Bu yazı, 8 Aralık 2025 – 6 Ocak 2026 tarihleri arasında Türkiye’de kültür-sanat alanında yayımlanan haber akışından seçilen başlıkların değerlendirilmesiyle hazırlanmıştır.

Dönemin yıl sonuna denk gelmesi nedeniyle taranan haberlerin önemli bir kısmı 2025’in genel bilançosuna, “ne oldu/ne bitti” türü değerlendirmelere ve yıl sonu dosyalarına odaklanmaktadır. Aşağıdaki başlıklar bu nedenle yalnızca ilgili haftaların gündemini değil, 2025’e dönük daha geniş bir çerçeveyi de yansıtmaktadır.

Kurumsal Gündem ve Resmî Kültür Politikası

“Başarı” Dili, “Rekor” Dili: Kültür-Sanatın Kurumsal Envantere Dönüşümü
Dönemin en görünür kültür-sanat gündemlerinden biri, devletin kültür politikalarını “başarı” ve  rekor söylemi üzerinden kurduğu büyük ölçekli etkinlik ve ödül programlarıydı. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri ile Türkiye Kültür Yolu Festivali’ne dair açıklamalarda öne çıkan vurgu; nitelik tartışmasından çok ölçek, sayı, görünürlük ve üzerinden ilerledi.

Bu söylem iki açıdan kritik: (1) Kültür-sanat alanı bir toplumsal ifade ve kamusal itiraz alanı olmaktan çıkarılıp yönetilebilir bir “etkinlik envanteri” gibi sunuluyor. (2) Başarı metriği “kaç konser / kaç şehir / kaç ziyaretçi” gibi nicel verilerle kurulduğunda, alanın içindeki eşitsizlikler (bağımsız üreticinin zorluğu, fonlara erişim, sansür/otosansür iklimi) görünmezleşiyor.

Bu çerçeve, kültür politikasının yalnızca “sanatı desteklemek” değil; aynı zamanda hangi sanatı desteklediğini, hangi değerleri taşımasını istediğini ve kültür alanını nasıl bir kamusallık içinde konumlandırdığını da belirlediğini yeniden hatırlatıyor. Kurumsal açıklamalarda “rekor” dilinin yaygınlaşması, kültür-sanatın bir hak ve ifade alanı olmasından ziyade, giderek daha fazla ölçülebilir bir performans/verimlilik rejimi içinde temsil edilmesi riskini büyütüyor.

“Yaşayan Miras”, “Sanatçı Kartı”: Kültürün Zanaatlaştırılması, Sanatın Ehlileştirilmesi
Kurumsal gündemin bir diğer hattı; kültürel miras vurgusuyla geleneksel sanatların “korunması” çerçevesinde kurgulanan proje ve açıklamalardı. “Kültürel miras taşıyıcısı sanatçı kartı” ve “Yaşayan Miras Okulu” gibi başlıklarda kültür politikası, “gelenek” üzerinden kurulan bir koruma ve düzenleme diline yaslanıyor.

Burada dikkat çeken risk şu: “Miras” söylemi görünürde kültürel sürekliliği savunuyor; fakat pratikte kültürü devlet eliyle tanımlanan bir normlar alanına sıkıştırabiliyor. “Yaşatmak” iddiası çoğu zaman “düzenlemek” anlamına geldiğinde, kültür alanı bir ifade özgürlüğü alanı olmaktan çıkıp kültürel disiplin mekanizmasına dönüşebiliyor. Bu yaklaşım, kültürel üretimi çoğaltmaktan çok “kabul edilebilir olanı” tarif etmeye, sanatçıyı ise yaratıcı özerklikten ziyade “taşıyıcı rol”e konumlandırmaya eğilimli bir çizgi üretebiliyor.

Dolayısıyla bu başlıklar yalnızca geleneksel sanatların desteklenmesi meselesi olarak değil; kültür alanının hangi değerler etrafında yeniden çerçevelendiği ve hangi toplumsal tahayyülün kurumsallaştırıldığı sorusuyla birlikte okunmalı.

