Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz isimli stand-up gösterisi, güncel politik olayları sahneye taşıma biçimiyle son dönemin en çok tartışılan kültürel üretimlerinden biri hâline geldi. Gösterinin kısa sürede milyonlarca izleyiciye ulaşması, sosyal medyada geniş yankı uyandırması ve ardından erişim engeli ile soruşturma tartışmalarının gündeme gelmesi, yalnızca bir stand-up gösterisinin başarısını değil, sanat ile siyaset arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasını da beraberinde getirdi.

Bu tartışmalar, uzun yıllardır farklı kuramsal yaklaşımlar tarafından ele alınan bazı temel soruları yeniden gündeme taşıyor: Güncel siyaset sanatta nasıl temsil edilir? Politik bir sanat eserinin etkisi, işlediği konulardan mı yoksa kurduğu estetik biçimden mi kaynaklanır? Mizah, seyircide eleştirel bir kırılma yaratabilir mi, yoksa yalnızca ortak bir rahatlama ve katarsis alanı mı üretir? Ve son olarak, bugünün stand-up sahnesi politik tiyatronun günümüzde aldığı biçimlerden biri olarak okunabilir mi?

Bu yazı, Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisini bu sorular etrafında değerlendirmeyi amaçlıyor.

(Kısa bir parantez açmak gerekirse, bu yazı yayına hazırlanırken Ölü Deniz gösterisi nedeniyle Deniz Göktaş’ın gözaltına alındığı haberi geldi. Kültür ve sanat üretimlerinin eleştirilmesi, tartışılması ve kamuoyu tarafından farklı biçimlerde değerlendirilmesi demokratik toplumun doğal bir parçasıdır. Ancak sanatsal üretimlerin cezai süreçlerin konusu hâline getirilmesi, ifade özgürlüğü ve kültürel üretim alanı açısından kaygı verici bir tablo ortaya koyuyor. Bu yazının odağı bu olmasa da, bu tür hukuki müdahaleleri ilkesel olarak kınamak gerektiğini not düşmek isterim.)

Güncel Olanın Sahneye Taşınması

“Sanat politik midir?” sorusu sistem değişiklikleri ve savaşlarla geçen yirminci yüzyılın en önemli tartışmalarından biriydi. Bugün ise belki de soru değişti. Artık mesele sanatın politik olup olmaması değil; politik olanın kültürel üretimler içinde nasıl dolaşıma girdiği. Çünkü siyaset artık yalnızca meclis kürsülerinde, meydanlarda ya da gazetelerde kurulup tartışılmıyor. Stand-up sahnesinde, YouTube videolarında, podcastlerde ve sosyal medya akışında da yeniden üretiliyor.

Üstelik yirminci yüzyıldan farklı olarak, gündelik hayatın mizahi üretimi büyük ölçüde dijital platformlara taşınmış durumda. Birkaç saniyelik videolar, meme’ler, montajlar, TikTok skeçleri, Instagram Reels içerikleri ya da X‘te dolaşıma giren kısa videolar, güncel siyasal olaylara verilen ilk kültürel tepki hâline geliyor. Bu içeriklerin “sanat” sayılıp sayılmayacağı ise ayrı bir tartışma konusu. Ancak estetik değerleri ne olursa olsun, geniş kitlelerin politik gündemi anlamlandırma ve gündelik baskıyla baş etme biçimlerinden biri hâline geldikleri açık. Yirminci yüzyılda politik “hiciv” büyük ölçüde tiyatro, karikatür ya da edebiyat üzerinden dolaşıma girerken, bugün bu boşluğu çoğu zaman dijital içerikler dolduruyor.

Bu nedenle Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisini yalnızca bir stand-up performansı olarak değerlendirmek eksik kalıyor. Göktaş, dijital mecralarda parçalı ve anlık biçimde dolaşıma giren bu mizahı yeniden sahneye taşıyor; sosyal medyada birkaç saniyelik içerikler hâlinde tüketilen politik göndermeleri birleştirerek yaklaşık bir buçuk saatlik bir stand-up anlatısı hâline getiriyor. Sahne gösterisini hemen ardından dijital mecralarda ücretsiz bir şekilde dolaşıma sokuyor. Böylece gündelik dijital dolaşım ile sahne sanatı arasında bir köprü kuruyor.

