“Kültür-Sanat Alanından Barışa Bakma” mevzuuna girmeden önce, bu yıl dördüncüsü yapılan “Ömer Faruk Kurhan Kültür ve Sanat Buluşmaları”nda ilk kez söz alan bir müzisyen ve kültür-sanat emekçisi olarak, Ömer Faruk Kurhan’ın benim kişisel yolculuğumdaki yerini anmadan geçmek istemedim.
Ömer Faruk Kurhan’ı benim için önemli kılan şey, kolektif olarak yaptığımız işlere verdiği desteğin, önerilerin, yol açıcılığın yanında, bireysel olarak attığımız adımların, yaptığımız çalışmaların da farkında olması, takip etmesi ve büyük destekler sunmasıydı. Buna bir nevi iyi bir örgütçülük, diyebiliriz. İnsan, yaptığı işin görüldüğünü ve merak edildiğini hissettiğinde ne olur? Daha cesur olur, daha fazla sorumluluk alır, yaptığı işin arkasında daha sağlam durur. Benim deneyimim de böyleydi.
İşte burada, “Hardasan Azeri Şarkıları” albümünden, çalışma sürecinden bahsetmek isterim. Çoğunuzun bildiği gibi, 1993’te başlayan Kardeş Türküler Projesi’nin dramaturjisini öneren kişi Ömer Faruk Kurhan’dı. İlk konserimizin repertuvarı, o dönem karşı karşıya getirilen, kutuplaştırılan halkların şarkılarından, Ermenice, Azerice, Kürtçe ve Türkçe repertuvardan oluşuyordu. O konserde söylediğimiz birkaç Azerice şarkının ardından, Azeri müzisyen arkadaşlarla daha derin bir çalışma sürecine başladım. Ayrı yürüttüğüm bir çalışmaydı bu. Başlangıçta bir konser ya da albüm fikri yoktu. Merak vardı, öğrenme isteği vardı. Derinleşti çalışma, daha önce duymadığım şairler, besteciler, yorumcular girdi hayatıma. Edebiyatı da… En az bir sene sürdü bu çalışma. Başlangıçta herhangi bir sunum, konser vs fikri yoktu; fakat iş derinleştikçe hevesimiz arttı bu Azeri arkadaşlarla birlikte. Elimizde ciddi bir birikim oluştu ama ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tam bu noktada şu soru ortaya çıktı: Bu kadar emek, bu kadar birikim sadece bizde mi kalacak?
Verilen emeği gören, ona yön açan bir bakış devreye girdi. Bu çalışmanın bir albüme dönüşmesi, Kardeş Türküler konserleri dışında da sahnelenmesi önerildi Ömer Faruk Kurhan tarafından. Böylece, onun önerisiyle ve tüm BGST’nin (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) dayanışmasıyla “Hardasan Azeri Şarkıları” albümü ortaya çıktı. Aynı zamanda, pek çoğumuz için ilk stüdyo müzisyenliği deneyimi de bu süreçte yaşandı.
Neden böyle bir giriş yapma ihtiyacı duydum? Ömer Faruk Kurhan’ın bu yaklaşımı, “vasıflı sanatçı”yı yetenekle değil, emeğini derinleştiren, bilgisini artıran, kolektif üretimin parçası olmayı öğrenen bir özne olarak tarif etmeye dayanıyordu. Sadece kendi deneyimimden bahsetmiyorum; bizim kuşaklar, bizden sonrakiler, herkesin vereceği bir örnek vardır buraya dair. Bu kişisel örnek, aslında daha büyük bir çerçevenin parçasıydı. Ömer Faruk Kurhan yalnızca tekil üretimlere değil, birlikte düşünme ve üretme biçimlerimize yön veren bir dramaturji kurdu. İçinde yer aldığım kültür-sanat çevresinin temel paradigması buydu. Bu dramaturji, dünyaya ve içinde yaşadığımız coğrafyaya kültürel çoğulcu bir yerden bakmayı öneriyordu. Kimliklerin ve kültürlerin sadece yan yana durduğu değil; bir arada, iç içe, katılımcı ve demokratik biçimde yaşayabildiği bir toplum fikri üzerine kuruluydu. Yaptığımız işlerin temel kılavuzu da bu oldu.
Buradan “barış” temamıza geliyorum.
Barışçı bir toplumdan söz ederken neyi kastediyoruz?