Kültür-Sanatın Dolaşımı: Program Gündemi, Festivalleşme ve Sezon Ajandası

Sinema: Salonlarda Canlanma Anlatısı ve Festivalleşen Gündem

Arşiv dosyasının sinema başlıklarında iki eğilim öne çıkıyor: pandemi sonrası daralma yaşayan sektörün “yeniden canlanma” üzerinden okunan ekonomik-sosyolojik gündemi ve festival/seçki trafiğinin artışı.

Sinema izleyicisinin 2025 yılında artış gösterdiğine dair haberler “geri dönüş” söylemini güçlendiriyor. Ancak bu canlanma anlatısının arka planında sektörün temel krizleri (dağıtım-tekel yapısı, bağımsız filmlerin salon bulamaması, ekonomik belirsizlik) hâlâ duruyor.

Sinema salonlarında yeniden canlanma başlığı altında paylaşılan veriler, pandemi sonrası daralan sektörün 2025’te yeniden toparlanma eğilimine girdiğini gösteriyor. “İki haftada gişe rekoru / seyircinin yüzde 50 artması” gibi göstergeler, sinema izleyicisinin salonlara kısmen geri döndüğünü işaret ediyor. Buna karşın bu “geri dönüş” anlatısının arka planında dağıtım tekelleri, bağımsız filmlerin salon erişimi ve ekonomik belirsizlik gibi yapısal sorunlar hâlâ belirleyici olmaya devam ediyor.

Öte yandan tematik film festivalleri sinemayı politik-toplumsal tartışmalarla buluşturan bir zemin üretmeye devam ediyor. Bu tür etkinlikler, kültür-sanatın yalnızca tüketim değil, toplumsal sorular için kolektif buluşma alanı olduğunu yeniden hatırlatıyor.

Sahne Sanatlarına Dair Kısa Not: Kurumsal Programlar ve Hibrit Formlar
Sahne sanatları gündemi bu dönemde iki katmanlı ilerliyor: Bir yanda AKM gibi büyük kurumsal merkezlerin Ocak programları, kültür-sanatın “resmî dolaşım” kanallarını görünür kılıyor. Opera, bale, senfonik konserler ve repertuvar tiyatroları gibi yerleşik türlerin düzenli takvimlenmesi, kültür endüstrisinin “planlı” ve kurum merkezli işleyişini güçlendirirken; aynı zamanda kamusal kültür alanının ne tür içerikleri, hangi ölçeklerde ve hangi çerçevelerle dolaşıma soktuğunu da gösteren bir göstergeye dönüşüyor. Bu anlamda sahne sanatları alanı, yalnızca estetik üretimin değil; kültür politikalarının kurumsal vitrinlerinin de önemli bir parçası olarak işliyor.

Diğer yanda ise elektronik müzik–bale gibi disiplinlerarası hibrit işler, sahnede türlerin ve üretim biçimlerinin melezleştiğini; yeni estetik arayışların gündemi dönüştürmeye devam ettiğini düşündürüyor. “Klasik” ile “yeni” arasındaki sınırların daha geçirgen hale gelmesi, sahne sanatlarında izleyici deneyiminin de dönüşmekte olduğuna işaret ediyor: geleneksel repertuvar akışı, yalnızca korunması gereken bir miras olarak değil; farklı disiplinlerle temas ederek yeniden kurulan bir üretim alanı olarak da okunuyor. Bu ikilik, sahne sanatları alanında bir yandan kurumların programlama gücünün belirleyiciliğini sürdürdüğünü, öte yandan hibritleşen performans biçimlerinin kendi izleyici alanlarını açmaya çalıştığını gösteren önemli bir eşik olarak değerlendirilebilir.

Kamusal Alanın Daralması: Sansür, Baskı, İhlaller, Yasaklar

Müzik: Yasaklar, İptaller, Soruşturmalar — 2025’in Kapanış Bilançosu
Haber akışı, 2025 boyunca devam eden konser yasakları ve iptal dalgasının yıl sonunda da sürdüğünü; bunun sektör açısından ekonomik kriz kadar siyasal iklimle de doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor. Yıl sonuna denk gelen bu dönemde “bilanço dosyaları” öne çıksa da, iptal ve yasakların güncelliğini koruması kültür-sanat alanındaki kırılganlığın hâlâ yapısal olduğunu gösteriyor.