Bu noktada, politik tiyatronun kurucu isimlerinden Erwin Piscator’u yeniden hatırlamak anlamlı olabilir. Bir dönem Bertolt Brecht’in de birlikte çalıştığı, sonrasında yollarını ayırdığı ancak kuramını oluştururken onun deneyimlerinden faydalandığını her defasında dile getirdiği Piscator, tiyatroyu yalnızca bireysel hikâyelerin anlatıldığı sanatsal bir alan olarak değil, doğrudan siyasal müdahalenin araçlarından biri olarak düşünüyordu. Gazete kupürleri, mahkeme tutanakları, seçim sonuçları, istatistikler ve güncel siyasal gelişmeler onun tiyatrosunun temel malzemeleriydi. Piscator için tiyatro, toplumsal gerçekliği temsil etmekten çok onu görünür kılmayı ve izleyiciyi siyasal bir özne olarak harekete geçirmeyi amaçlıyordu.

Ölü Deniz‘e baktığımızda, yöntemleri farklı olsa da benzer bir yönelim görmek mümkün. Deniz Göktaş kurmaca karakterler ya da bireysel hikâyeler anlatmıyor. Ekonomik kriz, İBB operasyonları, muhalefetin açmazları, dindarlık, psikoloji kültürü ve Türkiye’nin gündelik siyasal atmosferi gösterinin temel malzemesini oluşturuyor. Gösteri bu olayları kronolojik bir anlatıya dönüştürmüyor; bunun yerine, yaklaşık bir buçuk saat boyunca bugünün Türkiye’sine ilişkin bir politik panorama kuruyor. Bu anlamda stand-up, yalnızca kahkaha üreten bir sahne formu olmaktan çıkıyor; dijital mecralarda parçalanmış hâlde dolaşan politik deneyimi yeniden bir anlatı içinde kurarak ortak bir seyir deneyimine dönüştürüyor.

Gezi’den Sonra Mizahın Dili

Deniz Göktaş’ın mizahını anlamanın yolu yalnızca stand-up tarihinden ya da politik komedi geleneğinden geçmiyor. Onu ve ait olduğu kuşağı biçimlendiren temel eşik, hiç kuşkusuz Gezi Parkı süreci. Bu noktada Gezi’yi yalnızca kitlesel bir toplumsal hareket olarak değil, Türkiye’de politik ifade biçimlerinin ve mizahın dönüşümünü hızlandıran tarihsel bir kırılma olarak okumak gerekiyor.

Gezi günlerinde mizah, sadece protestonun tamamlayıcı bir unsuru değildi; bazen protestonun kendisiydi. Duvar yazıları, pankartlar, caps kültürü, ironik sloganlar ve otoritenin dilini sürekli bozan yaratıcı ifadeler, klasik siyasal söylemin yerine geçen yeni bir kamusal dil üretti. Bu dil, büyük ideolojik anlatılardan çok gündelik hayatın içinden besleniyor; iktidarla doğrudan çatışmak yerine onun ciddiyetini aşındırıyor, dili tersyüz ediyor ve otoriteyi gülünçleştirerek etkisizleştirmeye çalışıyordu. Mizah Türkiye’de ilk kez bu ölçüde kolektif bir politik ifade biçimine dönüşmüştü.

Ancak Gezi’nin ardından gelen yıllar, bu yaratıcı enerjinin giderek başka bir ruh hâline evrildiği bir dönem oldu. 15 Temmuz darbe girişimi, OHAL süreci, artan baskılar, ifade alanlarının daralması, ekonomik kriz ve muhalefetin giderek kronikleşen başarısızlık hissi, Gezi’nin umut dolu mizahını daha karanlık, daha ironik ve daha içe dönük bir dile dönüştürdü. Coşkulu sloganların yerini, umudu sürekli ertelenen bir kuşağın kendi çelişkileriyle alay eden mizahı almaya başladı. Kahramanlık anlatıları yerini sıradanlığın absürtlüğüne, büyük politik iddialar ise gündelik hayatın küçük kırılmalarına bıraktı.