“Barış” sadece çatışmanın olmamasını mı, yoksa birlikte yaşamanın dilini, duygusunu ve tahayyülünü kurabilmeyi mi ifade ediyor? Elbette sadece çatışmanın olmaması toplumsal barış için yeterli olamaz. Tam da bu noktada, sanatın gücü devreye giriyor. Elimizde yüz yıllara dayanan önyargıları, yapay kutuplaşmaları ortadan kaldıracak, dönüştürecek çok güçlü bir şey var; sanat. (“Silah” demeyeceğim, barışı konuşuyoruz çünkü, dili de değiştirmek lâzım.)
Evet…. Nasıl yapar bunu sanat?
Mesela dili dönüştürerek, kemikleşmiş önyargılardan arındırarak ve yeni bir dil kurarak. Sanat, gündelik ve siyasal dilin sertleştiği, daraldığı anlarda başka bir dilden, barışın dilinden konuşur. Tek bir kimlik ya da hakikatin dili yerine çoğul bir dil kurar. Mesela empati kurma imkânı yaratarak. Başkasının hikâyesini, sesini, dilini, sevincini, yasını anlamayı, dinlemeyi sağlar. Bir konser mekânında, aynı şarkıdan, birbirine hiç benzemeyen, aynı dili konuşmayan insanların etkilenmesi, birbirini dinlemeye, barışa bir adım daha yaklaştırır insanları.
Burada durup şunu sormak lâzım: Bu karşılaşmalar yalnızca estetik bir deneyim midir, yoksa barış içerisinde birlikte yaşamanın küçük bir provası mı?
Gündelik hayatta belki bir araya gelmeyecek insanların aynı mekânda buluşması, sanatın açtığı önemli bir alandır. Mesela, Kardeş Türküler konserlerinde farklı dilleri konuşan, farklı inanışlara ve kimliklere sahip insanların birbirinin hikâyesini dinlemesi ve birlikte söylemesi, barış içinde birlikte yaşama imkân ve ihtimalinin o anda, o mekânda kurulmasıdır.
Sanat aynı zamanda hafızayı canlı tutar. Barış, unutma üzerine değil; yüzleşme ve hatırlama üzerine kurulabilir. Sanat, bastırılanı ve yok sayılanı görünür kılarken bunu didaktik olmadan yapabildiği için güçlüdür. Ve yine bir başka gücü sanatın: kolektif üretim deneyimi sağlar.
Birlikte üretmek, birlikte karar almak, birbirinin emeğini gözetmek… Sahnenin mutfağında öğrenilen ama sahneye ve hayata yansıyan bir toplumsallık biçimidir. Buraya dair de elbette ilk aklıma gelen şey, KT Projesi’nin mutfaktan sahneye taşınıncaya kadar katettiği yol. Farklı dillerin ve kültürlerin sahipleriyle yaptığımız arka plan çalışmaları, dillerine, edebiyatlarına, hikâyelerine dair cömertçe yaptıkları paylaşımlar, birlikte yaptığımız çalışmalar, bunların KT mutfağında pişmesi ve sahneye yansıması. Hep söylediğimiz gibi, “otuz yılı aşan KT mutfağı onlarca, yüzlerce kişiden oluşmuştur.”
“Sanatın toplumsal barışı sağlamadaki gücü” konusunda belki daha pek çok şey sıralanabilir…
Ben burada, Ömer Faruk Kurhan’ın da yıllarca üzerinde ısrarla durduğu, “barış için sanatçılar ne yapabilir, ne yapmalı?” konusunda yazdığı yazıların çok önemli ipuçları sunduğunu söylemeliyim. Farklı tarihlerde yazılmış olsa da birçok yazısında temelde şu iki noktayı sık sık dile getiriyor ÖFK: Birincisi, sanatın talep ettiği yaratıcı emeğin üretilmesi, derinleştirilmesi ve seferber edilmesi. İkincisi, bu emeğin, seferberliğin toplumsal karşılık bulabilmesi için dayanışma ve kamusal açılım kanallarının kurulması.
