Bu yazının hazırlanmasında yararlanılan haber akışına buradan ulaşabilirsiniz.

Baskı, Soruşturma ve Tutuklamalar

Gündemde olan Mabel Matiz, Manifest ve Chakma soruşturmaları kültür-sanat alanında İslami bağnazlık ve muhafazakarlaşma üzerinden değerlendirilebilir. Deniz Göktaş’ın tahliye edildiği gün yeniden tutuklanması ise iktidarın seküler muhalif sanatçıları baskı altına almakta kararlı olduğunu gösteriyor. Öte yandan son dönemde siyasetçilerin ve basın mensuplarının yanı sıra sanatçılara da yönelen bu baskının daha çok uyuşturucu kullanımı ve teşhircilik üzerinden meşrulaştırılması gibi bir durum da var.

Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta ise sanatın alımlandığı, icra edildiği mecranın mülkiyetinin ele geçirilmesi. Daha evvel diziler ve sinema sektörü üzerinden değerlendirdiğimiz bu girişim müzik alanında da kendini hissettiriyor. Tolga Akış ağustos ayı başında Manifest’in faaliyetlerine Londra merkezli olarak devam edeceğini ve küresel bir yapım şirketiyle anlaşmanın arifesinde olduklarını açıklamış, bu da ekibin yurt dışına yerleşeceği yönünde iddialara neden olmuştu. Tolga Akış’ın tutukluluğunun bunun ardından gelmesi olayın kültür-sanat alanındaki üretimi ve para akışlarını kontrol etme çabasının ürünü olabileceğini de akla getiriyor.

Sanatçıların gelirlerinin kısıtlanması da farklı bir baskı unsuru olarak öne çıkıyor. Aleyna Tilki, Murat Dalkılıç gibi müzisyenlerin yeteri sayıda konser veremediklerini ve konserler üzerinden eskisi gibi bir gelir elde edemediklerini ifade eden çıkışları bir yandan da biat etmeyen seküler sanatçıların ekonomik yaptırımlara maruz kaldığını gösteriyor. Ekonomik sıkıntılarla birleştiğinde, sanatçıların ve sanatsal etkinliklerde çalışanların teknikten prodüksiyona, güvenlikten enstrüman kiralayanlara kadar tüm sektörün zorlandığını ve ağır kan kaybı yaşadığını da vurgulamak gerek.

Öte yandan bu sanatçıların seyircileriyle kurdukları ilişkinin pozitif bir şekilde geliştiğini görüyoruz. Örneğin Mabel Matiz konserleri iki üç yıldır süren soruşturmalara koşut olarak artan seyirci sayılarıyla canlı bir şekilde izleniyor. Manifest için de aynı şey söz konusu. Kuran kursundan dönen bir çocuğun Manifest dansı yapması, yine bir çocuğun cami mikrofonundan bir Manifest şarkısı söylemesi gibi olaylar muhafazakâr cenah içinde de bu yönde artan bir ilgilinin olduğunu ve yürüyen soruşturmaların bir yandan da bu ilgiyi kontrol etmeye yönelik olduğunu gösteriyor.

