Militarizm, orduyla ilişkili uygulamaları ve normları yücelten, bunları biricik referans haline getiren ve normalleştiren bir ideolojidir. Militarizasyon, savaşı ve savaş hazırlıklarını normal, arzu edilen ve meşru bir toplumsal faaliyet olarak gören bir dizi tutum, toplumsal uygulama ve iletişim süreçlerini içerir. Bu süreçlerde toplumsal değerler yeniden biçimlenir ve şiddet sıradanlaşarak normalleşir; kişiler, kurumlar ya da herhangi bir şey gittikçe daha fazla militer değerlerle tanımlanır, ordu denetimine girer ve kendi refahı ve iyiliği için adım adım militarist fikirlere bağımlı hale gelir. Militarizasyonu süreç olarak tarif etmek ve anlamak önemlidir; böylece militarizasyondan arınma süreçleri de tahayyül edilebilir.

Militarizm belirli bir insan doğası varsayımına dayanır. Bu varsayıma göre, insanlar doğaları gereği saldırgan ve bencildir, uluslar da kendi arzuları ve menfaatlerini düşünür, dolayısıyla uluslararası ilişkiler de tamamen çıkar, güç ve çatışma üzerine kuruludur. Bu perspektiften bakıldığında, uluslararası arenada kuvvetli olmak, güçlü bir orduya, her an bu ordunun ve silahlı gücün bir parçası olmaya hazır beşeri kapasiteye ve belirli bir ekonomik güce sahip olmak anlamına gelir.

Her şey militarize edilebilir. Militarizm dediğim şey, yediğimiz içtiğimiz yemekten oyuncaklara, giysilere, modaya, filmlere, en doğal varsaydığımız annelik pratiklerine, gündelik hayatın her alanına nüfuz edebilir. Militer değerlerin toplumsal yapıyı şekillendirmesi dediğimizde bütün toplumun, bireysel ilişkilerin, gündelik hayatın, özel alanın ve kamusal alanın hiyerarşi, disiplin, tahakküm kurma ve emir komuta zinciri etrafında kurgulanmasından bahsediyoruz. Bu değerler aynı zamanda belirli bir erkeklik biçimine de referans verir. Ataerkil ve militarist bir erkeklik de bu süreç içinde en değerli toplumsal kimlik olarak kabul edilir ve cinsiyet ilişkileri de bu tip bir erkeklik referansı etrafında şekillenir.

Militarizm Biçimleri

Kimmerling’e referansla sosyolojik bir kavram havuzu içinde düşünecek olursak, militarizmin farklı biçimlerinden bahsedebiliriz. Bunların ilki “şiddet militarizmi”dir. Şiddet militarizminde ordu doğrudan ülke yönetimini ele geçirmiştir ve toplumun her alanını askeri yöntem doğrultusunda şekillendirmeye çalışır. Türkiye’de 1980 darbesi ve sonrasındaki askeri yönetim buraya örnek olarak düşünülebilir. Bu dönemde liselere zorunlu milli güvenlik dersleri konulmuştu; bu derslerde askerler hocalık yapıyordu ve ders içeriğinde vatandaşlık, ordu ve askerlik temelli tanımlanıyordu. Yine aynı dönemde okullardaki beden eğitimi dersleri askeri modeller referans alınarak veriliyordu.

İkinci olarak “kültürel militarizm”den bahsedebiliriz. Kültürel militarizmin en belirgin örneği Nazi rejimidir. Siyasal elitin etkisi altına giren ordu, karar alma süreçlerini yönlendirme kapasitesini büyük ölçüde yitirir. Buna karşın kamusal alan, militarist semboller ve ritüellerle donatılır. Ordu mensupları, paramiliter yapılar, dayanıklılık ve canlılık idealleriyle özdeşleştirilen gençlik örgütleri, kamusal alanı güç ve disiplin temsilleriyle doldurur. Askeri zaferler ve şehitlik gibi temalar etrafında şekillenen sanatsal üretimler desteklenir; militarist simgeler gündelik yaşamın her alanına sirayet eder. Kolektif kimliğin kurucu unsurlarının militarist bir perspektifle yeniden kurgulandığı söylenebilir. Toplumsal hedefler ve yönelimler savaş ve güvenlik ekseninde belirlenir. Çünkü savaş “en büyük gerçeklik” ve “kaçınılmaz” olarak kabul edilir. Bu doğrultuda savaşa hazır olmak, savaşmak ve kimi durumlarda caydırıcılık yoluyla savaşı ertelemek temel amaç haline gelir.