Deniz Göktaş’ın çeşitli söyleşilerinde anlattığı kuşak deneyimi de tam bu dönüşümün izlerini taşıyor. Gezi’nin yarattığı ortaklık duygusunun ardından gelen hayal kırıklığı, onun mizahında doğrudan bir karamsarlığa değil; sürekli kendiyle de dalga geçen, kesin yargılardan kaçınan ve ironiyi temel ifade biçimi hâline getiren bir söyleme dönüşüyor. Bu nedenle Göktaş’ın mizahı yalnızca iktidarı hedef alan bir politik hiciv değil; aynı zamanda muhalefetin alışkanlıklarını, kuşağının çıkışsızlık hissini ve gündelik hayatın normalleşmiş çelişkilerini de görünür kılıyor.

Ölü Deniz‘de Gezi’nin ürettiği düşünme biçimi, ironi anlayışı ve politik refleksi gösterinin bütününe siniyor. Belki de gösterinin en ayırt edici yanı tam burada ortaya çıkıyor: Gezi’nin kamusal mizahını yeniden üretmekten çok, Gezi sonrasında şekillenen toplumsal ruh hâlini sahneye taşımasıyla…

Kırılma mı, Katarsis mi?

Aristoteles’ten bu yana tiyatronun temel işlevlerinden biri katarsis olarak düşünülür; seyirci yoğun duygular yaşar ve sonunda rahatlar. Brecht ise bunun tam tersini ister: Seyirci rahatlamasın, aksine huzursuz olsun ve gördüklerini sorgulamaya devam etsin.

Deniz Göktaş’ın gösterisi bu iki uç arasında salınır. Bir yandan ortak kahkaha üretir; özellikle güncel siyasal göndermeler, salonda güçlü bir birlik hissi yaratır. Bu anlamda gösteri, politik baskının yarattığı gerilimi geçici de olsa boşaltan bir işleve sahiptir. Öte yandan, şakaların bir kısmı yalnızca güldürmek için kurulmaz; gündelik hayatın normalleşmiş çelişkilerini görünür kılar. Seyirci bazen kahkaha attığı şeyin ağırlığını birkaç saniye sonra fark eder.

Peki seyirci bu gösteriden nasıl ayrılıyor? Gülerek rahatlamış biri olarak mı, yoksa dünyaya başka gözle bakmaya başlamış biri olarak mı? Gösteri boyunca salon sık sık gülerken, aynı anda küçük rahatsızlık anları da yaşıyor. Ancak bu rahatsızlık, Brecht’in istediği anlamda eleştirel bir kopuş yaratıyor mu, yoksa ortak bir kahkahanın içinde eriyip gidiyor mu? Bu sorunun kesin bir cevabı yok.

Ölü Deniz ne bütünüyle Brecht’in arzuladığı anlamda bir yabancılaştırma yaratır ne de yalnızca Aristotelesçi bir katarsis üretir. İkisi arasında gidip gelen, seyirciyi hem rahatlatan hem de huzursuz eden bir gerilim alanı kurar.

Belki de gösterinin en önemli başarısı, kesin cevaplar vermesi değil; politik mizahın bugün hâlâ dönüştürücü bir güce sahip olup olmadığını yeniden tartışmaya açmasıdır.

Gösterinin Ardından

Ölü Deniz üzerine tartışılması gereken bir konu da gösteri sonrasında başlayan ikinci hayatı.

Deniz Göktaş, gösteriyi tamamladıktan kısa bir süre sonra tamamını YouTube‘da ücretsiz olarak yayımlamayı tercih etti. Bu karar ilk bakışta stand-up‘ın dolaşım alanını genişleten demokratik bir jest gibi yorumlanabilir. Bu jest daha fazla insanın gösteriye ulaşmasını sağladı; salonla sınırlı kalabilecek bir üretim böylece milyonlarca kişiye ulaştı.

