Bu ne dünya kardeşim?[1]

17 Mart 2020 tarihinde pandemi nedeniyle konser salonları ve gösteri merkezlerinin faaliyetlerinin durdurulması kararı, müzik sektörünü de krize gömülürken kendi kaderine terk edilen sektörlerden biri olarak karşımıza çıkardı. 1 Haziran 2020’de “sosyal mesafe” koşuluyla ve seyirci kapasitesi sınırlandırılarak, geçici bir süreyle sahnelerinin açılması, sadece otomobillerle izlenebilen konserlerin düzenlenmesi, performansların dijital mecrada gerçekleştirilebilmesi gibi uygulamalar ne yazık ki kanayan yaraya ilaç olamadı. Ocak 2021’de başlatılan aylık 1.000 TL devlet yardımı ya da belediye ve bazı sivil toplum kuruluşlarının sağladığı kısmî desteklere rağmen kriz giderek daha da büyüdü.

 

Kriz var, kriz var, bunalım var…[2]

 

Müzik sektöründe yaşanmakta olan bu büyük krizin uzun bir süre örgütlü ve sistematik bir şekilde ifade edilememesi ve buna paralel olarak toplumun diğer kesimleri tarafından da çok geç fark edilmesi, süreçte birbirinden kopuk yaklaşım ve girişimlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bir tarafta sosyal medya ortamında dillendirilmeye çalışılan bireysel itirazlar/açıklamalar, kişisel enstrümanların satışa çıkarılması ya da ateşe verilmesi/parçalanması, intihar eylemleri, ‘‘Ben İnsan Değil miyim – Türkiye’de Müzisyen Olmak’’ başlıklı iyi niyetli ama çaresiz çağrışımlar barındıran video serileri…

 

Ufalana ufalana kaç kuşak, eridik bu yollarda…[3]

 

Diğer tarafta, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından milyonlarca lira harcanarak organize edilip “seyircisiz” gerçekleştirilen (saat 21.00’de başlayan konserlerin izleyici sayısı saat 00.00’da bin’i dahi bulmamıştı) konserlerde ödenen yüklü paralar… Bunların yanı sıra varlığından ne yazık ki çoğu kimsenin haberdar olmadığı bir sendikanın (MÜZİK-SEN) uğraşları; bazı performans mekânlarının yaptığı açıklamalar; düzenlenen küçük forumlar ve bazı sivil itaatsizlik eylemleriyle dile getirilmeye çalışılan mevcut sorunlar… ne yazık ki hiçbiri de kalıcı bir çözüm geliştiremedi.

 

Sussan olmuyor, susmasan olmaz…[4]

 

Bütün bu meslek değiştirmeler, enstrüman satmalar, sokak eylemleri, intiharlar bile kapanma süreci iyice uzayıp çaresizlik tavan yapana kadar yeterli düzeyde gündem olamadı. Asıl faaliyet alanı telif hakları olan meslek birliklerinin çabaları ve devlet makamlarıyla yürüttüğü görüşmelerden çıkan küçük ama etkili bazı sonuçlar, müzisyenlerin pandemi sürecindeki en somut kazanımları olarak tarihe geçti.

 

Ele güne karşı yapayalnız, böyle de olmaz ki…[5]

 

Süreçte etkin olabilecek bir diğer bileşen olan müzik yapımcılarının ise, gündeme destek olmak ya da müzisyenlerle dayanışmak adına sesleri, açıkçası pek duyulmadı. Pandemi dönemi öncesi yapılmış olan yapım sözleşmeleri, pandemi döneminde de hemen hemen aynı şartlarda işlemeye devam etti.

