Kaynak: https://m.bianet.org/biamag/siyaset/177545-sur-da-atan-kalp

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın (DTSO) ev sahipliğinde, Pilevneli Galeri tarafından Diyarbakır’da açılan ve Ahmet Güneştekin’in eserlerinin yer aldığı “Hafıza Odası” adlı sergide, Güneştekin’in daha önce başka kentlerde sergilenen eserleri Keçi Burcu’na[1] özgü yerleştirmelerle yer aldı[2]. Sergi açılışının ertesi günü, İstanbul’dan ve Diyarbakır’dan iş insanları, sanatçılar, gazeteciler, siyasal partiler ve STK’lardan çeşitli isimlerin davetli olarak katıldığı, Kardeş Türküler, Delil Dilanar ve Def Topluluğu’nun konserleriyle yer aldığı yemekli bir etkinlik düzenlendi. Gecenin açılışında HDP Eş Başkanı Mithat Sancar ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu birer konuşma yaptı. İmamoğlu konuşmasında, İstanbul-Diyarbakır arasında bir kültür-sanat köprüsü kurma hedefini dile getirdi[3].

Sergi ve devamındaki müzikli-yemekli bu etkinlik, kısa sürede çeşitli kesimlerin eleştiri ve tepkilerinin hedefi oldu. Açılışa katılan siyaset, medya ve sanat dünyasının tanınmış isimlerinin, olayları sembolize eden eserlerin önünde fotoğraflar çektirmesi ile Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök’ün etkinlik gecesinde halay çeken görüntüleri en çok tepki alan konular oldu. Birçok kişi, eleştirilerini sosyal medya üzerinden dile getirdi. Eleştiriler serginin amacı, içeriği, katılımcıları ve sergiyle kurulan ilişki gibi noktalar etrafında yoğunlaştı.

Bu yazı, biçim ve içerik açısından serginin bir değerlendirmesini yapma hedefi taşımıyor. Daha çok sergiye, bir bütün olarak da etkinliğin organize edilme biçimine dönük eleştirilere odaklanıp kültür-sanat çevreleri açısından önümüzdeki sürece dair bazı dersler çıkarma hedefi taşıyor[4]. Diyarbakır Belediyesi’nin siyasal iktidar tarafından “kayyumluk” ile işgal altında tutulduğu bir dönemde böylesi etkinliklerin öneminin altını çizmekle birlikte, eleştirileri anlamaya çalışmanın yararlı ve önemli olduğunu düşünüyorum. Kültür-sanat çevreleri açısından bu tartışmanın en önemli noktalarından birisi de, geçmişte yaşanmış, bugün hâlâ yaşanmakta olan hak ihlallerine dair sanatsal üretimlerin nasıl bir etik-politik çerçeveden hareketle gündeme getirileceği meselesidir.

Etkinliğe gelen eleştirileri iki temel eğilim üzerinden yorumlamak mümkün: Birinci eğilimdekiler, sergiyi/etkinliği aslen hedef kitlesi, davetli profili ve katılımcıların sergiyle kurduğu ilişki biçimi üzerinden eleştiriyor. Örneğin, Nurcan Kaya, ArtıGerçek’te çıkan yazısında; katılımcıların bir kısmının nereye geldiğinin farkında olmadığını net bir biçimde ifade ediyor[5]:

“… tabutların arasında neşeyle koşuşturan, gülümseyerek artistik pozlar vererek defalarca fotoğraf çektiren, ay bu olmadı bir de şu yönden çekelim diyen insanları görünce kanım dondu. Orada duran arkadaşlarımdan birisi ziyaretçilerden birinin topuklu ayakkabısının topuğunu bir tabutun üzerine koyarak mankenler gibi poz vererek dahi fotoğraf çektirdiğini söyledi.”