Üçüncü olarak “bilişsel/sivil militarizm”den bahsedebiliriz. Bilişsel/sivil militarizme örnek olarak ABD’de McCarthy dönemi (1950’ler) gösterilebilir. Sivil liderlerin askeri ve stratejik akıl yürütmeyi öncelikli referans haline getirdiği ve bu perspektifin toplumsal ve siyasal karar alma süreçlerine yön verdiği durumlarda ortaya çıkan bir biçimdir. Bu çerçevede sivil militarizmin başlıca taşıyıcıları ve uygulayıcıları sivil hükümet, sivil elitler ve toplumun geniş kesimleridir. Bununla birlikte, kültürel militarizmde görülen türden bir militarizasyon söz konusu değildir; sivil yöneticilerin askeri üniforma giyerek komutan edasıyla sahneye çıkması ya da militer ritüellerin kamusal alanı bütünüyle kuşatması beklenmez. Ayrıca, şiddet ve güç boyutundan bağımsız olarak, ordunun kurumsal varlığıyla siyasal alanı doğrudan kontrol etmesi de zorunlu değildir. Esas olan, askeri zihniyetin devlet yöneticilerinden politikacılara ve sivil toplumun geniş kesimlerine kadar yaygın biçimde içselleştirilmiş olmasıdır.

Savaşların Tarihsel Aşamaları

Toplumsal militarizasyon pratikleri ve savaşların yapılma biçimleri, savaş teknolojileriyle doğrudan bağlantılıdır. Mann’a referansla on yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar üç farklı savaş modelinden bahsedebiliriz. Modern militarizmin tarihsel kökenleri on yedinci yüzyıla kadar uzanır. 1648’den 1914 Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan ilk aşama “sınırlı savaş”tır. Bu ilk aşamada militarizm, devletin kurumsal yapısıyla birlikte rasyonelleşen bir yönetim pratiği olarak ortaya çıkar. Savaş, istisnai bir durum olmaktan çıkar; planlanan, hesaplanan ve belirli hedeflere yönelmiş bir araç haline gelir. Daimi orduların kurulması, askeri disiplinin standartlaşması ve uzmanlaşmanın artmasıyla birlikte savaş, teknik ve profesyonel bir faaliyet olarak örgütlenir. Ancak bu noktada militarizm henüz toplumsallaşmış değildir. Savaş, esas olarak yönetici elitlerin ve profesyonel orduların alanı olarak kalır; toplumun geniş kesimleri sürekli bir seferberlik içinde değildir. Bu nedenle savaş, gündelik hayatı ve kolektif kimliği belirleyen bir ilke haline gelmez.

İkinci aşama “vatandaş savaşı”dır. 1914-1945 yılları arasını, Birinci Dünya Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemi kapsar. 1916’ya gelindiğinde, sınırlı savaşın temel özellikleri büyük ölçüde geçerliliğini yitirmişti. Savaş uzamış, insan ve malzeme açısından son derece yıkıcı hale gelmiş ve toplumların tüm kaynaklarını tüketen bir sürece dönüşmüştü. Artık savaş, açık biçimde yürütülen ve geniş halk desteğine dayanan bir faaliyetti; bu nedenle savaşı belirli ve rasyonel hedeflere ulaşmanın aracı olarak görmek giderek zorlaşmıştı. Şiddet büyük ölçüde hâlâ cepheyle sınırlı kalsa da, askeri planlama teknik ve bilimsel bir çerçevede sürdürülüyordu. Bu dönemde modern militarizme özgü paradoks ortaya çıkar: Savaş son derece yıkıcıdır, fakat aynı zamanda kitlesel destek görür. Bu durum, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında şekillenen saldırgan ve militarist milliyetçilikle yakından ilişkilidir. Söz konusu milliyetçilik, kendi kaderini tayin eden, ilerleme ve refah iddiasındaki ulus fikri üzerine kurulmuş ve savaşın bu ulusal projenin meşru bir parçası olarak algılanmasını mümkün kılmıştır.

