Merhaba,
Hoş geldiniz.
Ömer Faruk Kurhan Kültür ve Sanat Buluşmaları’nın bu yılki temasını “Barışı İnşa Etmek” olarak belirledik. Bunun iki temel nedeni var:
Birincisi; Ömer Faruk Kurhan’ın hem kültür-sanat alanındaki üretimlerinde hem de siyasal tartışmalara yaptığı katkılarda barış meselesinin her zaman merkezi bir yere sahip olması. Ömer Faruk Kurhan’ı ve çalışmalarını bilenler, onun için “barış”ın sadece bir başlık değil, düşünce sistematiğinin, toplumla, insanlarla kurduğu ilişkinin merkezinde duran bir mesele olduğunu bilir.
Ali Kerem Saysel, açılış konuşmasında Ömer Faruk Kurhan’ın barışa yaklaşımını detaylı bir biçimde ele aldı.
Ömer Faruk Kurhan’ın yazılarında, yürüttüğü tartışmalarda, Kürt meselesinin çözümü demokratikleşmenin temel unsuru olarak öne çıkıyor. Bu mesele; Türkiye’nin çözmesi gereken yapısal ve siyasal bir mesele olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle bunu yalnızca bir kimlik meselesi ya da güvenlik sorununa indirgeyemeyiz. Ve bu mesele çözülmeden Türkiye’de gerçek bir demokratikleşmeden söz edemeyiz.
Ömer Faruk Kurhan, Kürt meselesine ve barışa yaklaşımında hem devleti hem de toplumu kapsayan yapısal bir dönüşümü savunur. Barışı sadece yüksek siyaset düzeyinde politik bir uzlaşma olarak görmez; toplumsal ve kültürel bir yeniden yapılanma, yeni bir paradigma oluşturma meselesi olarak ele alır. Siyasette olan bitenler tabii ki önemlidir; diğer yandan dönüşümü sağlayacak gerçek güç, toplumla iç içe kurulacak sivil örgütlenmelerden geçer. Barış ancak tabandan gelen toplumsal bir talep olduğu müddetçe kalıcı olabilir. Ömer Faruk Kurhan bu bağlamda aydın sorumluluğunun, entelektüel sorumluluğun altını çizer. Halka öğreten değil, halktan öğrenen, halkla birlikte bilinç üreten, örgütlenmeye katkı sunan bir aydın tavrı geliştirilmesini savunur.
Bu meselenin çözümünün barış ve demokrasi perspektifiyle ele alınması, sadece Kürtler için değil, Türkiye’deki tüm halklar için hayati bir yerde durur. Ömer Faruk Kurhan’ın geliştirdiği kültürel çoğulcu perspektifte barış, sadece farklı kültürlerin “yan yana” var olması değildir; kültürlerin eşitlik ve adalet temelinde bir araya gelmesi, birbirini tanıması, birbiriyle etkileşime girmesi ve birbirini birlikte dönüştürmesi anlamına gelir. Bu yaklaşım, sadece hoşgörü üzerinden açıklanamaz; bu ilişki eşitlik temelli ilişki üzerinden gelişebilir.
Ömer Faruk Kurhan da yaşamı boyunca hep bu yönde tutum alarak, öncü tartışmalara ve çalışmalara imza atmış; savunduğu bu çizgiyi üretimleriyle somutlaştırmış, çok yönlü bir entelektüeldir.
Bu temayı seçmemizin ikinci nedeni, son bir yıldır Türkiye’nin içinden geçtiği süreç. Bugün dünyanın pek çok coğrafyasında savaşlar sürerken (devletler silahlanmaya, savaşa yatırım yaparken), Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için tarihsel bir fırsat yakalanmış durumda. Bundan önce de çeşitli çözüm süreçleri yürütülmüş ancak başarıya ulaşamamıştı. Karşımıza çıkan bu yeni fırsatı artık heba etme lüksümüz yok.
Bugün iktidarın “Terörsüz Türkiye”, CHP’nin “Terörsüz ve Demokratik Türkiye”, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de “Barış ve Demokratik Toplum” süreci olarak adlandırdığı bir süreçle karşı karşıyayız. Üç farklı adlandırma, üç farklı perspektif anlamına geliyor; yüksek siyasette yakıcı bir mesele olarak ele alınıyor. Toplumda da sürece dair farklı yaklaşımlar olduğunu görmek mümkün. Diğer yandan bu konuyu bugün yeniden kamusal alanda konuşuyor olmamız bile oldukça önemli.