Yazının devamında, savaşla, kayıplarla, ağır hak ihlalleriyle ilgili bir serginin açılışının neden “bu” şekilde yapıldığını ve İstanbul’dan gelen davetlilerin gelişlerinin neden bir turistik gezi gibi tertiplendiğini, neden eserlerin önünde gülerek poz verildiğini, neden sergi katılımcıları ile düzenlenen yemeğin eğlenceye dönüştüğünü de sorgulayan Kaya, başka ülkelerdeki benzeri etkinliklerle de kıyaslama yaparak tartışmayı önemli bir noktaya getiriyor. Bu eleştirilere karşılık, elbette, bu tip tavırların katılımcıların kendi tasarrufunda olduğu söylenebilir; ancak böyle görüntüleri engelleyecek bir uyarı/yönlendirme sistemi oluşturulmadığı da ortadadır. Gerçekten gerek sunum gerekse katılım biçimine bakıldığında sergi (en azından açılışı açısından), ticari ve turistik bir geziye vesile yapılmış gibi görünüyor. Belediyeye kayyum atanmasından sonra burada uzun süredir bir etkinliğin olmadığı ve halktan da gelen talep üzerine DTSO’nun böyle bir boşluğu doldurmaya çalıştığı; aynı zamanda ekonomik anlamda da çok ciddi bir problemin olduğu bilinen bir gerçek. Kültür-sanatın iletişim imkânlarını kullanarak Diyarbakır ekonomisini canlandırma hedefi de DTSO tarafından bir süredir ifade edilmekte. Aslî faaliyet alanı “ticaret” ve “sanayi” olan bir kurum açısından düşünüldüğünde, bu beklenti çok da şaşırtıcı değil. Burada sosyo-politik arka planın gözden kaçırılmaması; belediyelerin faaliyetlerini engelleyen, kültür-sanat kurumlarını kapatan, konserleri-oyunları yasaklayan zihniyetin de sorgulanması gerekir.

Diğer yandan, bir taşla iki değil, üç kuş tutmaya çalışılmışa benziyor: Diyarbakır’ın ticaret, turizm ve kültür-sanat alanlarında canlandırılmasına hizmet edilmesi; Pilevneli Galeri ve Ahmet Güneştekin’in PR’ının yapılması; yeni dönem restorasyon sürecinde yer alması muhtemel aktörlere yol verilmesi. Yaşar Kemal tarafından sanat çevrelerine “yüz yılın Kürt sanatçısı” olarak tanıtılan ve liberal çevrelerde popüler bir isim olan, ancak sanat çevrelerinde çokça eleştirilen Ahmet Güneştekin ile sanatsal kriterlerden çok iş dünyasının kriterlerini öne alan yaklaşımıyla eleştirilen Pilevneli Galeri ortaklığı konusu -spekülatif olmamak adına- bu yazıda ele alınmayacak. Restorasyon süreci ve bu dönemde toplumsal kesimlerin, özellikle de kültür-sanat çevrelerinin alacağı tutuma dair tartışma bizi en çok ilgilendiren mesele. Ama önce, eleştirilere yakından bakmaya devam edelim.

Sergiyi ve süreci eleştiren diğer bir kesim ise eleştirinin odağına Kürt meselesinin kültür endüstrisine tüketim malzemesi olarak sunulduğu iddiasını yerleştiriyor.  “Hafıza,” “yüzleşme” gibi kavramların altının boşaltıldığını ve bu tür kavramlara temkinli yaklaşılması gerektiğini savunan Necati Sönmez, “Yüzleşme, Yüzsüzleşme” başlıklı yazısında[6], serginin, -adının ve iddiasının aksine- aslında hafızasızlaştırmaya hizmet ettiğinden bahsediyor. Serginin faili silikleştirdiği ve bunu yaptığı ölçüde ana akım medya ile mali mülki erkanın yoğun ilgisine mazhar olabildiğini iddia eden Sönmez, bu haliyle sömürgeci-sömürülen arasındaki ilişkiye dair bir tartışma açılmadığını ifade ediyor.  Bu tespitiyle Sönmez, aynı zamanda, hâlâ canlılığını koruyan bu tarz toplumsal meseleleri tartışmaya açarken sanatçının alması gereken tavrı da gündeme getirmiş oluyor.

