplumsal değişimi anlamımızı sağlayacak yaygın bir biçimde kabul gören tavır, yönelim, teori ve kavramsal çerçeveler geliştirmemiz önündeki engellerin özet bir resmini vermektedir.

Zamanımızı yansıtan diğer bir değişim de bugünün toplumsal hareketlerinin birbirleriyle ilişkilenmekte geçmişe nazaran çok daha usta görünüyor olmalarıdır. Ve bu ilişkilenmeyi çoğu kez sadece çıkar çatışmalarından kaçınarak ve diğerinin ihtiyaç, çıkar ve arzularını ödün vermeden değil farklı ilgi ve stratejileri tanıyarak, kabul ederek ve bazı durumlarda onlarla dayanışarak gerçekleştiriyorlar. Ancak bunu mümkün kılan, hareketlerimiz içinde yaygın bir biçimde kabul gören ve ifadesini bulan ve hatta toplumsal hareketler arasındaki karşılıklı etkileşimi göstermek ve dinamik bir vizyon ve strateji geliştirmek üzere bilinçli olarak geniş bir kavramsal çerçeve kullanan bir anlayıştan çok, Yeni Sol tarafından geliştirilen sezgi ve hâlâ açımlanmakta olan kazanımlardır.

Bugün yaygın bir biçimde kabul gören bir toplumsal değişim teorisini gerekli kılan bir başka farklılık daha var. Yeni bir dünya için gerekli tutku ve arzu toplumsal hareketlerimizin günlük eylemlerinde mevcut değil. Toplumun özündeki tanımlayıcı kurumlarını kökten değiştirecek olan insanlığın kurtuluşu ve dönüşümü ile ilgili beklenti bizi heyecanlandırmıyor. Bu tutku şirketvarilik-karşıtı küreselleşme hareketimizin neresinde? Şirketvari hiyerarşileri, piyasaları, sınıf yapılarını ve mülkiyet ilişkilerini dönüştürmek için, bu ekonomik sistemi sınıfsız ve katılımcı bir sistemle değiştirmek için yaygın bir biçimde kabul gören bir arzumuz var mı? Bu odak savaş-karşıtı ya da diğer toplumsal hareketlerin neresinde? Savaşı kışkırtan politika ve kurumları etkileyebileceğimize, böylelikle seçkinlerin bu kurumlar üzerindeki iktidar ve kontrollerini kaybetmelerini sağlayabileceğimize ve hareketlerimizin çok daha fazla kontrol ve iktidar elde edebileceğine inanan birisi var mı?

Söylediklerimi somutlaştırmak için Venezüella’dan itibaren güneye bakınız. Orada hayatlarını etkileyen politika ve kurumlar üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarına imkan verecek büyük yapısal reformlarla ilgili hareketlenmiş, enerji dolmuş ve heyecanlanmış bir topluluk ile karşılaşacaksınız. Sonunun nereye gideceğini bilmiyoruz. Gelecek ay içinde çözülüp dağılabilir. Ama tam bu anda orada harekete geçmiş bir tutku var. Bunu mümkün kılan da yeni ve büyük olasılıkla özgürleştirici bir toplumu kazanma umudu.

Bu tutku ve tahrik bizim Solun, burada ABD’nin ya da Kuzey Amerika’nın neresinde? Evet bazı bireylerin arasında ve Solun bazı parçalarında mevcut. Ama geriye kalan büyük bir bölümünde yok. Bunun nedeni, Venezüellalıların tersine biz gerçekten kazanacağımıza inanmıyoruz. Halimize üzülüyoruz ve bu işte tam da bu üzüntü hali üstesinden gelmemiz gereken bir diğer engel. Bu bariyeri aşmak için zorlayıcı bir vizyon ile stratejiye ve buradan oraya nasıl gidebileceğimize dair yaygın bir biçimde paylaşılan bir kavramsal anlayışa ihtiyaç duymaktayız.

Kürsüde konuşanlar vizyon sorununa değindi; ben ise teori sorununa odaklanacağım.