Cumhuriyet’in yıl sonu dosyası “Yasaklar, iptaller ve konserler” başlığıyla bu süreci geniş bir çerçevede topluyor: idari kararlarla engellemeler, festival yasakları, ekonomik zorluklar, bilet maliyetleri, boykot tartışmaları… Bu tablo bir yandan kültür-sanat üretiminin mali koşullarını ağırlaştırırken, diğer yandan kamusal alanın giderek daraltıldığı bir iklimin sürekliliğini işaret ediyor.

Dönemin en kritik örneklerinden biri, Koma Amed’in İstanbul konserinin kaymakamlık kararıyla engellenmesi/iptal edilmesi oldu. “İzin prosedürleri / uygun görülmemesi” hattındaki bu idari müdahale, Kürtçe müzik ve kamusal görünürlük tartışmalarını yeniden büyüttü. Bu tür yasaklar yalnızca bir konserin iptali değil; kültürel çoğulluğun, çok dilliliğin ve kamusal temsil hakkının sınırlandırılması anlamına geliyor.

Öte yandan Aralık ayında rap alanında yaşanan iptaller de gündeme taşındı: Ati242, Blok3 ve Çakal’ın konserlerini peş peşe iptal etmeleri “ailevi sağlık sorunları” gerekçesiyle açıklansa da, iptal olgusunun genişlemesi kültür-sanat alanında organizasyon risklerini, mekân baskılarını ve sektörün kırılganlığını daha görünür hale getiriyor. İptal kararları ister siyasal ister ekonomik gerekçelerle alınsın, sonuçta kamusal müzik dolaşımı giderek istikrarsızlaşıyor.

2025 müzik gündemi yalnızca “yasak/iptal” hattında değil; boykot çağrıları, organizasyon riskleri, yükselen bilet fiyatları ve sektörün ekonomik daralması gibi etkenlerle birlikte okunmalı. Böylece iptallerin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda yapısal güvencesizlik yaratan bir kriz dinamiğine dönüştüğü daha net görünür hale geliyor.

Tiyatro: Dayanışmanın Politikleşmesi, Dolaşımın Daralması
Bu dönemde tiyatro alanı yalnızca repertuvar ve program akışıyla değil; dayanışmanın kendisiyle de gündeme geldi. 28. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, “baskıların arttığı bir dönemde tiyatronun dayanışma gücünü görünür kılıyor” vurgusuyla haberleşti. Bu tür festivallerin sahiplenilmesi, kültür-sanat alanının daralan kamusallık içinde hâlâ ortak bir söz üretme kapasitesini koruduğunu gösteriyor.

Tiyatro alanında dikkat çeken nokta, baskının yalnızca iptal/engelleme gibi doğrudan biçimlerde değil; salon bulma, dolaşım, turne koşulları ve yayıncılık üzerinde kurulan dolaylı mekanizmalarla da işlemesi. Bu nedenle tiyatro alanından yükselen sansür eleştirileri daha sert bir dile sahip: Orhan Aydın söyleşisinde sansürü doğrudan “faşizm” olarak nitelendiriyor; bu da kültür emekçilerinin meseleyi artık “münferit engeller” değil, rejimsel bir sorun olarak gördüğünü gösteriyor.

Sansürün Raporlanması: İhlalin Normalleşmesi, Belgelemenin Direnişe Dönüşmesi
Bu dönemde sansür yalnızca tekil etkinlik iptalleriyle değil; raporlar, dökümler, ortak açıklamalar ve festivaller etrafında örülen dayanışma pratikleriyle gündeme geldi. Sansürün hem “baskı mekanizması” hem de “karşı mücadele alanı” olarak iki yönlü görünürleştiği bir dönemden söz ediyoruz.