Üçüncü dönem ise “nükleer savaş”tır ve Soğuk Savaş dönemini kapsar. Bu aşamada, farklı siyasal bağlamlara göre değişen militarizm biçimleri belirginleşir. Doğu ve Batı elitleri, nükleer silahlanma aracılığıyla karşı tarafı savaştan caydırmaya odaklanan, “caydırıcılık bilimi”ne dayalı bir militarizmde ortaklaşırlar. Ancak bunun dışında Doğu ve Batı bloklarında toplumsal militarizasyon farklı işler. Sovyet toplumunda daha derinlere kök salmış bir militarize sosyalizm hâkimdir; militarizm Batı’dakine kıyasla daha bütünlüklü, daha istikrarlı ve liderlik tarafından daha sıkı denetlenen bir yapı sergiler. Buna karşılık Batı toplumlarında militarizm, daha çok “seyirci sporu” niteliği kazanır. Yurttaşlık ile militarizm arasındaki ilişki burada savunmacı bir çerçevede yeniden tanımlanır. Askeri güç artık ilerlemenin değil, mevcut düzenin korunmasının aracı olarak meşrulaştırılır ve bu savunmanın kapsamı bölgesel değil küresel ölçekte düşünülür. Ancak tüm bunlara rağmen militarizm, Batı toplumlarında toplumsal yapının merkezine yerleşmez; ulus, doğrudan bir aktör olarak değil, daha çok izleyici konumunda seferber edilir.

Soğuk Savaş sonrası dönem ise artık farklı bir aşamadır. Birinci Körfez Savaşı (1991) ile birlikte “kusursuz savaş” konsepti ve imajı ortaya çıkar. Körfez Savaşı, CNN ve benzeri medyada temsil edilme şekliyle, yüksek teknoloji tapınmasını beraberinde getiren militarist ideolojinin yüceltilmesine zemin sağlar. Yurttaşların medyadan izlediği “kusursuz savaş”ta yalnızca tehdit unsurlarının imha edildiği, sivillerin zarar görmediği bir cephe kurgulanır. Böylece yüksek askeri teknoloji ile uygarlık arasında soyut bir bağ kurulur.

Dijital Militarizm

Bugün ise yeni savaş teknolojileriyle birlikte artık “dijital militarizm” dönemindeyiz. Dijital militarizm, dijital iletişim platformları ile tüketim pratiklerinin hem askeri operasyonlar alanında hem de sivil yaşamda devlet ve devlet dışı aktörler tarafından militarize edilmesi sürecini ifade eder. En geniş anlamıyla bu olgunun “dijital” boyutu, yüksek teknoloji silah sistemlerinden siber savaşa uzanan geniş bir teknolojik alanı kapsar. Savaşın ve siyasal şiddetin, siyasal sorunlara karşı sağduyuya uygun, normal ve gerekli çözümler olarak sunulması ve bunun için dijital ortamdaki söylem ve pratiklerin kullanılması dijital militarizmin zeminini oluşturur. Yeni bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT), fikirlerin dolaşımını hızlandırarak, söylemleri yeniden şekillendirerek ve meşrulaştırma süreçlerini dönüştürerek bu sürecin merkezinde yer alır. Bu teknolojiler, içerik üretiminde hacim, hız ve görselliği (hareketli görüntü ve ses dahil) artırırken, kullanıcıların geleneksel medya eşik bekçilerini aşarak hedef kitlelere ulusal ve küresel ölçekte doğrudan ulaşmasını sağlar. Aynı zamanda sosyal medya, kullanıcıları yalnızca içerik tüketen değil, militarize edilmiş söylemleri üreten, paylaşan ve bu teknolojileri militarizasyon süreçlerine hizmet edecek biçimde yeniden işlevlendiren aktörlere dönüştürür. Bu nedenle dijital çağın militarizm açısından anlamı, yeni BİT’lerin güç kullanımını normalleştirerek “yıkım üreten yaratıcı süreçleri” mümkün kılmasında yatar.

BİT’leri kim, nasıl kullanıyor? Öncelikle siyasi liderler BİT’lerin en aktif kullanıcıları arasında yer alıyor. Liderlerin bedensel performansları yeni bir olgu olmamakla birlikte, dijital bilgi ve iletişim teknolojileri ve özellikle sosyal medyanın görselliğe dayalı yapısı, bu performansların üretimi ve dolaşımı açısından niteliksel bir dönüşüm yaratır. Dijital görsel arşivlerin genişlemesi ve görsel ağırlıklı içeriklerin yaygınlaşması, liderlerin persona inşasını karşılıklı olarak pekiştirirken, geleneksel medya filtrelerini aşarak doğrudan kamuoyuna ulaşmalarını da mümkün kılar. Sosyal medya üzerinden dolaşıma giren durağan ve hareketli görüntülerin yüksek hacmi, bu içeriklerin kişisel ve eğlence unsurlarıyla iç içe geçmesi, liderlerin daha önce görülmemiş ölçüde “yoğun” ve sürekli yeniden üretilen bir persona kurmalarına imkân tanır. Bu süreç, militarize edilmiş projelerin gündelik hayatla daha yoğun ve derin bir şekilde iç içe geçmesini sağlar ve liderlerin militarist performanslarını sıradan, doğal ve sahici pratikler olarak görünür kılar.

