Bu yazı, 6 Ocak-25 Şubat 2026 tarihleri arasında Türkiye’de kültür-sanat alanında yayımlanan haber akışından seçilen başlıkların değerlendirilmesiyle hazırlanmıştır.
Yasaklar ve Otosansür
“Toplumsal değerler, genel ahlak, milli-manevi hassasiyet” gibi soyut gerekçelerle idare eliyle daraltılan kamusal alan; bunun üzerine kurulan otosansür, uzun süredir devam eden bu kısır döngünün yarattığı kanıksama, bu dönemin öne çıkan başlıkları…
Kültür-sanat alanında yaşanan ihlaller, artık tek bir “sansür olayı” biçiminde değil; gündelik hayatın ritmine karışmış, birbirini tamamlayan çok katmanlı bir rejim olarak işliyor. Bu kadar çok olay yaşanırken X gibi insanların anlık reflekslerini dışavurdukları sosyal medya paylaşımları dışında durum değerlendirmesi yapan tepki, yazı ve makalelere, ortak reflekslere, kurumsal dayanışma hatlarına pek rastlanılmaması dikkat çeken başlıklardan…
“Toplumsal değerler” gerekçesi: İdari yasakların genişleyen alanı
Son haftalardaki kısıtlamalara en görünür örneklerden biri, Zorlu PSM’de planlanan etkinliklerin idari kararlarla hedef alınması ve yaşanan iptaller silsilesi oldu. Gerekçe “toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması”, “toplum kesimlerinin tepkisi” gibi muğlak ifadelerle, yalnızca iki konser değil, mekânın içindeki bütün biletli etkinliklerin iki gün boyunca durdurulması gibi topyekûn bir müdahaleyle sonuçlandı. Bu tür müdahalelerde kritik olan, yalnızca tek tek etkinliklerin iptali değil; kamusal alanın nasıl tanımlandığı. Bu gibi uygulamalar kültür alanını “özgür ifade” değil sadece “moral düzen” başlığı altında konumluyor. Böylece idari yasak, etkinliğe değil, etkinliği mümkün kılan zemine yöneliyor.
Beşiktaş Kaymakamlığı, Zorlu Performans Sanatları Merkezi (PSM) Turkcell Sahnesi’nde düzenlenmesi planlanan iki konseri, “toplumsal değerlerle bağdaşmaması” gerekçesiyle yasakladı. Karar kapsamında Zorlu PSM ve Zorlu Center içindeki tüm konser, festival ve biletli etkinlikler 10–11 Şubat tarihlerinde iki gün süreyle durduruldu. Kaymakamlığın açıklamasında “Etkinliklerin toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması nedeniyle birçok toplum kesimi tarafından tepkiye neden olduğu tespit edilmiştir” dendi.
Rusya’da kurulan deathcore grubu Slaughter to Prevail ve Polonyalı deathmetal grubu Behemoth konser günleri yaklaştıkça “bazı” çevreler tarafından hedef alınmış, grupların “satanist” oldukları öne sürülmüş ve konserlerin iptal edilmesi istenmişti. Slaughter to Prevail grubunun vokalisti Alex Terrible, konserin iptal edilmesiyle ilgili kısa bir video çekerek “satanist” olduklarına dair iddiaları yalanladı. Terrible, “Ben Tanrı’ya inanıyorum. Burada misafiriz. Açıkçası ne diyeceğimi bilemiyorum, oldukça üzücü bir durum” dedi. Hemen akabinde, Zorlu PSM’de düzenlenmesi planlanan İrlandalı post-rock grubu God Is An Astronaut konseri de iptal edildi. İptalin nedenine ilişkin Zorlu Psm’den bir açıklama gelmedi.
Dolayısıyla, iptal yalnızca idareden değil, organizatörden/platformdan da gelebiliyor: Risk büyüdükçe mekanizma “kendini korumaya” çalışıyor ve buzulun görünmeyen yüzü, otosansür mekaniği devreye giriyor. Gazeteci ve film eleştirmeni Şenay Aydemir’in yeni yazısı da bu duruma işaret ediyor. Aydemir “… o kadar büyük bir otosansür var ki sansüre gelemiyoruz” diyor. Böylece sansürün kendisi kadar, sansürün “normal koşul” gibi benimsenmesi üretimin ahlaki zeminini erozyona itiyor.
