Son haftaların kültür-sanat gündemine baktığımızda; Filistin’e destek verdiği için soruşturulan müzisyenler, cezaevindeki komedyen Deniz Göktaş’ın mektupları ve ona verilen destekler, ayakta kalmaya çalışan bağımsız festivaller, düşük ücretlerle çalışan kültür-sanat emekçilerinin seslerini duyurma çabaları, özelleştirilen müzelerdeki şaibeler, kamu destekleri, iktidar yanlısı kültür-sanat yapımları ve sosyal medya videoları, sanatçıların milliyetçi söylemleri etrafında yaşanan tartışmalar ve Christopher Nolan’ın Odyssey’i öne çıkan başlıklar arasında. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda daha genel bir soru ortaya çıkıyor: Bugün kültür-sanat alanı hangi ekonomik, siyasal ve kültürel koşullar altında şekilleniyor ve bu koşullar nasıl bir kültürel ortam yaratıyor?

Kültür-sanat hâlâ itirazın alanı mı?

Yaz ayları aynı zamanda festivaller dönemidir. Ancak son yıllarda büyük bütçeli ve kurumsal festivaller yaygınlaşırken bağımsız, yerel ve alternatif festivallerin hareket alanının giderek daraldığını söyleyebiliriz. Bu konuda Artizan’da yayınlanan çeviri/makaleyi okumak konu hakkında bir fikir verebilir. Elbette bunu bütün festivalleri kapsayan tek yönlü bir süreç olarak okumamak, detaylı bir inceleme konusu yapmak gerekiyor. Küçük şehirlerde ve ilçelerde, lokal olarak farklı deneyimler yaşanabiliyor. Yine de kaynaklara erişim açısından ciddi bir eşitsizlik olduğu açık. Bir tarafta kamu kaynaklarıyla hemen her şehre yayılan Kültür Yolu Festivalleri, diğer tarafta kendi imkânlarıyla var olmaya çalışan yerel ve bağımsız etkinlikler bulunuyor.

Munzur Kültür ve Doğa Festivali bu açıdan dikkat çekici örneklerden biri oldu. Festivalde “Jin, jiyan, azadî” ve “Gülistan Doku nerede?” sloganları yükselirken doğayla birlikte yaşama ve bölgedeki ekolojik tahribata karşı çıkma talepleri de öne çıktı. Festival böylece yalnızca müziğin icra edildiği bir etkinlik değil, farklı toplumsal taleplerin görünür olabildiği bir kamusal alan niteliği kazandı.

Benzer bir tartışma uluslararası alanda Massive Attack üzerinden yaşandı. Grubun Singapur konserinde Filistin bayrağı açılması ve seyircilerin “Özgür Filistin” sloganları atmasının ardından grup üyeleri gözaltına alındı, pasaportlarına geçici olarak el konuldu ve ülkeye giriş yasağı getirildi. Grup ise Filistin halkıyla dayanışmayı ahlaki bir sorumluluk ve ifade özgürlüğünün parçası olarak değerlendirdi.

Deniz Göktaş’ın cezaevinden gönderdiği mektup ve Edinburgh Fringe’de kendisine ayrılan özel gösterim de sanatçının sahneden fiziksel olarak uzaklaştırılmasının sözünü bütünüyle ortadan kaldırmadığını gösteren örnekler arasında yer aldı. Göktaş’ın cezaevi koşullarını mizahın içinden anlatmayı sürdürmesi, fiziki olarak dışarıda olmadan da mizahla eleştirilerini devam ettirmesi dikkat çekti.

Bütün bu örnekler kültür-sanat alanının, tüm baskı ve sansür politikalarına rağmen dayanışmanın ve itirazın üretilebildiği alanlardan biri olduğunu gösteriyor. Fakat tam da bu nedenle, bu alanın ne kadar özgür kalabildiği kadar hangi maddi koşullarda varlığını sürdürebileceğini tartışmak da önem kazanıyor.

Mesele yalnızca sansür değil: Kültürün ekonomisi de değişiyor

Kültür-sanat alanındaki daralmayı yalnızca yasaklar ve doğrudan müdahaleler üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Ekonomik koşullar da kimin üretmeye devam edebileceğini, hangi eserin seyirciyle buluşabileceğini ve hangi sanatçının mesleğini sürdürebileceğini giderek daha fazla belirliyor.

Figüranların düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca ve çoğu zaman güvencesiz biçimde çalıştırılması; kayıt dışılık, mobbing ve istismar iddiaları film/dizi sektöründeki ekonomik eşitsizliklere bir örnek olarak gösterilebilir. Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışan sanatçı ve teknik personelin ücretlerinin gerilemesi de aynı sorunun kamudaki karşılığını oluşturuyor.