Kaos GL’nin 2025 sansür dökümü, “aile”, “müstehcenlik”, “genel ahlak” gibi gerekçelerle özellikle LGBTİ+ görünürlüğünün sınırlandırılması ve kamusal alanda sanat üretiminin denetlenmesi başlıklarını öne çıkarıyor. Sansürün, yıl boyunca kültür-sanat alanında bir “denetim/sınırlandırma aracı” olarak devreye girdiği açık biçimde görülüyor.

Benzer biçimde Sanat Özgürlüğünü İzleme Platformu’nun (SÖZ) 2025 raporu da, Türkiye’de kültür-sanat alanındaki baskı vakalarının yoğunlaştığını, yüzlerce ihlalin kayda geçtiğini belirtiyor. Bu tür raporlar yalnızca veri üretmiyor; ihlalleri sistematik biçimde görünür kılarak kamusal hafızayı kuruyor.

Bu başlık altında özellikle altını çizmemiz gereken bir nokta var: Sansür artık yalnızca “yasak” kelimesinin geçtiği anlarda değil, etkinliklerin öncesinde kurulan baskı ve risk iklimiyle de işliyor. Kaymakamlık kararları, “uygun görülmedi” türü muğlak idari gerekçeler ve kurumsal çekinceler, sanatın dolaşımını daraltan bir yönetim biçimine dönüşüyor. Bu durum, yazılı bir yasak kadar güçlü bir otosansür ve geri çekilme mekanizması yaratıyor.

Bu örnekler sansürün tek bir biçimde işlemediğini; idari yasak, mekân baskısı, dolaylı sansür ve otosansürün iç içe geçtiği bir yönetim pratiğine dönüştüğünü gösteriyor:

  •       İdari yasak/iptal: “kamu düzeni”, “uygun görülmedi” gibi muğlak gerekçeler
  •       Kurumsal çekince/mekân baskısı: salonların “risk” gerekçesiyle geri çekilmesi
  •       Dolaylı sansür: açık yasak olmadan programın fiilen daraltılması
  •       Otosansür: üreticinin/organizasyonun içerik ve söylemi sterilize etmesi

Bu dönemde sansür tartışmalarının yalnızca sahne üstüyle değil, hukuki zeminle de kesiştiğini gösteren önemli bir örnek ise, 44 kültür-sanat kurumunun 11. Yargı Paketi’ne karşı yaptığı ortak açıklama oldu. Açıklama, ayrımcı düzenlemelerin ifade özgürlüğü bakımından yaratacağı risklere dikkat çekiyor; kültür alanının bu tür hukuki düzenlemeleri “teknik yasa değişiklikleri” olarak değil, doğrudan sanatın ifade alanına dair bir tehdit olarak okuduğunu gösteriyor.

Kültür-sanat alanının 11. Yargı Paketi’ne itirazı, paketin “sanatla ilgili maddeler içerdiği” için değil; sansürü mümkün kılan muğlak kavramları güçlendirdiği ve idari müdahaleleri daha rahat meşrulaştırabildiği için kritik hale geldi.

Burada “torba yasa” meselesini kısaca hatırlatmak gerekiyor: Torba yasa, birbiriyle doğrudan ilişkili olmayan pek çok düzenlemeyi tek paket halinde bir araya getirerek Meclis’ten geçirme yöntemidir. Bu yöntem kamusal tartışmayı zorlaştırır; hangi maddenin neyi değiştirdiğini görünmezleştirir; itirazın odağını dağıtır. Kültür-sanat alanına dönük baskıların sıklıkla “kamu düzeni”, “genel ahlak” gibi muğlak gerekçelere dayanması düşünüldüğünde, bu tür paketlerin idarenin elindeki sınırlandırma araçlarını güçlendirebileceği endişesi belirginleşiyor.

Mizah, Popüler Kültür ve Kamusal Tartışma: CMXXIV & Woke/Cancel Kültürü

  1. Cem Yılmaz’ın CMXXIV gösterisi etrafındaki tartışmalar, bu dönemin en görünür popüler kültür gündemlerinden birini oluşturdu. Tartışma yalnızca bir komedyenin söylediklerinden ibaret değildi; kamusal mizahın dili, hangi toplumsal grupları hedef aldığı, eleştiriye verilen tepkiler ve popüler figürlerin kamusal sorumluluğu gibi daha geniş başlıklara açıldı.