Otosansürün izleri: “Yapamadık” değil “tercih ettik” demek zorunda kalmak
Otosansür, sansür kadar görünür olmadığı için daha az tartışılıyor. Çünkü yasak otosansürde üretimin içine sızmış bir ön kabul olarak çalışabiliyor. Yönetmen, müzisyen, yapımcı, mekân işletmecisi, platform yöneticisi daha baştan “nereye kadar gidebileceğini” hesaplamaya başlıyor.
Bu yılki Berlinale’den Altın Ayı ile dönen “Sarı Zarflar” filmindeki söyleşinin bazı anları sosyal medyada bu tartışmaları gündeme getirdi. Film devletin keyfi gücü nedeniyle işlerini, sosyal statülerini ve çalışma hakkını kaybeden sanatçı bir çiftin hikayesini konu alıyor. Ankara’da başarılı bir tiyatro oyununun ardından bir gecede hayatları altüst olan çiftin, İstanbul’da yaşadıkları belirsizlik ve direnme çabasına odaklanıyor. Filmi enteresan kılan yönlerden biri de tümüyle Almanya’da çekilmesi.
Yeni Şafak gazetesi, Altın Ayı için yarışan filmin ekibi ile gösterim öncesi düzenlenen basın toplantısında bir basın mensubunun filmin hikayesi ve çekim lokasyonu üzerinden yönelttiği soruyu imalı buldu. Gazetedeki ifadeler şöyle: “… muhabirin Türkiye’de bu öyküyü anlatabilseydiniz, performansınız değişik olur muydu?’ şeklindeki sorusuna Özgü Namal, soğukkanlı ve net bir yanıt verdi. Namal, filmin Almanya’da çekilmesinin bir mecburiyet değil, sanatsal bir tercih olduğunu vurgulayarak, ‘Bu, Türkiye’de çekilemeyen bir film değil. Almanya’da çekilmesi tercih edilmiş bir şey. Zorunluluk yok’ ifadelerini kullandı.”
Özgü Namal’ın “Türkiye’de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz, bu bir tercih” açıklaması bu iklimin sonuçlarından biri olarak okundu. Elbette her uluslararası üretim “zorunlu kaçış” değildir; fakat soru biraz da şunu ima ediyor: Türkiye’de aynı hikâye, aynı açıklıkla ve aynı koşullarda kurulur mu?
Bir diğer konser yasağı haberi de CSO’dan (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) geldi. CSO Konserleri kapsamında 20 Şubat 2026 tarihinde, dünyaca ünlü Brezilyalı sopranist Bruno de Sà’nın da yer aldığı bir konser gerçekleştirilecekti. Ancak konsere sayılı günler kala CSO Yönetim Kurulu, konserin iptal edildiğini ve ileri bir tarihe ertelendiğini açıkladı. İptal duyurusunun ardından Yurtdışı kaynaklı Slippedisc isimli müzik haberleri sitesi, bir iddiayı gündeme taşıdı. Sitede yer alan haberde, iptalin ardındaki nedenin dünyaca ünlü sopranist Bruno de Sà’nın dış görünüşü olduğu öne sürüldü. Haberde, “Türk orkestrası, sanatçıyı ‘çok gay’ göründüğü gerekçesiyle konserden çıkardı” başlığına yer verilerek, konserin iptal nedeninin bu olduğu iddia edildi.
Platform sansürü
Kültür alanındaki baskı düzeneği yalnızca salonlarda veya konser mekânlarında değil; dijital platformlarda da işliyor. RTÜK’ün “milli ve manevi değerlere aykırı” gerekçesiyle ceza verdiği Jasmine dizisinin önce bölümlerinin katalogdan çıkarılması, ardından tamamen kaldırılması; sansürün artık “yayın anı”yla sınırlı olmadığını, arşivin ve erişimin de hedef olduğunu gösteriyor.
Kamusal alanın “rahatsızlık” gerekçesiyle daralması: TÜYAP’ta engellenen sokak oyunu
Sansür, fuar yönetimi, güvenlik, organizatör, sponsor ilişkileri içinden de işliyor. Son olarak Adana Umut Sahnesi’nin yıllardır sokakta oynanan “Yalancı” oyununun TÜYAP tarafından “katılımcılar rahatsız olabilir” gerekçesiyle engellenmesi bunun örneği. “Rahatsızlık”, kamusal alanı müşteriye göre düzenleyen yeni bir sansür diline dönüşüyor: Kamusal alan, politik ve estetik karşılaşmanın değil; “şikâyet riskinin” minimize edildiği steril bir dolaşım mekânı haline getiriliyor.