Bu bir yıl içinde oldukça önemli gelişmeler yaşandı: PKK’nin kendini feshetmesi, silah yakma töreni ve ardından Türkiye sınırlarından çekilmesi, Barış ve Demokratik Toplum Projesi’nin tartışmaya açılması tarihi gelişmelerdi. Mecliste “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Daha önceki süreçlerde bu mesele Meclis çatısında ele alınmamıştı.
Tabii ki sürecin pek çok eksikleri var. Siyaset alanında ne olup bittiğinin net, şeffaf bir şekilde topluma aktarılmaması ciddi bir eksiklik. Bugün demokrasinin ve hukukun hiçe sayıldığı uygulamalar devam ediyor. Bunlar da toplumun sürece olan güvenini zedeliyor. En azından bu süreç başladığında bazı adımların atılması beklenirdi: Hasta tutukluların, Kürt meselesiyle ilgili siyaset yapan tutukluların serbest bırakılması, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin kararlarının uygulanması; kayyum atanan belediyelerin geri verilmesi; bu meseleleri rahatça konuşabilmek için ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, sürecin yasal güvenceye alınması beklenirdi. Bunlar olmadı. Olmadığı gibi, Kürt siyasetiyle kurulan ilişkilerin kriminalize edildiğini görüyoruz. Özellikle 19 Mart operasyonları sonrasında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve ardından CHP’ye yönelik operasyonların artması, Türkiye’yi bambaşka bir noktaya, bambaşka bir gündemin içine taşıdı. Bu yaşananlar toplumun geniş bir kesiminin çözüm sürecine ilgi örgütlemesini de engelliyor ya da sürece güvensizlik duymasına neden olabiliyor.
Toplumun bir kısmı bu süreci ya umutla ya şüpheyle ya da umutsuzlukla, bir kısmı da tepkiyle ya da karşı çıkarak izliyor. Bunlar olurken, toplumu izleyici pozisyonundan çıkarıp halk içinde halkla birlikte barışın toplumsallaşmasını sağlayabilecek kurumların oluşamadığını görüyoruz.
Barış mücadelesi, “umut” ya da “umutsuzluk” ikilemine sıkıştırılamayacak kadar hayati bir önem taşıyor. Çünkü savaş, dünyamız için, Türkiye için kaçınılmaz ve değiştirilemez bir durum değil. Savaşmayı da barışmayı da içinde büyüdüğümüz toplumdan, toplumsal kurumlardan öğreniriz. Bu noktada kurumlarımızın hangi değerlere yatırım yaptığı, toplumda hangi değerleri örgütlediği kritik bir yerde duruyor.
Ömer Faruk Kurhan çok yönlü bir entelektüel olarak toplumsal hayata değen her meseleye ilgi örgütlerdi. Yazılarıyla konuşmalarıyla ufuk açıcı tartışmalar açan ve bunu üretim süreçleriyle somutlayan biriydi.
Ömer Faruk Kurhan’ın proje geliştirirken yürüttüğü çalışmalarda sorduğu şu soru önemli: Milliyetçilikle ve militarizmle yaşanan karşılaşmalar sadece kötü şeyleri reddetmekle mi sınırlı kalacak? Yoksa bunun pozitif, yapıcı amaçları olacak mı? Kültürlerin ve halkların ilişkileri rekabet, çatışma ve düşmanlık zemininde değil dayanışma, dostluk, kardeşlik zemininde ilerleyemez mi? Bu tartışma bugün de oldukça önemli.
Milliyetçi ve militarist paradigmanın yarattığı sorunların aşılabilmesi için Türkiye toplumunu oluşturan halkların tanınması bir başlangıç ama yeterli değil. Halklar arasında diyaloğun ve yakınlaşmanın artması gerekiyor. Bunun için de eşitlikçi ve katılımcı bir yaklaşıma ihtiyaç var.
Ömer Faruk Kurhan’ın belirttiği gibi, Kardeş Türküler Projesinin (KTP) amacı; kültürler arası ilişkinin çatışmacı ve dışlayıcı olmaktan çıkarılması ve kültürel çoğulculuğu muhafaza eden birliktelik olanaklarının araştırılmasıdır. Onun deyişiyle KTP; “Birbirinden kopuk ve bağdaşmaz görünen kültürlerin müzik ve dans aracılığıyla yan yana getirilebileceğini gösterdi. Bu proje, kültürel çeşitliliğin ortak bir insani zemin üzerinden yaşatılabileceğini göstermek istiyordu.” Projeyi bugün de özgün kılan sadece kültürel çeşitliliği vurgulaması değil, kültürlerin diyaloğundan ve birlikteliğinden yana bir tavır almasıdır. Bu ihtiyaç bugün de devam ediyor.