Öte yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın belirli koşulları sağlayan dizilere bölüm başına 100 bin dolara kadar destek vereceğini açıklaması üzerine Sine-Sen’in kamu kaynaklarının büyük yapım şirketleri yerine istihdamın ve kültür emekçilerinin koşullarının iyileştirilmesi için kullanılması gerektiğini söylemesi önemli bir tartışmaya işaret ediyor. Müzelerin işletmesinin özel şirketlere devredilmesi ve taşeronlaşma tartışmaları da kültürel mirasın giderek piyasa mantığı içinde yönetilmesi konusunda benzer sorular doğuruyor.

Dolayısıyla mesele sadece “sanata ne kadar para ayrılıyor?” sorusu değil. Kaynağın kime, hangi koşullarla ve hangi kültür politikası doğrultusunda aktarıldığı daha önemli hale geliyor.

Buradan bağımsız sanatın geleceğine ilişkin bir sorun daha çıkıyor. Ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilecekleri alternatif alanlar azaldıkça sanatçıların tercih seçenekleri de daralıyor. Tiyatroda seyirci artışı ağırlıklı olarak devlet ve şehir tiyatrolarında gerçekleşirken bağımsız sahnelerin kaynak ve seyirci bulmakta zorlanması bunun göstergelerinden biri. Benzer bir eğilimi dizi ve sinema sektöründe de görmek mümkün. Bağımsız üretim alanları küçülürken büyük sermaye ve kamu desteği alan yapımlar giderek güçleniyor. Bu da sanatçıları ekonomik olarak yaşamlarını sürdürebilmek mi yoksa yandaş kültür-sanat kurumu/yapımlarında yer almak mı ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor.

Kültür-sanat alanındaki kamusal kaynakların dağılımındaki değişimler sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Berlin’de Maxim Gorki Tiyatrosu’ndaki yönetmen değişiminin perde arkasında yürüyen tartışmalar buna bir örnek olarak gösterilebilir. Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde kültür-sanat bütçelerindeki kesintiler ve ana akım kurumların güçlenmesi de bağımsız kültür üretiminin ekonomik olarak nasıl sürdürülebileceğini giderek daha önemli bir tartışma haline getiriyor.

İktidar kendi kültür-sanat alanını yaratabiliyor mu?

Bir yandan bağımsız kültür-sanat alanının ekonomik ve “siyasal” nedenlerle hareket imkânı daralırken, diğer yandan iktidarın yalnızca kültür alanını denetlemekle kalmayıp kendi kültürel dünyasını ve estetik dilini üretmeye yönelik daha sistematik bir çaba içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Kültür Yolu Festivalleri, tarihi diziler, 15 Temmuz temalı filmler ve diziler, dini içerikli müzikler ve sosyal medyaya için üretilen TikTok stili içerikler bu çabanın farklı parçaları olarak düşünülebilir. Asırlık Gece gibi 15 Temmuz’u direniş, fedakârlık, millî irade ve inanç etrafında kuran yapımlar son haftalarda değerlendirilmesi gereken görünür örneklerden.

Eyüpsultan Müftülüğü’nün çocuklarla hazırladığı sosyal medya videosu ise çok daha ilginç bir örnek. Popüler müzik dinleyen ve dans eden çocuklarla dini-ahlaki değerleri savunan çocukların karşı karşıya getirildiği videoda geleneksel dini söylem bu kez TikTok/Reels estetiğiyle buluşuyor. Burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. İçerik olarak karşı çıkılan gençlik kültürünün biçimi ve iletişim araçları ödünç alınıyor. İktidar yandaşlarının eleştirilerine maruz kalan Manifest gibi güncel bir popüler müzik grubuna, sosyal medyanın kendi diliyle karşı çıkılması, yeniliğin kendisinden çok onun kimin kontrolünde olduğu meselesini düşündürüyor.

Fakat buradan “iktidar kültür üretemiyor” gibi kolay bir sonuca varmamak gerekiyor. 15 Temmuz temalı son dönem yapımlarının bir bölümü prodüksiyon, görsel dünya, oyunculuk ve tanınmış sanatçıların kullanılması açısından artık küçümsenemeyecek bir seviyede. Sorun daha çok dramaturjide ve anlatının ne ölçüde çelişkiye, belirsizliğe ve farklı yorumlara izin verdiğinde ortaya çıkıyor.

Belki de soruyu bu nedenle değiştirmek gerekiyor: İktidar kendi sanatını yaratabiliyor mu değil, nasıl bir kültürel alan yaratıyor?