Kültür-sanat projelerine destekte yeni düzenleme
Destek başvurularını değerlendirecek komisyon kurulurken, projeler “genel ahlak” ölçütü dahil çeşitli kriterlerle incelenecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültür-sanat ve fikri mülkiyet projelerine sağladığı mali desteklere ilişkin yönetmelik değişikliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Destek başvurularını değerlendirecek komisyon kurulurken, projeler “genel ahlak” ölçütü dahil çeşitli kriterlerle incelenecek. Komisyon, projeleri Anayasa, uluslararası anlaşmalar, kanunlar ve “genel ahlak” ölçütleriyle birlikte projenin kültür-sanat alanına katkısı, bütçesi ve uygulanabilirliği gibi kriterler üzerinden inceleyecek.
Kürtçe gösterilere yasaklar ve “ölçülülük” üzerinden kazanılan emsal kararlar
Kürtçe kültür üretimi, Türkiye’deki yasakların en görünür ve en süreğen hedeflerinden biri olmaya devam ediyor. Daha önce İstanbul’daki konserine son anda izin verilmeyen Koma Amed’in bu sefer de Ankara’daki konseri iptal edildi. Koma Amed, 30 Ocak’ta Ankara’da düzenlemeyi planladığı konseri, Rojava’daki durum nedeniyle iptal ettiğini duyurdu. Sosyal medya platformları üzerinden yapılan açıklamada, 30 Ocak’ta yapılması planlanan konserin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılar nedeniyle iptal edildiği belirtildi.
Öte yandan daha önce yasaklanan “Rojbash” filmiyle ilgili mahkeme kararı yargı adına olumlu bir gelişme oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “ticari dolaşıma ve gösterime uygun değildir” denilerek fiilen yasaklanan film hakkında mahkeme, yasak yerine daha hafif müdahalelerin (sınıflandırma vb.) mümkün olduğunu söyledi ve yasağı kaldırdı. Bu, ifade özgürlüğü açısından “ölçülülük” tartışmasını güçlendiren bir içtihat. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) hukuki desteğiyle yürütülen dava sonucunda verilen kararın, sinema alanında ifade özgürlüğü bakımından emsal niteliği taşıdığı değerlendiriliyor.
Mahkeme kararında, “… idarenin film içeriğine ilişkin bazı değerlendirmelerine atıf yapılmakla birlikte, yasaklama yerine sınıflandırma gibi daha hafif müdahalelerin mümkün olduğu” vurgulandı. Filmin tamamen yasaklanmasının demokratik toplum düzeninde ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığı belirtildi. Avukatlar “Mahkeme, her ne kadar filmin terör propagandası içerdiği yönündeki iddiaya katılmış görünse de, bunun ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Yasaklama yerine daha ölçülü yöntemlerin mümkün olduğu vurgulandı. Bu karar, bundan sonraki benzer davalar için güçlü bir içtihat olacaktır” dedi.
Dizi senaryolarında Toplumsal Kutuplaşma
Özel bir TV kanalında yayınlanan “Aynı Yağmur Altında” dizisinde yer alan bir sahne kamuoyunda tepkiye neden oldu. Dizinin ikinci bölümünde, Hristiyan bir karakterin muhafazakâr Müslüman bir aileye akşam yemeğinde domuz eti ikram etmesi izleyicilerin tepkisini çekti. Sosyal medyada çok sayıda kullanıcı bu sahneyi gerçeklikten uzak ve provokatif olarak nitelendirdi; bazı yorumlarda yapımın toplumu kutuplaştırdığı öne sürüldü.
Yapım şirketi Baba Yapım, konuyla ilgili açıklama yayınlandı ve “Dizimizin sosyal medyada manipüle edilen sofra sahnesi, inanç veya yaşam tarzı çatışması değil, kibir ile nezaket arasındaki kadim savaşın modern bir tasviridir. Bağlamından kopartılmamış haliyle söz konusu sahne tasarımı, iddia edilenin tam aksine kutuplaştırıcı değil, toplumsal mutabakatın ve ortak ahlakın önemini gösteriyor” dedi.