Türkiye’nin kültürel çoğulcu yapısı karşısında bunu görmezden gelmeye devam mı edeceğiz, görüp seyirci mi kalacağız? Bakalım devlet ne yapacak deyip bekleyecek miyiz, yoksa bu konuda inisiyatif alıp kendi kurumlarımızı, örgütlenmelerinizi mi oluşturacağız? Aydınlanmacı tavır bu konuda inisiyatif alıp kendi kurumlarımızı kurmayı, meydanı çözüm karşıtlarına bırakmamayı gerektiriyordu. Bugün de bu ihtiyaç devam ediyor.
Bugün çözüm sürecinin, yakalanan bu fırsatın kalıcı ve adil bir barışa dönüşmesi hepimiz açısından büyük önem taşıyor. Bu süreci heba etmemenin sadece siyasetçilerin değil; aynı zamanda bir arada yaşamı, toplumsal dönüşümü, barış temelinde zihinsel bir dönüşümü savunan herkesin sorumluluğunda olduğunu düşünüyoruz. Tüm bu nedenlerle bu seneki temamızı “barışı inşa etmek” olarak belirledik.
Şüphesiz ki bugünkü çözüm süreciyle ilgili aklımızda pek çok soru var:
Türkiye’de uzun yıllardır devam eden Kürt meselesi neden çözülemedi?
Bunu çözebilmek için neden güçlü ve topluma yayılan bir barış hareketi inşa edilemedi?
Bugün, militarist ve milliyetçi paradigmayı aşmak nasıl mümkün olabilir?
Barış talebinin toplumsallaşması için her birimizin üzerine düşen görevler nelerdir?
Kültür-sanat alanı, barışın inşasına ve toplumsallaşmasına nasıl katkılar sunabilir?
Bu konuda hepimizin aklında pek çok soru vardır. Bugün bir araya geldiğimiz bu kısa süre içinde, bu sorular üzerine verimli bir tartışma yürütmeyi umuyoruz. Hepinize geldiğiniz için çok teşekkür ederiz.
Panelimizde üç farklı boyutu ele alacağız. Sözü konuşmacılara bırakmadan önce onları kısaca tanıtmak isterim. Her üç konuşmacımız da Artizan Kültür Sanat Çevresi üyesi.
İlk konuşmacımız Zeynep Kutluata. Kadir Has Üniversite’sinde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi editörlerinden. Aynı zamanda Feminist Kadın Çevresi üyesi olan Zeynep Kutluata, kadınların yürüttüğü pek çok barış çalışması içinde de yer aldı.
Zeynep Kutluata konuşmasında toplumun militarizasyonu üzerine bir çerçeve çizecek. Ortada resmi olarak savaşın olmadığı durumlarda da toplumlar militer değerleri benimseyecek şekilde örgütlenirler. Ve bizler doğduğumuz andan itibaren, toplumsal kurumlar içinde bu değerleri içselleştiririz. Düşüncelerimiz, hayata bakışımız bu değerler çerçevesinde şekillenir. Zeynep Kutluata militarizmin tarihsel kökenlerini ele alırken hepimize faydalı olacağını düşündüğümüz kavramsal bir çerçeve sunacak.
İkinci konuşmacımız tarihçi Alişan Akpınar. Artizan Toplumsal Araştırmalar Komisyonu’nda yer alıyor. Konuşmasında Türkiye’de 90’lardan günümüze kadar Kürt meselesinin ve çözüm süreçlerinin tarihsel aşamalarını değerlendirecek.
Üçüncü konuşmacımız Feryal Öney. Artizan Kültür Sanat Komisyonu’nda yer alıyor. Müzisyen Feryal Öney, sanatçıların ve kadınların dahil olduğu pek çok barış inisiyatifi içinde yer aldı. Feminist Kadın Çevresi üyesi olan Feryal Öney bugün de Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi içinde yer alıyor. Ömer Faruk Kurhan’ın önerdiği Kardeş Türküler Projesi’nin kurucularından biri. Bugünkü konuşmasında kültür-sanat alanının barışın toplumsallaşmasındaki etkisini ele alacak.
Konuşmaların ardında kısa bir ara vereceğiz. Sonrasında tartışma bölümüne geçeceğiz. Katılımınız ve katkılarınız için hepinize şimdiden teşekkür ederim. İlk sözü Zeynep Kutluata’ya bırakıyorum.