 

Takke düştü, kel göründü…[6]

 

Bugün birçok müzisyen, sorunların aslında sadece pandemi dönemine ait olmadığını da ekleyerek yaşanan bu kriz durumuna çok hazırlıksız yakalanıldığını kabul etmekte ve “keşke”ler ardı ardınca sıralanmakta: Bu kadar iç içe yaşadığımız sorunlara karşı keşke daha önceden kurumsal bir dayanışma ağı kurabilmiş olabilseydik… Kıyıda-köşede kalmış, üye olmaya çekindiğimiz sendikaya keşke bu kadar önyargılı yaklaşmayıp işleyişini hep birlikte çağdaş bir hale getirebilseydik… Yasal haklarımızı öğrenip telif ve örgütlenme konularında çok daha ileri bir aşamada olsaydık… Keşke bu sorunları sadece kriz dönemlerinde konuşmuyor olsaydık…

 

Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete…[7]   

 

Kıyamete ne kadar yakınız bilinmez, ama zor günlerden geçtiğimiz bir gerçek. Peki her şeye rağmen enseyi daha fazla karartmadan, pandemi öncesi deneyimlerimizi cebimizden çıkartıp pandemi sonrasını da kapsayacak şekilde bilimsel ve uzun vadeli bir plan/model hazırlanamaz mı? Bunun için hâlâ geç kalmış sayılmayız.

Öncelikle profesyonel müzik sektörünün güvenceli ve kayıtlı hale getirilmesi önemli ve örgütlü bir biçimde savunulması gereken bir talep olarak karşımıza çıkıyor. Sektörde gelir getiren işlerin niteliğine baktığımızda, performans alanı, kayıt alanı ve telif alanı olmak üzere, yer yer iç içe geçen; ama aslında ayrı ayrı incelenmesi gereken başlıca üç ana başlık ilk bakışta göze çarpıyor. Bu başlıklar altındaki işleyişi çağdaş normlar eşliğinde düzenlemek, müzik sektörünün geleceği açısından yaşamsal öneme sahip. Konu tabii ki çok geniş; ama sorunları ve olası çözüm önerilerini genel hatlarıyla kavrayabilmek adına yaşanan örnek bazı durumlar üzerinden gidilebilir.

 

Söyle şimdi nasıl haberler haberler / İyi mi kötü mü haberler haberler…[8]

 

Performans alanını ele alacak olursak, bu alanın en belirgin özelliği gelir anlamında bir süreklilik arz etmemesidir. Başka bir deyişle, bir müzisyen olarak saatlerce bireysel çalışma yapabilir, toplu provalara katılabilirsiniz; ama bunların çok büyük bir kısmı ücretlendirme kapsamına alınmaz. Genelde sadece performans anı, sahnede yer alanlar arasındaki özel hukuk çerçevesinde ücretlendirilir. Hal böyle olunca, yıl içerisinde ne kadar çok sahne alırsanız o kadar çok gelir elde edersiniz. Performans sayısı, doğal olarak haftadan haftaya, aydan aya ya da yıldan yıla çeşitli insanî, sanatsal faktörlere ya da piyasa koşullarına bağlı olarak değişiklik göstereceği için, bir dönem sahneye çıkma olanağı yakalayan bir müzisyen hazır çalışabiliyorken bu olanağı sonuna kadar zorlamak ister, zira yarın ne olacağını bilememektedir.

 

Ben bu dertten ölürsem, söyle küçük bey / Hiç mi kalbin sızlamaz, olmaz böyle şey!..[9]

 

Bu tür yaklaşımlar yaygınlaştıkça, ‘‘vahşi’’ sayılabilecek bir sistemi de beraberinde getirir. Çalışma saatleri, mekân temizliği, kulis yeterliliği, nitelikli iş çıkartma, provaya yeteri kadar zaman ayırma gibi başlıklar ikinci plana itilir. Sanatsal ve meslekî kriterler, bazı istisnalar hariç kolay kolay öncü bir rol oynayamaz. Sektör, sadece eğlence sektörü olarak görülmeye, “profesyonellik” sadece “iyi çalmak, iyi söylemek” üzerinden değerlendirilmeye başlanır.