Küresel ölçekte çifte standart: Berlinale ve “apolitiklik olan politiktir’
Berlinale örneği, sansür ve baskının yalnızca Türkiye’ye özgü bir “yerel sorun” olmadığını; küresel ölçekte de festival, sponsor, devlet ve ideoloji ilişkileri içinde üretildiğini gösteriyor (Tabii ki Türkiye’nin anti-demokratik uygulamalar karnesi daha sıkıntılı). Filistin konusunda çifte standart ve sansür eleştirileri; “siyasetten uzak duralım” diyen festival aktörlerine karşı sinemacıların “sinema siyasetten ayrılamaz” vurgusu; kültür alanının “apolitik” olamayacağını yeniden hatırlatıyor.
Aralarında Javier Bardem ve Tilda Swinton’ın da bulunduğu 81 oyuncu ve yönetmen, Berlin Uluslararası Film Festivali yönetimine Filistin karşıtı tutum ve sansür uygulamaları nedeniyle tepki gösterdi. Sanatçılar, Gazze’deki saldırılar karşısında festivalin açık ve tutarlı bir tavır almasını istedi.
En politik film festivali ünvanı ile öne çıkan festivalin yarışma jürisinin başkanı Wim Wenders’in “siyasetin dışında kalmalıyız” çıkışı tepki çekti. Kendini yıllardır “muhalif” ve “insan haklarına duyarlı” bir sinemanın temsilcisi olarak sunan Wenders, festivalin finansmanında büyük payı olan Alman hükümetinin İsrail’e verdiği destek sorulunca, sinemanın politik sorumluluğundan kaçan bir dil kurdu. Basın toplantısında “Filmler dünyayı değiştirebilir” diyen Wenders, hemen ardından bunun “politik bir şekilde olmayacağını” savundu. “Hiçbir film bir politikacının fikrini değiştirmedi” diyen yönetmen, sinemanın ancak insanların nasıl yaşaması gerektiğine dair fikirleri etkileyebileceğini söyledi. Wenders, “Bu gezegende hayatını yaşamak isteyen insanlar ile hükümetler arasında büyük bir uçurum var. Filmler o uçuruma girer” diyerek sinemanın toplumsal etkisini tarif etti; ancak Gazze sorusu karşısında bu iddia, pratikte “tarafsızlık” kılıfına bürünmüş bir kaçış gibi göründü. Jüri üyelerinden “The Zone of Interest” yapımcısı Ewa Puszczyńska ise, Alman devletinin İsrail’e verdiği destek ve bunun festival atmosferine etkisi sorulduğunda, soruyu “biraz haksız” bulduğunu söyledi. Puszczyńska, “İzleyicileri düşündürmeye çalışıyoruz ama onların İsrail’i destekleme ya da Filistin’i destekleme kararından sorumlu olamayız” dedi. Ardından da, “Soykırımın işlendiği başka savaşlar var, onları konuşmuyoruz” diyerek Gazze tartışmasını “fazla öne çıkan” bir gündem gibi çerçeveledi.
Bu arada, “Hind Receb’in Sesi” filminin yönetmeni Hania, Berlin’deki “En Değerli Film” ödülünü reddetti. İsrail ordusu tarafından ailesiyle beraber öldürülen 6 yaşındaki Hind Receb’in trajik hikayesini konu alan “Hind Receb’in Sesi” filminin yönetmeni Kaouther Ben Hania, Berlin’de layık görüldüğü ödülü reddetti. İsrail’in Hind Receb’i, ailesini ve onları kurtarmaya gelen 2 sağlık personelini öldürdüğünün altını çizen Hania, “Buna dünyanın en güçlü hükümetleri ve kurumları da suç ortağıdır’ dedi. Buna benzer bir olay da yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın İran’da katıldığı bir festivale dönük olarak da yaşandı. Sürgündeki İranlı yönetmenler, Nuri Bilge Ceylan’ı Fajr Film Festivali’ne katılacağı için eleştirerek, “Bu festival baskı altındaki sinemacılara karşı bir propaganda aracıdır” dedi. Ceylan ise “Sanatı siyasete feda etmek gibi geliyor” sözleriyle yanıt verdi.