Bu tartışma, eleştirinin hak temelli bir zeminde yürütülmesi ile kutuplaştırıcı bir “taraflaşma” diline savrulması arasındaki gerilimi de görünür kıldı. Mizahın eleştirilebilirliği, eleştirinin ise “ya tamamen onay ya tamamen reddiye” ikiliğine sıkışmaması; kültür-sanat alanında kamusal tartışmanın sağlıklı işlemesi açısından temel bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Burada kritik olan, eleştiriyi “sansür” diye damgalamadan sürdürmek kadar, eleştiriyi kampanya refleksiyle hızlı tasfiyeye dönüştürmeden tartışma zeminini koruyabilmektir.

CMXXIV tartışmasıyla birlikte, “woke kültürü” ve “cancel kültürü“ kavramlarının Türkiye’de nasıl dolaşıma girdiği de daha görünür hale geldi. Bu kavramlar çoğu zaman bağlamından koparılarak, özellikle popüler kültür tartışmalarında bir tür etiketleştirme aracına dönüşebiliyor.

Woke kültürü, özünde ırkçılık, cinsiyetçilik, ayrımcılık gibi eşitsizlik biçimlerine karşı hak temelli bir farkındalığı ve duyarlılığı ifade eder. Ancak Türkiye’deki kullanımda sıkça “aşırı hassasiyet” yaftasına indirgenerek hak temelli eleştiriyi değersizleştirme işlevi görebiliyor.

Cancel kültürü ise genellikle sorunlu görülen bir sanatçının/ürünün boykot edilmesi ya da sosyal medyada hedef alınması pratikleriyle anılıyor. Burada iki risk var: (1) Eleştirinin meşru zemini “linç” söylemiyle kriminalize edilebiliyor; (2) Eleştiri, muhatabını ikna etmeyi değil tamamen tasfiye etmeyi hedefleyen bir cezalandırma refleksine dönüşürse, eleştirelliğin kendisi de güç kaybediyor.

Bu nedenle kritik olan, eleştirelliği korurken uca savrulmamak; “onaylamıyorum” demek ile “kamusal tartışmayı kapatmak” arasındaki farkı gözetmek. Kültür-sanat alanında eleştiri, kamusal tartışmayı genişlettiğinde ve çoğul bir söz alanı yarattığında anlamlıdır.

Son Söz

Bu dönem öne çıkan tartışma temaları; sanat ve devlet/toplumsal denetim ilişkisi, tiyatro–müzik–performans alanlarının baskı karşısındaki dayanışma pratikleri, ifade özgürlüğü kanallarının daralması karşısında bağımsız yayıncılığın rolü ve raporların belgeleme gücü etrafında düğümlendi.

8 Aralık 2025 – 6 Ocak 2026 aralığı, kültür-sanat alanının üretim ve etkinlik çeşitliliği açısından canlı; ifade özgürlüğü ve kamusal alan bakımından ise baskı altında olduğu bir dönemi yeniden gösterdi. Yıl sonu dosyaları aracılığıyla 2025’in genel panoraması daha berrak biçimde ortaya çıktı: görünürlük artıyor, etkinlik sayısı çoğalıyor; ancak bu canlılık, giderek daralan bir kamusallık içinde sıkışıyor.

Bir yandan devletin “rekor” söylemiyle kurduğu büyük ölçekli kültür envanteri; diğer yandan iptaller, yasaklar, raporlar, idari müdahaleler ve beden politikaları üzerinden daraltılan bir ifade alanı… Bu ikili yapı, kültür-sanatın bugün Türkiye’de yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda politik ve etik bir mücadele sahası olduğunu yeniden hatırlatıyor.

Önümüzdeki dönemde temel mesele, baskının olağanlaşmasına teslim olmadan; eleştiriyi de kutuplaştırıcı bir tasfiye diline sıkıştırmadan, hem ifade özgürlüğünü hem de kültürel çoğulluğu büyüten bir kamusal zemin kurabilmek olacaktır.