“Muhalif” kültürdeki kutuplaşmalar

Tam burada meselenin başka bir tarafına da bakmak gerekiyor. Milliyetçi, güvenlikçi ya da kutuplaştırıcı dil yalnızca iktidarın kültürel üretimlerinde karşımıza çıkmıyor. Ari Barokas ve Hayko Cepkin konserleri ve yaptıkları paylaşımlar etrafında yaşanan son tartışmalar, seküler ve muhalif kültür alanının bu dilden ne kadar bağımsız olduğunu da sorgulatıyor.

Ari Barokas, Müze Gazhane’deki konserinde Gavurlar şarkısının “Teröristler durduğu yerde / profesörler çürüsün içerde” sözlerini Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğuna gönderme yaparak “Teröristler durduğu yerde / İmamoğlu çürüsün içeride” şeklinde değiştirdi. Buradaki niyet açıkça İmamoğlu’nun tutukluluğuyla birlikte “Terörsüz Türkiye” politikaları kapsamında çıkan yeni yasayı eleştirmekti. Ancak Mezopotamya Kültür Merkezi’nin tepkisi başka bir soruyu gündeme getirdi: Bir adaletsizliği eleştirirken “terörist” kategorisinin sorgulanmadan korunması, Kürt meselesinde yıllardır kullanılan milliyetçi dilin yeniden üretilmesine yol açmıyor mu? Bu durum seküler muhalefetin kendi içindeki milliyetçi damar ve karşı tarafı aşağılayarak söylem üretme eğilimi üzerinden bir tartışma konusu olarak karşımızda.

Hayko Cepkin’in Ümit Özdağ’ın “Affedilen/Affedilmeyen” ifadeleriyle Kürt gerillarla askeri öğrencileri karşı karşıya getiren paylaşımını yeniden paylaşması da benzer bir tartışmaya kapı açıyor. Burada mesele iki olayın hukuki ya da siyasal olarak gerçekten birbirine denk olup olmadığından önce, hangi karşıtlık üzerinden yan yana getirildiği. Bir grubun mağduriyetini anlatmak için diğer grubun tehdit olarak kurulması, tam da kutuplaştırıcı siyasetin aşina olduğumuz “biz ve onlar” mantığını yeniden üretiyor.

İktidarın kutuplaştırıcı söylemini eleştirirken aynı “biz ve onlar” mantığını başka bir yerden yeniden üretmek, kültürel muhalefetin de sınırlarını gösteriyor. Bu nedenle kültür alanını yalnızca “iktidar ve ona direnen sanatçılar” karşıtlığıyla okumak giderek yetersiz kalıyor. Kültür-sanat alanında kültürel çoğulcu bir bakışla üretim örgütleyebilmek bu sebeple çok daha önemli hale geliyor.

Popüler olanı yalnızca reddetmek yeterli mi?

Bütün bu tartışmanın başka bir yüzünü Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi etrafında yaşananlar gösteriyor. Film büyük bir ticari başarı yakalarken Homeros’un kitaplarının satışlarını da artırdı. Homeros çevirmeni Emily Wilson filmi psikolojik, politik ve etik derinliği açısından eleştirirken Joyce Carol Oates’in Wilson’a verdiği tepki tartışmayı başka bir boyuta taşıdı. İsmail Gezgin ise meseleyi tarihsel doğruluk tartışmasının ötesine taşıyarak destandaki savaş, şiddet, cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin yeniden okunması gerektiğine dikkat çekti.

Burada tanıdık bir ikilemle karşılaşıyoruz. Kültür endüstrisi bir yandan klasik bir eseri dev bir gösteriye ve tüketim nesnesine dönüştürüyor, diğer yandan milyonlarca insanı yeniden Homeros’la karşılaştırıyor. Filmin ardından Homeros kitap satışlarının yükselmesi de klasik metinlerin alternatif okumaları için yeni bir seyirci ve okur kitlesi yaratabileceğini düşündürüyor.

Bu nedenle popüler kültüre yalnızca “metalaşmış” diyerek sırtımızı dönmek yerine onun açtığı alanları nasıl değerlendirebileceğimizi de düşünmek gerekiyor. Odyssey’in hâkim okumasının karşısına savaş, toplumsal cinsiyet, iktidar ya da sınıf üzerinden başka okumalar koymak mümkün. Belki alternatif kültür üretiminin görevlerinden biri de tam burada başlıyor; popüler olanı dışarıdan mahkûm etmek yerine onun içindeki çelişkileri görünür hale getirmek.