“Yumuşak güç”, “milli forma” ve muhafazakar milliyetçi kültür endüstrisi
Kültür Yolu Festivali’ne devlet desteği hızla artıyor. Türkiye Kültür Yolu Festivali 26 Şehre Yayılıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy, dünyanın en büyük festival organizasyonlarından biri haline gelen Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin 2026 yılında kapsamını genişleteceğini müjdeledi. 2025 yılında 20 şehirde 9 bin 600’den fazla etkinlikle 50 bin sanatçıyı ağırlayan festivalin; 2026 yılında Aydın, Eskişehir, Kahramanmaraş, Mersin, Ordu ve Sakarya illerinin eklenmesiyle 26 ilde düzenleneceğini açıkladı. 2027 hedefinin ise Balıkesir, Denizli, Hatay, Kocaeli, Muğla ve Tekirdağ ile 32 ile ulaşmak olduğunu belirtti. Devlet Tiyatroları ve Opera-Balede seyirci patlamasının yaşandığını belirten Bakan Ersoy, İstanbul’un iki simge yapısı olan Haydarpaşa ve Sirkeci Gar sahalarının kültürel birer sanat adasına dönüştürüleceğini, bu alanların bütüncül bir yaklaşımla korunarak şehre kazandırılacağını ifade etti.
Türkiye’nin dünyada en çok dizi üreten ülkelerin başında geldiğine dikkati çeken Ersoy, Türkiye’nin yıllık üretilen dizi bölümü sayısında dünya lideri olduğunu vurguladı. Türk dizilerinin, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada izlendiğini aktaran Bakan Ersoy, Türk dizilerinin özellikle Avrupa ülkelerinde Fransa, İspanya ve İtalya’da önemli bir izleyici kitlesine sahip olduğunu kaydetti.
Bakan Ersoy “Bu Türkiye’nin sahip olduğu en büyük yumuşak güçtür. Dizilerimiz yalnızca turizmimiz için değil, kültürümüz, değerlerimiz ve dilimiz için de son derece önemlidir. Nasıl ki Hollywood filmleri dünyaya İngilizce öğrettiyse, bugün Türk dizileri de dünyaya Türkçe öğretiyor. Türk dizileri dünyanın en büyük Türkçe kursudur. Dizi ihracatı bize farklı bir imkan sundu. Artık dizilerimiz aracılığıyla dünyanın dört bir yanında yüz milyonlarca kişiye doğrudan cep telefonları, televizyonları aracılığıyla ulaşıyoruz.” değerlendirmesinde bulundu. Mehmet Nuri Ersoy, TGA’nın tanıtım dizilerinde rol almanın “milli formayı giymek” gibi olduğunu söyleyerek, “Bu dizilerin yapımını üstlenen firmalarımız, bu projelerde görev alan sanatçılarımız, senaristlerimiz, müzisyenlerimiz ve kamera arkası ekiplerimiz milli formayı giymiştir.” dedi.
Kamu desteği
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 2026 yılının ilk sinema destek kararlarını sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla duyurdu. 128 projeye toplam 57 milyon 827 bin 500 TL kaynak aktarıldı. Bu kaynağın 49 milyon 250 bin TL’si 130 sinema salonuna yerli film gösterimleri için verilirken, 8 milyon 577 bin 500 TL’si ise animasyon, kısa film, senaryo ve proje geliştirme alanlarında 28 projeye dağıtıldı.
Ortadoğu temalı projelere destek:
Yeşil Otobüs belgeseli
Suriye’deki iç savaşın ardından geri dönüşler ve göç olgusunu işleyen “Yeşil Otobüs” belgesel filmi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde ilk kez izleyici karşısına çıktı. Yönetmenliğini Kübra Kuruali’nin üstlendiği film, savaş sonrası yaşanan ilk özgür Ramazan iftarları ile bayram günlerini kayıt altına alan bir yol belgeseli niteliği taşıyor. İsmini, Esad rejiminin iç savaşın ilk dönemlerinde sivil halka yönelik uyguladığı tehditler karşısında simgeleşen ve tahliye için kullanılan yeşil otobüslerden alan belgesel; Kilis Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan başlayarak Şam, Humus ve Halep’e uzanan bir yolculuğu anlatıyor.
Suriye İdlib’de bulunan türbeye restorasyon
Suriye’nin İdlib ilinin Maarretünnuman ilçesinde bulunan Hazreti Ömer’in torunu Ömer bin Abdülaziz’in türbesinin bulunduğu külliye Türkiye’nin desteğiyle restore edilerek törenle açıldı.