Katılımcı Toplum için Radikal Teori işe yarayan, ulaşılabilir ve doğru bir teori olmalıdır.

İşe yarayan derken pratik bir amaca hizmet eden ve hareketin ihtiyaçlarından ileri gelen bir teoriyi kastettim. Bu bağlamda teori, toplumsal hareketler ile toplumsal dönüşümün nasıl işlediğini anlamamız ve bilinçli olarak toplumsal değişimi etkileyebilmemiz için gereklidir. Teori bizi güçlendirmeli ve anlamlı kararlar almamızı, hatalarımızdan dersler çıkarmamızı ve ilerlememizi sağlamalı. Tarih, toplum ve insana yeni ışıklar tutmalı. Her zaman olduğundan daha öz-bilinçli bir hareket haline gelmemize yardım etmeli.

Ulaşılabilir derken ulaşılabilir bir teoriyi kastettim. Eğer yaygın bir biçimde paylaşılan vizyonumuz doğrultusunda bir toplumsal dönüşümü arzuluyorsak ve elde edeceksek teorimiz de yaygın bir biçimde paylaşılmalı. Yani kolayca anlaşılmalı, kavraması basit olmalı ve kolayca uygulanabilir olmalı. Ancak burada toplumsal hareketlerimizin seyri için oldukça önemli olan başka bir amaç daha var. Sadece az sayıda insanın anlayabildiği bir teoriye sahip olmak, o teorinin sınıf, ırk ve cinsiyet konusunda ne kadar duyarlı olduğundan bağımsız olarak, o az sayıdaki insanın hareketin geleceği üzerinde orantısız bir iktidarı elde edip kullanmaları yüksek riskini taşır. Bilinçlilik ve iyi niyet tek başına bizi olası bir seçkinler grubunun ortaya çıkışından korumaya yetmez. Çoğumuzun anlayabileceği, kullanıcı dostu bir teoriye ihtiyaç duyarız. Böylelikle hepimiz öz-bilinçli karar alma süreçlerine katılır ve toplumsal hareketlerimizin seyrini etkiyebiliriz.

Doğru derken katılımcı toplum için toplumsal değişimin faillerinin kim olduğuna, onlara neyin rehberlik ettiğine ve onları neyin şekillendirdiğine dair bir anlayışı olan, bizi yüzyıllık ölü amaçlara mahkum etmeyecek bir teoriyi kastediyorum. Geriye dönüp baktığımızda 20. yüzyılın hakim görüşünün tarihsel materyalizm olduğunu görürüz. Buna göre sınıf savaşımı tarih, toplum ve insanlara şekil veren itici güç idi. Sınıf analizi vizyonunu koruyarak sınıf mücadelesine daha modern bir anlayış sağlayan bir teori istiyoruz, ancak teorimizin sınıf dışındaki etkenlerin insanları ve toplumu eşit ölçüde biçimlendirdiğini değerlendirmesini istiyoruz. İnsanlar medeniyet boyunca ihtiyaç, istek ve arzularını karşılamayı amaçlayan belli toplumsal işlevleri yerine getirmek üzere birbirlerine bağlandılar. Bu süreci kolaylaştırmak için insanlar dini, manevi ve kültürel belirlenimlerini ve inançlarını, üremeyi, çocuk büyütmeyi ve gelecek nesillerin sosyalizasyonunu, kanun yapmayı ve yargıyı, hayatın maddi araçlarının üretimi, tüketimi ve dağıtımını yürüten ve kolaylaştıran kurumlar oluşturdular.

Toplumun özündeki tanımlayıcı kurumlar Kültür ve Cemaat, Akrabalık, Yönetim ve Ekonomi alanlarına yayılmış; alışılmış davranış örüntü ve beklenen sonuçları tesis eden rabıtalı rol ve ilişkileri sağlarlar. Zaman içinde bu örüntüler arzu edilen veya edilmeyen ırk, kültür, cinsiyet, cinsellik, sınıf ve siyasal sonuçları üreterek ve yeniden üreterek insanı şekillendirir ve geniş bir toplumsal gruplaşmalar safı hasıl etmiştir. Sonuçlar az ya da çok cinsiyetçi, ırkçı, adaletli v.b. gibi olmuştur.