Sosyal medya üzerinden eleştirilerin yoğunlaştığı günlerde Kürt gençleri de, “Amed hafızana sahip çık!” sloganı eşliğinde sergideki tabutların bir kısmını aşağı atarak tepkilerini dile getirdi. Sanat üretimlerinin tahribatı üzerinden protestonun onaylanır bir yanı olmadığının altını çizmekle birlikte, bölge insanının söz konusu sergiye ve etkinliğin organizasyonuna dair rahatsızlığının çok anlaşılır olduğunu söylemek gerek. “Halkımızın acıları sömürülüyor,” “Kürt hareketinin ve bölge halkının yürüttüğü mücadele üzerinden rant elde edilmeye çalışılıyor,” “tıpkı Kürt kültürü ve geleneği gibi, acıları ve kayıpları da kültür endüstrisine malzeme yapılmak isteniyor” gibi ifadeleri çeşitli ağızlardan farklı zamanlarda duyduk. Kürt halkı nezdinde, bu etkinliğin yüksek siyasete kapı açtığını söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Bu kapıdan geçenler ve aynı zamanda tüm bu etkinliğin yaşanış biçimi, bölge insanına yabancı ve onlar için rahatsız edicidir; bu tepkide çok büyük haklılık payı olduğunu teslim etmek gerekir.

Şüphesiz, etkinliğe dair en sert eleştirilerden birisi de Gülten Kaya’dan geldi. Kaya, Instagram sayfasında Güneştekin’in Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı ile fotoğraflarını, geçmişte onların Ahmet Kaya ile ilgili yaptıkları “Vay Şerefsiz” ve “Parayı Veren Ahmet’i Alır” başlıklı gazete kupürleri ile birlikte paylaştı. Ardından da “ ‘Hafıza’ silinmez!” diyerek tepkisini dile getirdi. 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği (MGD) tarafından “Yılın En İyi Sanatçısı” ödülünün verildiği gecede yaptığı konuşmasında; yeni albümünde Kürtçe bir şarkıya yer vereceğini ve bu şarkıya bir de klip çekeceğini söyleyen Ahmet Kaya’nın ölüm fermanını imzalayan linç sürecini başlatan yazının sahibi Ertuğrul Özkök gibi bir ismin, “yaman bir çelişki” olarak Diyarbakır’a davet edilmesi, şüphesiz ki Gülten Kaya ve ailesi kadar etkinliğe katılan pek çok kesimi de öfkelendirmiş ve derinden üzmüştür.

Gelişmeler bize Türkiye’de Erdoğan sonrası yeni bir siyasi döneme hazırlanıldığını gösteriyor. Elbette bu süreçte her zaman olduğu gibi kültür-sanatın iletişim kanalları seferber edilmeye çalışılacak. Kültür-sanat emekçileri olarak bağımsız tavrımızı sürdürmekle birlikte, ideolojik-politik alanla ilişkimizin nasıl ilkeli bir şekilde yürütülebileceğine dair de kafa yormamız gerektiği açık. Burada önemli olan nokta; yan yana gelecek odakların nasıl bir kültür politikasında uzlaşacağı ve çoğulcu bir perspektifin söz konusu olup olmadığı, gibi soruların iyi tartışılmasıdır.