Devlet kanalı TRT’de Gökkuşağı Faşizmi belgeseli
LGBT-İ camiasını hedefine alan Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, dünyada yükselişe geçen anti-cinsiyetçi çevreleri “Aileyi hedef alan ideolojik kuşatma” nın sebebi olarak görüyor. On ülkeden röportajların yapıldığı bu dev bütçeli çalışmada Batı sağından isimler de yer alıyor.
Belgeselin danışmanları, LGBTİ’leri ‘terörle’ ilişkilendiren, “LGBTİ lobisi” gibi kriminalize edici söylemlerle donattığı raporlarla milyonlarca yurttaşı “milli beka sorunu” olarak tanımlayan İstanbul Aile Vakfından seçilmiş. İktidarın kayyımlarla yönettiği üniversitelerdeki kimi akademisyenler, belgeselde “bilimsel meşruiyet” sağlama bahanesiyle boy gösteriyor. Belgeselin yapımcısı Miray Yapım’ın sahibi Eyüp Gökhan Özekin, bir dönem Alperen Ocaklarında genel başkanlık yapan; Büyük Birlik Partisinin Kurucusu Muhsin Yazıcıoğlu’nun başdanışmanlığından devşirme, geçen yıla kadar AKP MKYK üyesi bir isim. Röportajlarında, “milliyetçi-muhafazakar gençliği” nasıl yapılandırdığını övünerek anlatıyor. Türk-İslam senteziyle çıkardığı yapımlarıyla “ecdadın yüceltilmesini” savunan Özekin, dizi ve belgesellerinde ele aldığı kahramanları yanlış tanıtma ihtimaline karşı “Ahirette mahcup olmaktan çekindiğini” söylüyor.
“Çatlı” Filmine tepkiler
Abdullah Çatlı’nın yaşam öyküsünü mercek altına alan filmin fragmanı yayınlandı. Film, 1980 darbesinin ardından Çatlı’nın yurt dışına çıkışıyla başlayan ve Avrupa’daki yıllarına uzanan dönemi odağına alırken, bu sürecin siyasi arka planını, kurduğu ilişkileri ve hayatındaki kritik dönüm noktalarını ele alıyor. Ancak tepkiler de gelmeye başladı. İnsan hakları savunucusu Eren Keskin, fragmanın ardından yaptığı paylaşımda filmin şiddeti meşrulaştırdığını vurguladı: “Bir insanlık suçlusunun filmini yaparak ırkçı şiddeti ‘meşrulaştırmaya’ çalışmak, şiddeti örgütlemek çocukları zehirlemektir’, dedi. Aralarında gazeteci, insan hakları savunucularının da olduğu sosyal medya kullanıcıları, “Filmde uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı ve 7 TİP’li genci öldürttüğü sahneler de var mı?” diye sordu. Yazar Hüseyin Erdemir, filmin bir suç figürünü parlatıp parlatmadığını sorgulayan kapsamlı bir paylaşım yaptı: “Bu filmde Abdullah Çatlı‘dan bir kahraman yaratılmaya mı çalışıldı?”
Tarkan konseri ve muhalif hissiyat
Türkiye’deki son biletli konserini 2019 yılında veren Tarkan, dinleyicilerine sürpriz yaptı ve ocak ayında 10 tane İstanbul konseri verdi. Cem yılmaz, Ata Demirer gibi bir çok ünlüyü de sahneye çıkaran Tarkan’ın konserleri, memleketin bu kasvetli ortamında bir çok kesim için “işte özlediğimiz anlar” olarak sosyal medyada yer aldı. Geçtiğimiz günlerde şarkı sözlerindeki ifadeler nedeni ile mahkemeye çağrılan Mabel Matiz’e de sahneden desteğini sunan Tarkan’ın bu tavrı da büyük beğeni topladı. Kimileri ise bilet fiyatlarını çok yüksek buldu bularak buluşmayı “beyaz Türkler buluşması” olarak tanımladı.