O halde Radikal Teori için ilk iki kavramı ortaya koyalım:

İnsani Merkez ve Kurumsal Sınır

İnsani Merkez tüm ihtiyaç, arzu, kişilik, karakter, yetenek, kapasite ve farkındalıklarıyla bir toplum içinde yaşayan insanların toplamıdır. Tarih ve evrim içinden gelen tüm bu özellikleri, nasıl var oldukları, birbirleriyle nasıl etkileşime girdikleri, zaman içinde nasıl biriktirdiklerini günümüz bireysel ve kolektif ihtiyaç ve istekleriyle birlikte içerir; insanların geleceğe dair umut ve arzularını bir araya getirir.

Kurumsal Sınır toplumsal sonuçları üreten ve yeniden üreten her biri birbirine bağlı rol, ilişki ve yaygın bir biçimde paylaşılan davranış beklenti ve örüntülerinin karışımı olan belirli bir toplumsal kurumlar dizisidir. Toplumun kurumsal sınırını dönüştürme kapasitesiyle bizi güçlendiren şey de insani bilincimizdir.

Bilinçli varlıklar olduğumuzdan ötürü, örüntüleri tanımlayabilir, sonuçları tahmin edebilir ve bilinçli olarak daha öncekilere nazaran çok daha arzu edilebilir sonuçlar için kendimizi ve kurumları yeniden yaratmamıza imkan verecek şekilde toplumsal gelişimin seyrini değiştirebiliriz.

İnsani merkez ve kurumsal sınır kavramları oldukça geniş kavramlardır; bu yüzden de bu kavramların ortaya koyduğu anlayışları detaylandırmaya yardımcı olmak ve insanların toplumsal kurumlarla nasıl etkileşim içine gireceğini açmak üzere birkaç tane daha kavramdan bahsedeceğiz.

Toplumsal Hayatın Dört Alanı

Radikal Teori, İnsani Merkez ile Kurumsal Sınırı dört farklı toplumsal alan içine yerleştirir: Ekonomik Alan, Akrabalık Alanı, Cemaat Alanı ve Siyasi Alan.

Ekonomik Alan hayatın maddi araçlarının üretiminin, tüketiminin ve dağıtımının vuku bulduğu alandır. Ekonomi için kilit kurumlar işyerleri, dağıtım mekanizmaları, mülkiyet ilişkileri ve istihkak şemalarıdır.

Akrabalık Alanı çocuk yetiştirmenin, gelecek nesillerin beslemesinin, sosyalizasyonun ve çocuk bakımının vuku bulduğu alandır. Kilit kurum, ebeveyn ve çocuk yetiştirme rolleri ile birlikte oğullar, kızlar, erkekler, kadınlar, babalar, anneler, yetişkinler, çocuklar ve yaşlılar arasındaki cinsiyet ve cinsellik ve diğer ilişkileri kuran ailedir.

Siyasi Alan karar alma, politika üretme ve kanun yapma faaliyetlerinin vuku bulduğu mahkeme, yargı ve polisi de kapsayan alandır.

Cemaat Alanı kimlik, din ve maneviyatın ırk, etnisite, ibadet, hayata dair inanışlar, ölüm, kutlama v.b. şeylere birlikte vuku bulduğu alandır.

Bu alanlardan detaylı olarak bahsedebiliriz ancak zamanım sadece üzerlerinden kısaca geçmeme izin veriyor.

Tamamlayıcı Bütünlük

Radikal Teori bu farklı alanları anlamaya çalışırken tamamlayıcı bir yaklaşımı gerektirir.

Tekçi yaklaşım tek bir alana bakar ve ona kendisi dışındaki tüm toplumsal hayatı nasıl etkilediğine dair öncül bir önem atfeder. Dolayısıyla ekonomiye bakan birisi; cinsiyet, kültür, siyasi ve tüm diğer alanları etkileyen öncül güç olduğundan ötürü sınıf savaşımına odaklanmamız gerektiğini söyleyebilir.

