Daralan Alanlar, Kurumsal Krizler ve Özerklik Arayışı
Nisan ve Mayıs 2026 dönemine ait kültür-sanat haber akışı, sadece sanatsal üretimlerin çeşitliliğini değil; aynı zamanda bu üretimlerin gerçekleştirildiği zeminlerin ne denli kırılganlaştığını, özerklik alanlarının nasıl daraldığını ve ekonomik-politik baskıların sanatsal tercihler üzerindeki doğrudan etkilerini açıkça görünür kılmaktadır. Bağımsız tiyatroların mekânsal güvencesizliğinden ödenekli kurumlardaki yönetim krizlerine, sansür dalgalarından edebiyat dünyasındaki jüri istifalarına kadar uzanan bu geniş hat, sanatçıların kamusal alanda nasıl konumlanması gerektiğine dair köklü bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Tiyatro Alanında Özerklik, Ödül Mekanizmaları ve Kurumsal Krizler
Dönemin en çok tartışılan ve üzerine konuşulan başlığı, 7 Mayıs’ta gerçekleştirilen Afife Tiyatro Ödülleri etrafında şekillendi. Geçtiğimiz yıllarda jürinin yetkinliği, bağımsız tiyatrolar ile ödenekli kurumların aynı potada eşit olmayan şartlarda değerlendirilmesi ve ödül sisteminin bir “başvuru” modeline dönüştürülmesi ciddi eleştirilere yol açmıştı. Bu durum, Moda Sahnesi ve Tiyatro Adam gibi tiyatroların ödüllerden çekilmesine neden olurken, birçok bağımsız topluluk da sessizce bu değerlendirme mekanizmalarının dışında kalmayı tercih etti.
Bu yılki töreni farklı kılan ise ödül konuşmalarıydı. Oyuncu Pınar Yıldırım‘ın sahnede ödülünü tutuklu milletvekili Can Atalay’a ithaf etmesi ve tiyatrocuların çalışma koşullarına yönelik ironik eleştirileri, kamusal alanda güçlü bir yankı buldu. Ayrıca tören günü İBB Şehir Tiyatroları’nın ödül değerlendirmesinden çekilme kararı aldığını duyurdu. Yönetmelik gereği bir oyunun belirli bir süre içinde en az 15 kez oynanmış olması kuralını tutturamayacakları aylar öncesinden belli olmasına rağmen, bu açıklamanın tören gününe saklanması, kurumun ödüle yönelik mesafeli duruşunu ve yapısal eleştirilerini görünür kılma stratejisi olarak okundu.
Devlet Tiyatroları cenahında ise sular durulmuyor. Genel Müdür Tamer Karadağlı’nın Antalya Aspendos Antik Tiyatrosu’nda seyirciler tarafından yuhalanması ve protesto edilmesi, ödenekli tiyatrolardaki kurumsal huzursuzluğun kamusal alana taşan bir diğer tezahürü oldu. Bu protestonun arkasında; kurum içi atamalar, deneyimli yönetmenlerin oyunlarının repertuvardan gerekçesiz çıkarılması ve sanatsal politikalarda yaşanan liyakat krizleri yatıyor.
Mimesis Sahne Sanatları Portalı’nda yayımlanan “Satıcının Ölümü ve Özerklik” başlıklı makale, tam da bu noktada önemli bir tartışma zemini sunuyor. Arthur Miller’ın klasik eseri üzerinden ödenekli tiyatrolardaki idari müdahaleleri, sansür ve otosansür çarklarını inceleyen yazı; kurumsal tiyatroları sadece eleştirmenin yetmediğini, bağımsız alternatiflerin inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor.
Bağımsız Sahnelerin Ekonomik Darboğazı ve Kimlik Hafızası
Kentsel dönüşüm gerekçesiyle Beşiktaş’taki binasının yıkım kararı çıkması üzerine kapılarını kapatmak zorunda kalan Klan Sahne, bağımsız mekânların güvencesizliğini bir kez daha kanıtladı. Sahneler fahiş kiralar ve stopaj yükleri altında ezilirken, CHP’li yerel belediyelerin bile borç yükü ve ekonomik sıkışmışlık nedeniyle salonlarını ücretsiz tahsis edememesi, bağımsız tiyatroların yerel yönetimlerle kurduğu ilişkileri zedeliyor.
Tüm bu kurumsal daralmanın ortasında, topluluk hafızası ve kimlik tiyatrosu adına iki önemli gelişme yaşandı:
- Berberyan Kumpanyası: 23 yıl aradan sonra kalabalık ve amatör bir kadroyla yeniden sahnelere dönerek Kurtuluş ve Kınalıada ekseninde şekillenen yeni bir oyun çıkardı.
- Hangardz (52 Hertz): Ermeni genç kuşağın kurduğu topluluk, adadan tahliye edilmek üzere olan dört kadının çocukluk, gençlik ve kimlik hikâyelerini absürt bir dille sahneye taşıdı.
İfade Özgürlüğü, Sansür ve “Kültürel Alanı Yönetme” Stratejisi
Nisan ve Mayıs ayları, iktidarın kültür politikalarında sadece “engelleme” değil, “kendi alternatif kültür alanını devasa bütçelerle inşa etme” hamlelerine sahne oldu. Bunun en somut örneği, Zeytinburnu’nda gerçekleştirilen ve gençlerin siyasi angajmanı fark etmemesi adına bir nevi kamufle edilerek düzenlenen, Sagopa Kajmer ve Ferhat Göçer gibi isimlerin sahne aldığı GençFest oldu.