Bu süreçte özellikle Kürt kimliği ve Kürt kültürü ile nasıl bir ilişki kurulacağı sorusu önem kazanıyor. Örneğin, söz konusu etkinlik, oryantalist bir çerçeveye sahip olduğu ve yerelle ilişkilenme kaygısının pek de güdülmediği gibi yönlerden eleştirilebilir. Serginin içeriği “köprü” metaforu ile de uyuşuyor. İmamoğlu’nun vadettiği köprü veya süreçte gündeme gelebilecek diğer köprüler, Kürt sorununa samimi ve sahici bir çözüm arayışında ne kadar etkili olacak? Bu süreçte barış söylemini öne çıkaracak bir irade oluşacak mı? Önümüzdeki dönemde bu sorular muhalif alanın ve kültür-sanat çevrelerinin alacağı tavrı da etkileyeceğe benziyor. Onurlu bir şekilde bir araya gelindiği ve sözümüzü “sansürsüz” söyleyebildiğimiz müddetçe, her alanı mücadele alanı olarak görmek mümkün. Elbette kritik kararlar, hatalar ve eleştiriler de söz konusu olabilir. Ne var ki, bu dönemlerde “uzak durmak” yerine aktif bir şekilde süreci takip etmek ve ilkeli bir ilişki kurmanın yollarını aramak gerekiyor. Burada kastedilen, dönemin siyasal hareketinin peşine takılmak değil, sürecin kültür-sanat cephesinden -gücümüz yettiğince- öznesi olabilmek; barış, kardeşlik, demokrasi, insan hakları çerçevesinde bir araya gelebilmenin yollarını aramak.

Bu noktada muhalif kesimler için alternatif buluşmalar örgütlemek kritik bir yerde duruyor. Genelde yaşadığımız coğrafyayı, özelde belli bir bölgeyi işaret eden, uzak ya da yakın geçmişte yaşananları hatırlamayı / hatırlatmayı, sanatın diliyle hafızayı tazelemeyi ve bu yolla barışa hizmet etmeyi önüne koyan çalışmalarda bölge sanatçılarıyla bir araya gelip ortak üretimler, atölyeler yapmak, içerden bir dil kurma noktasında önemli bir yerde duruyor. “Barışın yolunu birlikte kurma” gibi niyetlerle yola çıkıldığında, geçmişte yaşanmış bazı “alternatif buluşmalar”a dönüp bir bakmak da yol gösterici olabilir. Örneğin, 2009 Eylül’ünde Türkiye’nin her yerinden, farklı disiplinden birçok sanatçının bir araya gelip kurduğu; “Bizler, barış çizen, barış yazan, barış oynayan, barış söyleyenleriz. Demokrasiden, özgürlükten, adaletten, kimsenin bir diğerinin hamisi, abisi olmadığı bir kardeşlikten yana olanlarız. Savaşa, savaş kışkırtıcılarına karşı barış iklimini daim kılmaya çalışanlarız. Çatışmaları sona erdirmek, çocukların ölmesini, daha fazla kan akmasını engellemek isteyenleriz. Savaşla, savaş politikası ve savaş diliyle tüm toplumun çok önemli şeyler kaybedeceğini bilenleriz.” diyerek yola çıkan Barış İçin Sanat Girişimi’nin bir buluşması da Diyarbakır’da olmuştu[7]. TMK mağduru çocuklar için yapılan basın açıklamasının ardından çocuklar için sokak tiyatrosu sergilenmiş, Cegerxwin Kültür Merkezi’nde “çocuk” konulu resim sergisi açılmış, akşamında da hem bölgeden hem de İstanbul’dan müzisyenlerce oluşturulan kalabalık bir topluluk tarafından konser verilmişti. O süreçte Mezopotamya Kültür Merkezinden (MKM) sanatçılar da oldukça etkin bir rol üstlenmişti. Oysa bugün 30. yılına basan MKM’nin pek çok ildeki kutlamaları yasaklanıyor. Sergi açılışı günü, yine yaman bir çelişki olarak, MKM etkinliklerinin yasaklandığı gün olarak da hafızlarda yer ediyor.