Stand Up Kültürüne Dair

Türkiye’de yakın zamanda sayıları artan stand up gösterilerinin nasıl bir kamusal alan yarattığına dair tartışma bu gündem değerlendirmesinde de devam etti. Ozan Doğuş Alpsar, Toplum ve Bilim Dergisi’ndeki yazısında Nancy Fraser’ın “karşı-kamu” kavramına gönderme yapıyor. Metin Göksel ise Mimesis’te konuyla ilgili yayınlanan ikinci yazısında stand up gösterilerinde oluşan kamusal alanın analizinde “karşı kamu” kavramından ziyade “onay kamusu” kavramının daha geçerli olduğunu belirtiyor. Seyircinin kendi ideolojik kabullerinin daha estetik ve yaratıcı bir şekilde sahnelenişini onaylamasını ifade eden bu kavramın genel anlamda doğru bir tespit olduğu, ancak bazı sanatçıların anlatı esnasında oluşturdukları bazı tabloların bu onaylama ilişkisinin dışına çıktığı değerlendirildi. Örneğin Deniz Göktaş “denizden çıkan giysili insanlar” diyerek başladığı anlatısına “dalgıçlar”a değinerek devam ettiğinde seyircinin kendi ön yargısıyla yüzleşmesini hedefliyor. Bunun ne derece etkili olduğu ayrı bir tartışma olmakla birlikte Göktaş’ın gösterinin bu bölümünde eleştirel düşünceyi kışkırtan bir çaba içinde olduğu söylenebilir. Ancak bu tür “anlar” stand up gösterilerinin geneli içinde yapısal bir eğilimden ziyade müstakil örneklere tekabül ediyor. Dolayısıyla “onay kamusu” kavramı bu tür gösterileri değerlendirirken düşünülebilecek önemli bir kavram olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede değerlendirilebilecek başka bir karşılaştırma da “kral – soytarı” ilişkisi. Eleştirel düşünce devreden çıktığında ve sanatçı ile seyirci arasında karşılıklı onaya dayanan bir ilişki oluştuğunda sanatçının politik mizahının dönüştürücü etkisi zayıflıyor ve “kral” tarafından izin verilen bir muhalefete dönüşüyor.

Seyircinin gösteri ile kurduğu onay ilişkisini düşünürken dijital içerik platformlarının ve sosyal medya algoritmalarının da hesaba katılması gerekiyor. Günümüz algısını önemli ölçüde belirleyen bu algoritmalar vücutta salgılanan dopamin miktarını belli bir seviyede tutacak kısa içerikleri doğru sıralama ile insanın karşısına çıkarma üzerine yapılandırılıyor. Bu da kullanıcının yaş, etnisite, sınıf ve toplumsal cinsiyet özelliklerine göre kabullerinin hem onaylanmasını hem de şekillendirilmesini içeriyor. Amerika’daki 29 eyaletin, Meta’nın çocuklarda sosyal medya bağımlılığı yarattığı iddiasıyla açılan davada, Meta şirketi uzlaşmaya giderek 17 milyar dolar ödemeyi kabul etti.

1 Eylül Dünya Barış Günü

Bazı sanatçıların ve grupların açıklamalarının dışında ciddi bir barış gündemi olmadığı söylenebilir. Türkiye’de 50 yıl süren çatışmalı süreçte sona gelindi, silahların susması için düzenlemeler yapılıyor ancak bunun toplumsal karşılığını oluşturacak kültür-sanat etkinliklerinden söz edilemiyor. Amed Spor maçlarında hem Kocaeli hem de Trabzon Spor taraftarları arasında gelişen eylemler, barış sürecini sekteye uğratmaya yönelik provokatif eylemlerdi. Yeni Parti’nin barış sürecinin toplumsallaşması yönünde ciddi bir gündemi olmadığı gibi sanatçılarla da bu bağlamda kurduğu bir ilişki yok. Öte yandan Kürt kamuoyunda farlı bir yas gündemi olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ölen gerillaların isimleri açıklanıyor ve taziye çadırları kuruluyor. Böyle bir ortamda sanatsal etkinliklerden söz etmek mümkün olamıyor. 1 Eylül’de sanatsal etkinlik olmamasının bir nedeni de belediyelerin tasarruf tedbirleri nedeniyle bütçelerini sınırlamaları ve 1 Eylül’ün bu listeden çıkarılması.

Festivallere Dair

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği Kültür-Yolu Festivallerine her sene dört beş il daha ekleniyor. “Biz kültür alanında bir şey yapamadık” tezinin anti tezinin geliştirilmeye çalışıldığı söylenebilir. Ayrıca Ankara’da gerçekleşen Royal Philarmony konseri gibi uluslararası etkinlikleri de dahil eden, ciddi bir maddi kaynağın aktarıldığı bir festivaller dizisinden söz ediyoruz. Bu etkinliklerde boy gösteren sanatçıların ciddi bir maddi desteğe kavuştuğu düşünülürse yukarıda belirtilen ekonomik dışlama politikası ile bütünlüklü bir tablo oluşuyor.