Pratik ve hızlı olan kazanır. O sırada sektörün genel durumunun ne olduğu, diğer müzisyenlerin nasıl geçindiği gibi konular büyük ölçüde önemini yitirir. Müzisyenler arası temaslar azalır. Geliri maksimize etmek için vergiden kaçılır, kayıt dışı ve güvencesiz çalışmak bir marifet haline geliverir. Bu, ‘‘Sen ekmeğine bak, gerisini boşver!’’ sisteminde çalışanlar arasında zaman içerisinde büyük dengesizlikler oluşmaya başlar.    

 

Hepimize iyi kötü bir şeyler oldu / Bir sana olmadı, hayret…[10]

 

Bu konuyu sadece bir kriz anında konuşarak ya da “Burası Türkiye, zaten burada işler böyle yürür.” gibi yaklaşımlarla ferah bir noktaya varamayız. Bilimsel yaklaşımlar eşliğinde farklı uygulamaları, farklı ülkelerdeki modelleri inceleyerek çağdaş bir alternatif üretmek, yeni yasal düzenlemelere gitmek pekâlâ mümkün. Örneğin Fransa’da uygulanmakta olan, gösteri sanatları alanının kısa süreli ve/veya parça başı çalışma rejiminde, düzenli bir geliri mümkün kılmak için geliştirilen intermittent du spectacle (aralıklı çalışma düzeni) yıl içinde belli sayıda performans gerçekleştirmeleri ve belli saat çalışmaları halinde, sanatçıların çalışmadıkları dönemde devletten belli bir maaş almalarını mümkün kılan bir sistem ve çalışma ekonomisi alanında incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

 

Hep susuyorsam, sabrediyorsam / Sanma ki senin aşkından ölüyorum…[11]

 

Telif alanına baktığımızda da mevzuattan kaynaklı benzer sıkıntılar görürüz. Adeta mevzuattaki eksiklikler sektördeki işleyişi, sektördeki işleyiş ise mevzuattaki eksiklikleri beslemekte, adeta karşılıklı bir “al gülüm, ver gülüm” durumu oluşmakta; ancak bir kriz çıktığında, çoğu zaman görmezden geldiğimiz bu durumun olumsuz etkilerini iliklerimize kadar hissetmekteyiz.

 

Defalarca sordum sana, neden / Cevap vermedin içten / Herkese bahset senden, benden, bizden…[12]

 

Yine örneklerle devam etmek gerekirse, telif haklarıyla ilgili olarak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 20. yüzyılın ortalarında çıkarılmış epey eski bir kanundur. Ara ara küçük düzenlemeler yapılarak bugüne kadar gelmiş; ancak günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bu yasada hali hazırda internet ortamında müzik kullanımıyla ilgili bir düzenlemenin olmayışı içinde bulunduğumuz dijital çağda en büyük eksikliklerden biri olarak göze çarpar. Bir müzik kullanıcısı interneti kullanmadan önce meslek birliğinin onayını almalıyken, ülkemizde tam tersi olmakta, internet kullanımı sonrasında, meslek birliği o kişinin/kullanımın peşine düşmek zorunda kalmakta ve durum çok çetrefilleşmektedir. Müzik kullanımı yapan umuma açık mekânlarla yapılan lisanslama anlaşmalarında da benzer sorunlar yaşanmaya devam etmektedir. Baştan mevzuatı düzenleyip böyle bir mekân açılırken meslek birliklerinin de onayının alınması ve lisanslama anlaşmaların peşinen yapılması gerekirken, yine tam tersi olmakta ve meslek birlikleri bütün mekânların peşine düşmek zorunda kalmaktadır.

Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük ülkelerdeki birlikler ve Afrika ülkelerindeki müzik üreticileri ve meslek birlikleri, dijital hakları korumak için birlikte hareket ederken, ülkemizde farklı meslek birliklerinin bu konuda bir araya gelmesinde hâlâ sorunlar yaşanmaktadır.