Barış İçin Sanat Girişimi’ninkine benzer bir deneyim; 2021 Mart ayında, Kardeş Türküler projesinin yürütücülerinden bir grup kadının, Diyarbakır’da kültür-sanat faaliyetleri yürüten MA Müzik Akademisi ile Amîda Konserleri projesi kapsamında bir araya gelmesiyle yaşandı. Kayyum sonrası kurulan ve bugün alternatif sanat alanında önemli işlere imza atan MA Müzik bünyesindeki kadınların oluşturduğu JINMA ile birlikte bir haftalık yoğun çalışma sürecinin ardından kadınlar, kadın ağzı şarkılarla 8 Mart’ı kutladı. Ortak çalışmalar yoluyla alternatif işlere imza atmanın ipuçlarını sağladığı için bu “buluşma” da hafızalarda yer etti. [8]

“Kültür-sanat çevreleri olarak bizlerin bu konjonktürde izleyeceği yol haritası nedir?” sorusu hepimiz için önemli bir yerde duruyor. Kültürel çoğulcu yaklaşımı esas alan ve üretimlerini halkların kardeşliği, demokrasi, barış ve insan hakları çerçevesinde şekillendiren Kardeş Türküler gibi projelerin de sunum/ifade biçimlerini dönemin koşulları üzerinden yeniden-üretmesi gerektiği gerçeği, alınması gereken derslerden biri olarak, Diyarbakır “Vak’âsı” vesilesiyle hafızamızda yer ediyor.

 


[1] 2015 yılında Sur’da başlayan çatışmalardan önce de kültür-sanat çalışmalarına ev sahipliği yapan Keçi Burcu, çatışmalar nedeniyle kapatılmış; çevresi zarar görmüştü. Sergi ile birlikte Keçi Burcu’nun tekrar sanatsal faaliyetere açılmış olması, kültür-sanat alanı adına önemli bir gelişmeydi.

[2] 16 Ekim-16 Aralık tarihleri arasında açık kalması planlanan sergide, Sabahattin Ali’den başlayarak, faili meçhul cinayetlerde ölenlere, kayıplara, Şırnak’ın Uludere ilçesindeki uçak bombardımanında ölen köylülere kadar onlarca kişinin isminin yazılı olduğu tabelalardan oluşan “Kayıp Alfabe”; Cumartesi Anneleri ve kaybettikleri yakınlarının konu edildiği “Analar Duvarı”; Güneştekin’in 2015-2016 yıllarında bölgede yaşanan şehir çatışmalarından geriye kalan enkaz parçalarıyla yaptığı “Yoktunuz”; maden kazaları, Uludere bombardımanı gibi olayların anısına yapılmış, yüzlerce lastik ayakkabıdan oluşan “Hafıza Tepesi” gibi eserlerinin yanı sıra, Güneştekin’in Diyarbakır için özel olarak yaptığı “5 No’lu Koridor” ses ve ışık enstalasyonu da yer alıyor. https://www.amerikaninsesi.com/a/diyarbakir-daki-hafiza-odasi-sergisi-elestirilerin-hedefinde/6278003.html

[3] Bu buluşmayı kültür-sanat, turizm ve yatırım ortaklıkları üzerinden tarif eden İmamoğlu’nun konuşması, aynı zamanda önümüzdeki günlerde siyasi alanın nasıl şekillenebileceğine dair de ipucu sunuyordu.

[4] Katkıları için Esra Aşan ve Feryal Öney’e teşekkür ederim.

[8] Akademinin kurucularından Şêrko Kanîwar ile sahip olduğu deneyimlerin, gözlemlerin ve önerilerin kültür-sanat alanında amatör ya da profesyonel olarak yer alan birçok sanatçıya, öğrenciye ve kuruma ilham vereceğini düşüncesiyle bir de söyleşi yapıldı: https://www.art-izan.org/kultur-sanat/guncel/ma-muzik-korkuyu-yenmenin-diger-adi-serko-kaniwar-ile-soylesi/