Buna karşın, iktidar cenahının dışındaki her türlü kültürel üretim üzerindeki adli ve idari baskı biçim değiştirerek sürüyor:
- Mabel Matiz Davası: Sanatçının sanatsal üretimleri gerekçe gösterilerek açılan “müstehcenlik” davasında mahkeme “suçun unsurları oluşmadı” diyerek beraat kararı verdi. Ancak beraat kararına giden süreçte sanatçının sanatsal tercihlerinin didiklenmesi, yargının sansür sopası olarak kullanılma eğilimini değiştirmiyor.
- RTÜK ve “Köpek Annesi” İncelemesi: Bosch markasının Anneler Günü için hazırladığı dijital reklam filminde geçen “köpek annesi” ifadesi, aile yapısına aykırılık iddiasıyla RTÜK incelemesine tabi Markanın baskılar sonucu reklamı jet hızıyla geri çekmesi, sermayenin otosansür mekanizmalarına ne kadar hızlı eklemlendiğini gösterdi.
- Mustafa Keser Vakası: Sanatçı konserlerinde Kayserililer ve Yahudiler üzerinden ırkçı kabuller taşıyan bir şaka yapmıştı. Bunun ardından MHP ve AKP milletvekilleri tarafından sert bir linç kampanyasına maruz kaldı ve konserleri iptal edildi. Bu durum başka bir ırkçı davranışı tetikledi çünkü “sen bize nasıl Yahudi dersin” çıkışı ile Yahudiler aşağılandı. Keser ise tehditlere karşı geri adım atmayıp özür dilemeyi reddetti.
- Yargı Baskısı: Belgesel sinemacı Koray Kesik’e verilen hapis cezasının netleşmesi ve yazar Tuba Ulu’ya edebi üretimleri nedeniyle 3 yıla kadar hapis istemiyle yeni dava açılması, sansürün adli boyutunun kesintisiz sürdüğünü belgeliyor.
Müzik Sektörü Gelişmeleri
Canlı müzik ve stadyum konserleri ekonomisi, ülkedeki makroekonomik bozulmanın ve çarpık düzenin faturasını en ağır şekilde ödeyen alan oldu. Metallica’nın İstanbul konserinin iptal edilmesi, bu çöküşün küresel ölçekteki ilanı niteliğindedir. Atina’da 75.000 Euro olan stadyum kiralama bedellerinin Türkiye’de (Gençlik ve Spor Bakanlığı ya da kulüp yönetimleri eliyle) 600.000 Euro seviyelerine çıkarılması, lojistik maliyetlerin katlanması ve Efes Pilsen gibi markaların alkol yasakları nedeniyle büyük organizasyonlara sponsor olamaması, Türkiye’yi uluslararası dev turnelerin dışına itiyor.
Buna karşılık, yerel pazarda sosyolojik açıdan incelenmesi gereken devasa bir bilet satışı dalgası yaşanıyor. Uzun süreli sessizliğini bozan Şebnem Ferah’ın dönüş konserlerinin biletleri dakikalar içinde tükenirken, Manifest grubuyla birlikte kitleler adeta stadyumları doldurdu (bir günde 60 bin bilet satışı gibi). Bu durum ekonomik krizle çelişir görünse de, aslında kitlelerin (özellikle bütçesini tek bir etkinliğe saklayanların) Şebnem Ferah’ın temsil ettiği eski, görece daha özgür ve seküler döneme duyduğu derin özleminin ve bir tür nostalji sığınağının sonucudur.
Edebiyat Dünyasında Kayyum Siyaseti ve “Sorumluluk” Tartışması
Kültürel özerklik krizinin edebiyat dünyasındaki en net yansıması Nâzım Hikmet Şiir Ödülü Jürisi’nin toplu istifası ile gerçekleşti. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan kurumsal değişimler, Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in görevden alınıp tutuklanması ve Kültür Müdürü Şafak Pala’nın görevden alınmasıyla başlayan süreç, idari kadroların edebi süreçlere müdahale etmesiyle jürinin tasfiyesine yol açtı. Aralarında Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin de bulunduğu jüri üyeleri, sanatsal bağımsızlığın zedelenmesini gerekçe göstererek ödül vermeyi reddetti.
Bu kriz, edebiyat dünyasında iki farklı sanatçı duruşunu tartışmaya açtı:
- Protesto ve Çekilme: Yapılan hukuksuzluğu ve kurumsal tahakkümü görüp festival komitelerinden, jürilerden istifa edenler ve özerklik savunusu yapanlar (Asitej Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Festivali’nin seçici kurulunun tamamen çekilmesi gibi).
- Alan Bırakmama ve Devam Etme: Yaşanan krizlere rağmen planlanan etkinlikleri, söyleşileri “halka hizmet götürme” ve “alan boşaltmama” motivasyonuyla sürdürenler (Seval Şahin’in Tanpınar Yılı etkinliklerine, Ayfer Tunç’un söyleşilerine devam etmesi gibi).
Her iki tavır da kendi içinde çelişkiler barındırıyor; zira hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek kayyum pratiğini meşrulaştırma riski taşırken, tamamen çekilmek de kültür alanını bütünüyle egemen siyasete teslim etmek anlamına geliyor.