Kültür-sanat alanında alternatif buluşma olanaklarının yaratıldığı festivallerin sayısı oldukça az. Datça’da düzenlenen caz festivali böyle bir iddia ile düzenlendi. Caz festivali olarak lanse edilen birçok festivalin müzikal içerikten ziyade popüler olma çabasını öne çıkardığı bir ortamda DatJazz festivali yeni bir alan açma girişimi oldu. Bu yıl ilki gerçekleştirilen festivalin çerçevesi Akdeniz çevresindeki müzikal üretimlerden kuruldu. Festivalin devam etmesi gündemi var, ancak bu da festivalin sponsorluklardan ve merkezi idareden alacağı desteğe bağlı. Dolayısıyla piyasa ilişkilerine bağlı bir sanat paradigmasının ötesinde alternatif ve bağımsız bir festival anlayışından söz edilemiyor. Kültür-sanat alanında yaşanan bu tarz “nefes alma” etkinliklerinin sürdürülebilmesi için bağımsız kaynak oluşturmanın öncelenmesi gerekiyor.

Almanya’da Kritik bir Seçim ve Wajdi Mouawad’in Yeni Oyunu

Daha önceki değerlendirmemizde Berlin’de göç sonrası tiyatronun önemli bir temsilcisi olan Gorki Tiyatrosunda yapılan yönetim değişikliği ile tiyatronun bu işlevinin tırpanlandığını konu edinmiştik. Bu kez de Berlin Volksbühne’nin bir etkinliği iptal edildi. Tiyatronun yeni genel sanat yönetmeni Matthias Lilienthal kamusal alanların giderek ticari alanlara dönüşmesini protesto eden bir etkinliğe imza attı. Tiyatronun binasında sürdürülen bakım çalışmaları nedeniyle sezon açılışı 1 Ekim’e sarkınca Eylül ayı boyunca binanın önüne bir yüzme havuzu inşa edilerek çeşitli derneklerin ve halkın kullanımına açıldı. Lakin bu derneklerden biri ırkçılıkla mücadele amacıyla bir günü siyahi çocuklara yüzme öğretmeye ayırınca ırkçı tepkiler yükseldi. Şiddet içeren bu tepkiler nedeniyle yüzme eğitimi etkinliği dernek ve tiyatro tarafından iptal edildi. Bir diğer haber de Avusturya’nın Salzburg kentinde düzenlenen festivalde sergilenen bir oyunla ilgiliydi. Wajdi Mouawad’in 2025 yazında yazdığı bu oyun Polonyalı bir rejisör ile ortam çalışma sonucunda Salzburg’da sahnelendi. Avrupa’nın kitle katliamlarını içeren geçmişi ile orta doğuda süre gelen katliamları trajik bir olay örgüsü içinde dolaylı olarak yansıtan bu oyun günümüz Avrupa seyircisini savaşlara ve yıkımlara karşı duyarlı olmaya davet ediyor. Bu sanatsal politik gelişmelere Almanya’nın bir eyaletinde gerçekleşecek bir seçimin gerginliğinde tanık olduk. 6 Eylül Pazar günü Almanya’nın Saksonya Anhalt eyaletinde gerçekleşen seçimde Almanya’nın ırkçı partisi AFD %44’ oy alarak birinci parti oldu. Dolayısıyla kültür-sanat alanında yukarıda bahsedilen gelişmelerin arka planında aşırı sağın Almanya ve Avrupa’da yükseldiğini göz ardı etmemek gerekiyor. Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirirken de yurt dışından örneklerle birlikte ele almak açıcı olabiliyor. Türkiye’de muhafazakarlıkla birlikte yükselen aşırı sağın ve ırkçılığın aynı zamanda Avrupa’daki benzer gelişmelerle paralel seyrettiğini vurgulayalım.