Ancak bu tercih aynı zamanda yeni bir süreci de başlattı. Yaklaşık bir buçuk saat boyunca ritmi özenle kurulmuş, iniş çıkışları hesaplanmış, anlatıların stand-up formunda birbirine bağlandığı bir gösteri, çok kısa süre içinde yeniden parçalara ayrıldı. Sosyal medya kullanıcıları gösteriden kendilerinin oluşturduğu uzunluklarda kesitleri dolaşıma sokmaya başladı. Özetle, bir zamanlar X‘te, Instagram’da ya da TikTok‘ta birbirinden kopuk biçimde dolaşan politik mizah parçaları, Deniz Göktaş tarafından bir bütüne dönüştürülmüş; ardından bu bütün yeniden küçük dijital parçalara ayrılarak dolaşıma girmiş oldu.

Bu durum yalnızca biçimsel bir dönüşüm değil; politik etkinin de dönüşümünü beraberinde getirmiyor mu? Gösteri salonunda kurulan ortak deneyim, sosyal medyada bireysel tüketime bırakılıyor. Kahkaha artık aynı anda aynı mekânda paylaşılmıyor; algoritmaların akışı içinde, birkaç saniyelik videolar olarak tüketiliyor. Üstelik bu parçalar çoğu zaman gösterinin bütününden koparıldığı için, Deniz Göktaş’ın kurmaya çalıştığı dramatik ritim ve düşünsel akış da parçalanıyor.

Bunun daha ilginç bir sonucu da var. Gösteride dile getirilen eleştiriler artık yalnızca Deniz Göktaş’a ait olmaktan çıkıyor. Sosyal medya kullanıcıları bu cümleleri kendi hesaplarında yeniden paylaşırken, sanki kendileri söylemiş gibi bambaşka bir bağlamda dolaşıma sokabiliyor. Böylece gösterinin ürettiği politik söz, bireysel dijital kimliklerin bir parçasına dönüşüyor. Bu durum bir yandan ortak bir muhalif dil üretiyor gibi görünürken, diğer yandan politik sözün kişisel ifade ve dijital görünürlük ekonomisinin malzemesi hâline gelmesine de yol açıyor. Üstelik kişiler bunu başlarına hiçbir şey gelmeden kendi konfor alanları içinden tüketebiliyor.

Gösteriden alıntılanan kültürel malzeme siyasetçiler tarafından da paylaşılıyor, milletvekillerinin konuşmalarında, siyasi mahkumların mektuplarında dolaşıma giriyor, böylece muhalif kamusal alanın ortak referanslarından biri hâline geliyor. Karşı tarafın cevaplarından çıkabilecek olası yeni mizahi cevaplar büyük bir merakla takip ediliyor.

Peki, bu dolaşım, politik sanatın etkisinin genişlemesi anlamına mı geliyor? Yoksa Benjamin’e de atıfta bulunarak kültürel üretimin giderek dolaşıma sokulabilen, paylaşılabilen ve tüketilebilen bir içerik nesnesine dönüşmesi mi?

Belki de bugün sanatın politikliği, yalnızca sanatçının ne söylediğiyle değil; üretimin etrafında oluşan dolaşım ağları tarafından da belirleniyor. Bir kültürel üretim, onu paylaşanlar, yeniden üretenler, alıntılayanlar ve yeniden bağlamlandıranlar tarafından ikinci kez yazılıyor.

Bu noktada Deniz Göktaş’ın niyetini tartışmanın ise çok anlamlı olmadığını düşünüyorum. Gösteriyi neden ücretsiz yayımladığı, olası hukuki sonuçları öngörüp öngörmediği ya da bunun kişisel bir tercih mi yoksa politik bir jest mi olduğu ancak kendisinin cevaplayabileceği sorular. Fakat gösteri dolaşıma girdikten sonra artık yalnızca ona ait değil. Toplumsal hayat içinde yeniden üretiliyor ve anlamı da bu dolaşım sırasında sürekli değişiyor.

Peki bundan sonra ne olacak?

Ölü Deniz, yeni politik ve sanatsal üretimlerin önünü açacak ortak bir hafızaya mı dönüşecek? Yoksa algoritmaların hızla tükettiği, birkaç hafta sonra yerini başka içeriklere bırakan dijital bir kültür nesnesi olarak mı kalacak?

Bu sorunun cevabını bugün bilmiyoruz.

Ama belki de bu belirsizlik, yalnızca Deniz Göktaş’ın gösterisine değil, dijital çağda üretilen bütün politik kültürel üretimlere ilişkin temel sorulardan biri olarak önümüzde duruyor.