Oksijen dergisinde çıkan bir yazı da seküler kesimin özlemlerini dile getiriyordu. Özge Öner’in kaleme aldığı yazı şöyle başlıyor: “Eski Türkiye” bir dönem ya da tarih değil; hayatın bugünkü kadar kilitlenmediği, ihtimallerin bütünüyle iptal edilmediği bir ruh hali. Tarkan konserlerine gösterilen yoğun ilgi, bir pop yıldızının geri dönüşünden çok daha fazlasını anlatıyor: Geleceğin daraldığı bir ülkede, geçmiş artık bir hatıra değil, bugüne ikame edilen kolektif bir sığınak. Özlenen eski Türkiye değil, eskimeyen Türkiye: Birlikte gülebilme, birlikte şarkı söyleyebilme ve neşeyi tamamen kaybetmediğimizi hatırlama ihtimali…Her seferinde aynı şey oluyor. İnsanlar birbirine bakıyor ve gülümsüyor. O gülümsemenin altında hem ciddi bir buhran hem de sessiz bir inat var. ‘Daha bitmedik’ diyen bir inat.”
Serbestiyet’ten Yıldıray Oğur, bu bakış açısını sorunlu bılduğunu, elini taşın altına sokmadan yaratılan bu yenilmişlik hissininin abartılı olduğunu söyledi. Rojava’ya saldırıların yoğun olduğu bir dönemde yapılan konser paylaşımlarında Kürtlerde yaşanan hayal kırıklığının Türkî gündeme yansımaması da Kürdî camiada hayal kırıklığına sebep oldu.
Kültürel çoğulcu görünüm
Geçtiğimiz yıllarda “kent uzlaşısı” ile yönetilen belediyelerin kültür-sanat programlarında Kürt müzisyenlere pozitif ayrımcılık yapılarak belli kontenjanlar sağlanmıştı. CHP’ye yönelik operasyonlarda kent uzlaşısı içinde yer alan neredeyse bütün belediye başkanlarına yönelik gözaltılar ile bu konserler de yapılmamaya başlandı. Uzlaşının olmadığı CHP belediyeleri ise aylık etkinliklerine zaten Kürt müzisyenleri pek dahil etmiyorlar ve bu anlayış devam ediyor.
AKM gibi Türkiye halklarının vergileriyle beslenen kamuya ait yerlerde de farklı kültürlere hizmet eden çalışmalara pek rastlayamıyoruz. Ha keza özel sektör ve sanat dünyası da bu duyarlılığa çok kapalı.
Masumiyet müzesi tartışmaları
Orhan Pamuk’un kitabı Masumiyet Müzesi Nexflix tarafından diziye uyarlandı. Diziye olan yoğun ilgi kitabın stoklarda tükenmesine yol açtı. Geçtiğimiz yıllarda Kürtler ve Ermenilerin mağduriyetlerine dair yaptığı açıklamaları nedeni ile ulusalcı ve muhafazakâr cenah tarafından Cumhuriyet düşmanı olarak nitelenen Orhan Pamuk, dizi için yapılan bazı söyleşilerde sarfettiği sözler nedeni ile tekrar hedef tahtasına oturtuldu. Orhan Pamuk’un “…herkes kendi ülkesini eleştirmekle yükümlüdür. Ben şimdi Trump’ı saatlerce eleştireyim. Mesele Trump’ı eleştirmek değil. Mesele Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ı sıkıysa eleştirmek…” gibi ifadeleri Amerikan yanlısı olmakla, Epstein olaylarına duyarsız kalmak ile itham edildi. “Ben ateistim” dediği için eleştiriye uğrayan yazarın Masumiyet Müzesi kitabı bağlamında Türk ve Ortadoğulu erkeklere yönelttiği eleştirileri de sosyal medyada geniş tepki çekti.
Meltem Cumbul
Oyuncu Meltem Cumbul’un akademik ünvanı olmadığı halde Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuvarı’nda görev alması öğrenciler ve akdemisyenlerin tepkisini çekti. Bu yöndeki iddialara yönelik üniversiteden yazılı açıklama yapıldı. Yapılan açıklama şöyle: “Sayın Meltem Cumbul, gerek sanatsal kariyeri gerekse öğrencilerle kurduğu iletişim süreçlerinde, konservatuvarımızın bu yaklaşımı ve temel değerleriyle uyumlu bir şekilde görev yapmaktadır.”
Meltem Cumbul’un eğitim verdiği üniversitede öğrencilere uyguladığı zorbalık iddiaları da güncelliğini koruyor. Öğrencilerden “Meltem Cumbul, öğrencilerine psikolojik şiddet uyguluyor… Eric Morris ekolünden egzersizler uygulanıyor ve bazı öğrenciler bu süreçte oldukça zorlanıyor”, gibi açıklamalar yapıldı. Bu konuda ne okuldan ne de oyuncudan bir açıklama gelmedi.