Çoğulcu yaklaşım da bu alanların herhangi bir bileşkesine bakıp ortaya çıkardığı sonuçları özetler. Söz gelimi akrabalık alanıyla ekonomi alanına bakan biri sınıf savaşımı ile ataerkilliği toplumun şeklini belirleyen öncül güçler olarak görür.

Üçüncü yaklaşım ise Radikal Teorinin gerektirdiği, önceden bir alanın diğer alana tahakkümünü varsaymayan ancak bütünün parçalarının birbirleriyle nasıl ilişkili ve birbirlerine bağlı olduğunu anlamaya çalışan tamamlayıcı ve bütünlüklü bir yönelimdir. Farklı alanlar arasında çok çeşitli etkileşimlerin vuku bulabileceğini ve dikkatli gözlem ve değerlendirmelerin toplumdan topluma farklı sonuçlar çıkarabileceğini kabul eder.

Tamamlayıcı bir yaklaşım özgürleştirici toplumsal teoriyi anlamamıza ve geliştirmemize yardım edebilir. İnsanların kurumlarla nasıl etkileşime girdiğini tetkik etmemiz, o toplumun istikrarını tespit etmemiz için – yani toplumun, insanlar kurumsal rol, davranış ve yeniden üretilmiş sonuçlara uyum gösterdikçe evrim geçiren bir toplum mu yoksa insanların beklenilen rol, davranış ve sonuçlara direndiği bir ya da birden fazla alanda devrimin vuku bulduğu, insanların yeni ve dönüştürücü kurumları arayan bir toplum olup olmadığını tespit etmemiz için – dört toplumsal alanla birlikte insani merkez ve kurumsal sınır kavramlarını kullanacağız. Toplumun istikrarlı olması için insanların davranışlarının beklenilen rol ve ilişkilerle ve toplumun özündeki tanımlayıcı kurumların doğurduğu sonuçlarla uyum göstermesi gerekir.

İstikrarı ölçmenin neye benzediğini resmedebilmek için kısa bir örnek ele alalım. İşgal altındaki Filistin Topraklarında elimizde sihirli bir değnek olduğunu farz edelim. Sihirli değnek ile kontrol noktalarını, kolonyal yerleşkeleri, sadece yerleşmecilerin kullanabildiği otoyolları, apartheid duvarını ve İşgal’e siyasi meşruiyeti veren tüm idari bürokrasiyi kapsayan ayrımcı kurum ve o kurumlarda çalışan insanlara dokunduğumuzu ve bir anda tüm ayrımcılığı ortadan kaldırdığımızı farz edelim. Oradaki insanlar yapmakta oldukları şeyi neden yapmakta olduklarına dair yeni bir bilinç ve rasyonaliteyi hızlıca geliştirmek zorunda olacaklardır. Bu bilinç mevcut durumun eskisi gibi kalıp kalmadığını ya da kökten değişip değişmediğini belirleyecektir. Ve ortada çok dikkatli bir tetkik var olmaksızın durumun nasıl geliştiğine ya da işleyen temel dinamiklere dair bir açıklama olamayacaktır. Bu açıklama, kendi kurumsal rol, davranış, beklenti, bilinç ve sonuçlarıyla iş gören ABD ve İsrailli seçkinlerin jeo-stratejik çıkarlarının da hesaba katılarak tamamlanacak karmaşık bir açıklamadır. İnsanların toplumlarını tanımlayan kurumlarla nasıl etkileşim içine girdiklerini ve insanların bilinçlerinin o toplum içindeki istikrar veya istikrarsızlık durumuna el verip vermediğini anlamak açısından kurumsal bir analizin nasıl kullanabileceğini gördünüz.

Bu bizi teorimizin son iki kavramına götürür. Yukarıda bahsetmeye başladığım bu iki kavramı şimdi biraz daha açarak bitireceğim.