Bu iki temel noktayı kısaca şöyle açabiliriz: Sanatın sorular sorma, konfor alanlarını bozma, alışılagelmiş anlatıları yerinden etme gibi bir işlevi ve sorumluluğu vardır; bunun hareket noktası olması gerekir. Barış süreçlerinde sık yapılan hatalardan biri, sanatsal üretimi sembolik alanlara sıkıştırmak olabiliyor: bir bildiri, bir konser, bir sergi, bir şarkı… Bunlar elbet önemli ama süreklilik olmadan etkileri hızla sönümleniyor. Birlikte yeni üretimlerin gerçekleşmesi, öncü, taşıyıcı öznelerin ortaya çıkması, kalıcı, dayanışmacı ilişkiler kurabilmek ve bunu çağımızın tüm olanaklarını seferber ederek (mesela dijital çağın tüm olanaklarını kullanarak), kendini güncelleyerek yapmak, sanat alanında örgütlenmenin yolunu açacaktır.
Tam da burada, ÖFK’nın, projeyi ilk öneren kişi olarak kaleme aldığı, “KT Projesi Neden Önerildi?” yazısına geçebiliriz. Hem “kültürel çoğulcu” paradigmayı somut bir örnekle anlattığı için hem de “sanat ve sanatçı barış için ne yapabilir”i özetleyen bir dramaturjik çerçeve önerdiği için.
Proje, halkların ve kimliklerin iç içe geçmişliğinden, etkileşim içinde olmasından yola çıkan bir barış fikrine dayanıyordu. Ama bu, kimlikleri yan yana dizen bir çoğulluk değildi; geçişkenlikleri ve karşılaşmaları önemseyen kültürel çoğulcu bir anlayıştı. (Neden mozaik metaforunu kabul etmemek lâzım? Tam da bu yüzden: Mozaik sert, geçişkenliği olmayan katmanları sembolize eder.) Bu yaklaşımla, kültürlerarası ilişkinin çatışmacı ve dışlayıcı olmaktan çıkarılması ve kültürel çoğulluğu muhafaza eden birliktelik olanaklarının araştırılmasıydı KTP.
Müzik ve dans aracılığıyla, birbirinden kopuk görünen kültürlerin ortak bir insani zeminde buluşabileceğini göstermek, bu projenin temel iddiasıydı. Önerinin müzik alanında değil de esas olarak tiyatro alanında faaliyet gösteren birisi tarafından yapılmasını, Boğaziçi Üniversitesi’nde tiyatro, dans ve müzik faaliyetlerini kulüpler arası bir dayanışma ağı da örgütleyerek yürüten bir öğrenci çevresinin varlığı sağladı. KTP’nin hayata geçirilmesiyle, bu öğrenci çevresinin sahip olduğu kültürel çoğulcu perspektifin içselleştirilmesi ve somut bir çıkışın yapılması sağlandı.
Bu yaklaşımın en güçlü biçimde somutlandığı yerlerden biri, yıllar boyunca gerçekleştirilen Harbiye Açıkhava gösterileri oldu. Amatör ya da profesyonel, memleketin ve yakın coğrafyamızın farklı yerlerinden gelip sahnemizde yer alan müzisyenler, dansçılar, tiyatrocular, gerek sahne üstünde gerek sahne arkasında çalışanlar gerekse seyirciler olarak bu gösterilerde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bulunmak, başlı başına tekçiliğe karşı, barış yanlısı bir duruş halini almış durumda. Seyircilerin genel olarak bu gösteri boyunca katılımcı bir tutum sergilemesini, sahneyi sahiplenmesini barış taleplerini seslendirebileceği ortak zemin arayışından bağımsız düşünemeyiz. Savaş çığırtkanlıkları yerine barışın; ayrımcılık yerine eşitlik ve kardeşliğin vurgulanabileceğini apaçık bir şekilde gösteren bu gösteriler, hepimizin geleceğe dönük umutlarını tazeledi, tazelemekte.
Son olarak şuraya gelmek istiyorum.
Bugün Türkiye’de toplumsal barışı yeniden kamusal alanda konuşabiliyor olmak çok kıymetli. Kültür-sanat alanı, barış dilinin kurulması ve barış kültürünün toplum içinde karşılık bulması için hâlâ geniş bir imkân sunuyor. Peki biz, kültür-sanat emekçileri olarak, bulunduğumuz yerden ne yapabiliriz?
Belki cevap hâlâ aynı yerde duruyor: Yaratıcı emeği derinleştirmek, sanatı toplumla buluşturacak kamusal alanları çoğaltmak ve bu emeğin sürekliliğini sağlayacak dayanışma mekanizmalarını kurmak.