Günümüzde eser paylaşımları için dijital platformalar çok yoğun olarak kullanılmakta; ancak bu platformların payları, aracı şirket payları, yapımcı payları, meslek birlikleri gider payları… Derken, müzik üreticilerine buralardan oluşan telif gelirlerinin çok çok az bir kısmı kalabilmektedir. Bu platformlarda nasıl hak aranabileceğine yönelik kafa karışıklıkları sürmekte, bireysel inisiyatifler üzerinden sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Çok büyük bir paylaşım ağı olan Youtube üzerinden, yıllık 4.000 saat dinlenme rakamına ve 1.000 takipçi sayısına ulaşamayan bir sanatçı, eseri kullanılmış olmasına rağmen herhangi bir gelir elde edememektedir, ki bu kriterler birkaç yıl öncesine kadar yoktu. Meslek birlikleri üzerinden geniş, katılımcı ve tek bir Youtube sayfasının kurulması ve üyelerin eserlerini kendi meslek birliklerinin sayfasından paylaşması; işletme giderleri sonrasında oluşacak geliri, meslek birliklerinin belli oranlar çerçevesinde ve hakkaniyetli bir şekilde hak sahiplerine dağıtması gibi öneriler, üzerine ciddiyetle çalışıldığı taktirde bu alandaki mağduriyetlerin büyük ölçüde önüne geçebilecektir.

 

Eyletmen beni / Söyletmen beni / Ağlatman beni…[13]

 

Özetle, tabii ki sorunlar ve çözüm önerileri burada sayılmakla bitmez. Yukarıda bahsedilenler, sadece konunun ana hatlarıyla kavranabilmesi açısından önemlidir ve her bir önerinin üzerine detaylı ve profesyonel bir yönetim eşliğinde çalışılması gerekir. Ülkemizde müzik piyasası, esnek çalışma saatleri, kayıtsızlık, dağınıklık ve örgütsüzlük dolayısıyla güvencesizliğin ve gelecek kaygılarının en net görüldüğü sektörlerden biridir. Ve de tam da bu nedenle, içinde bulunduğu toplumsal güç ilişkilerine direnememekte, yaptığı işi gerektiği gibi tanımlatamamaktadır.

 

Ne yalnızlık ne de yalan, üzmesin seni / Doğarken ağladı insan / Bu son olsun bu son…[14]

 

Profesyonelliği sadece bir icra seviyesi olarak değerlendirmemek ve meslekî kriterleri, hakları, perspektifleri ve bu haklara sahip çıkacak dayanışma ağlarını hızla yeniden tanımlamak ve bu yönde kurumsallaşmak gerekliliği her geçen gün daha çok önem kazanmaktadır.  

 

Hayat zorlaşınca / Çıkmaz sokaklarda soluksuz kalınca

Azalınca manadan / Seyyar sevdalarda parçalanınca

Dil yetmeyince / Göz görmeyince / Gönül hissetmeyince…

 

O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz / O zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığa…[15]


[1] Bu Ne Dünya Kardeşim, Kaynak: Yeliz.

[2] Ekonomi Tıkırında, Kaynak: Timur Selçuk.

[3] Aldatıldık, Kaynak: Sezen Aksu / Rengin.

[4] Hâkim Bey, Kaynak: Sezen Aksu, Mehmet Erdem, Kardeş Türküler.

[5] Ele Güne Karşı Yapayalnız, Kaynak: MFÖ.

[6] Takke Düştü Kel Göründü, Kaynak: Mert Demir.

[7] Bindik Bir Alamete, Kaynak: Cem Karaca.

[8] Haberler, Kaynak: Atilla Atasoy.

[9] Olmaz Böyle Şey, Kaynak: Yeşim.

[10] Çalkala, Kaynak: Seden Gürel.

[11] Seni Gidi Vurdum Duymaz, Kaynak: Sezen Aksu.

[12] Senden, Benden, Bizden; Kaynak: Athena.

[13] Aynalar, Kaynak: Salim Dündar.

[14] Bu Son Olsun, Kaynak: Cem Karaca.

[15] Şarkı Söylemek Lazım, Kaynak: Sezen Aksu.