Evrim ve Devrim

İnsani Merkezi ve Kurumsal Sınırı ele aldık, Dört Toplumsal Alandan bahsettik ve bu farklı alanların birbirileriyle nasıl etkileştiğini anlamak için Tamamlayıcı ve Bütüncül yönelimi gözden geçirip insanların toplumsal kurumlarıyla nasıl ilişkilendiklerine bakmak üzere kısa bir kurumsal analiz yaptık.

Sıradaki şey eğer bilinçli bir hareket isek bilinçli olarak istediğimiz değişimlerin başka nedenlerle vuku bulup bulmadıklarının, mütekabil bilinç, davranış ve sonuçlarıyla beraber mevcut kurumları idame ettirip ettirmediklerinin ya da başka mütekabil bilinç, davranış ve sonuçlarıyla beraber farklı kurumları ortaya çıkarıp çıkarmadıklarının farkında olmamız gerektiğidir. İlki Evrim olurken diğeri Devrimdir.

Dinamikleri ölçemeye çalışmak her zaman için kolay değildir çünkü farkında olsak da olmasak da alanlar arasındaki ilişkiler genellikle insani duruma ve temel insani ihtiyaçlara derinden bağlıdırlar. İşi çok daha karmaşıklaştıran şey ise bir alandaki dinamiğin diğer alanlardakine katkıda bulunabilmesi, onları yeniden üretebilmesidir. Ya da tersi de meydana gelebilir ve bir alandaki dinamik bir diğerinin tanımlayıcı özellik ve sonucuyla çelişebilir. Örneğin işyeri, kadınların ev işlerini yapması ve işyerindeki erkekleri beslemesi gibi ailevi dinamiklerin de etkidiği bir alan olabilir. Ya da bu şekilde düşünerek sınıf dinamiklerinin eve etkidiğini söyleyebiliriz. Ancak, erkekler eşit bir işyeri ev işi ayrımı yapmaya başlarsa bu ataerkil cinsiyet dinamikleriyle çelişecektir. Ve böylelikle kadınlar çok daha adil bir iş yeri istihkak norm ve karar alma imkanlarına sahip olacaklardır. Karar alma beceri ve kapasitesinin gelişmesi de akrabalık alnını etkileyecektir.

Bunlar toplumsal hareketlerin her zaman etkilemeye çalıştığı istikrarı temin eden veya bozan topluma özgü güçlerdir. Ve bunu ırk, cinsiyet, sınıf ve katılım arasındaki baskı ve eşitsizlikleri yeniden üreten bir biçimde de yapabiliriz; bu adaletsizliklere çare arayan biçimlerde de yapabiliriz. Lakin sonunda hedeflerimize dair bilinçli bir yönelime sahip toplumsal hareketlerimizle toplumsal teorimizin şekillendirdiği bir özgürleştirici toplum vizyonuna ihtiyaç duymaktayız. Bunun, esin ve umudu yaratmak için gerekli olduğunu tekrar ederek bitirmek istiyorum. Güneyde gelişen toplumsal hareketlere bakmanın kendimize dersler çıkarttığımız ölçüde iyi olduğunu düşünüyorum. Kanımca bu dersler toplumu tanımlayan kurumları radikal bir biçimde dönüştürmek için bir vizyona ihtiyacımız olduğudur: Onların yaptığı gibi biz de inanabiliriz ve tabi ki kazanabiliriz. Ancak yaygın bir biçimde kabul gören bir vizyon ve stratejiye ve toplumsal hareketlerle toplumsal dönüşümün nasıl iş göreceğine dair bazı görüşlere ihtiyaç duymaktayız. Böylelikle çok daha bilinçli ve güçlenmiş bir toplumsal hareket haline gelebiliriz.

Teşekkürler.

Chris Spannos bir ZNet çalışanıdır. AK Press’ten çıkacak olan “Parecon & the Good Society [Katılımcı Ekonomi ve Makbul Toplum]” (2008) ve “Hope, Reason & Revolution [Umut, Akıl ve Devrim] (2009) kitaplarının yazarı olan Spannos’un e-posta adresi chris.spannos@zmag.org ’dur.