BİT’leri kullanan bir diğer kesim silah üreticileri, askeri video oyun endüstrisi ve özel askeri şirketlerdir. Silah üreticisi şirketler kurumsal sosyal medya içerikleri aracılığıyla ulusal güvenliği askeri güvenlik olarak “pazarlamakta” ve böylece devlet onaylı militarize siyasal şiddeti normalleştirmektedir. Bunu, savaş hazırlığının zorunluluğunu vurgulayarak, savaş teknolojilerini eğlence ve haz nesnesi olarak sunarak ve kendilerini yarı-askeri aktörler gibi konumlandırarak gerçekleştirirler. Sosyal medyanın görsel gücünden yararlanan bu anlatılar, militarizmi destekleyen duyguları harekete geçirirken ulusal güvenliği hem heyecan verici hem de gündelik deneyimlerle ilişkilendirilebilir kılar. Örneğin YouTube tanıtımlarında ordu, “gündelik yaşamın zorluğu” ve “üstün performans” ile özdeşleştirilir; böylece asker figürü hem kahramanlık hem de iyi yurttaşlık idealleriyle ilişkilendirilir. Bu içeriklerde ayrıca silah teknolojisi ve sözde “temiz savaş” imgesi yüceltilerek mesajlara gerçeklik ve güvenilirlik katılmaya çalışılır; bu durum bir tür “tekno-fetişizm” olarak değerlendirilebilir. Benzer biçimde askeri video oyunları, dronelar, uzaktan kumandalı silahlar, tanklar ve taarruz helikopterleri gibi ileri teknolojilerin kullanımını simüle ederek yalnızca teknolojik üstünlüğü pekiştirmekle kalmaz, çatışmayı aynı zamanda teatral ve performatif bir deneyim olarak çerçeveler. Tüm bunlara ek olarak, “ait olma” duygusu da bu dijital söylemlerin merkezinde yer alır; çoğu zaman Batılı askeri ittifakların “yabancı” bir düşmana karşı konumlandırıldığı biz/onlar karşıtlığı üzerinden kurulan bu aidiyet hem askeri müdahaleleri meşrulaştırır hem de aile ve topluluk bağlarının önemini yeniden üretir.

2012 Gazze Savaşı ve Dijital Militarizm

Kuntsman ve Stein’a referansla 2012 Gazze Savaşı’ında İsrail’in dijital militarizm araçlarını nasıl kullandığına bakmak, günümüzdeki dijital militarizasyon süreçlerini anlamamıza yardımcı olabilir. IDF (İsrail Savunma Güçleri) sözcüsü 2008 yılında “Blogosfer ve yeni medya, bir başka savaş alanıdır. Burada da varlık göstermemiz gerekir” diyerek konuyu ne kadar ciddiye aldıklarını vurgulamıştı. İsrail’de, birçok başka jeopolitik bağlamda olduğu gibi, internetin militarizasyonu ilk olarak hackleme pratikleriyle ortaya çıktı; örneğin Hamas’ın çevrimiçi mecralarının hedef alınması bu sürecin erken örneklerindendir. 2012 Gazze Savaşı sırasında İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın sosyal medya stratejisi, Filistinlileri insanlıktan çıkaran bir söylem üretmeyi ve sosyal medya kullanıcılarının İsrailli sivillerle özdeşleşerek onlara yönelik duygusal bağ ve empati geliştirmesini sağlamayı amaçladı. Bakanlık tarafından üretilip dolaşıma sokulan militarize içerikler, gündelik sosyal medya alanlarına nüfuz ederek kullanıcıların İsrail’in askeri şiddetiyle kendilerini hizalamalarına zemin hazırladı. İsrailli askerler cep telefonlarıyla savaş bölgesine gitti; sosyal medyayı gündelik askeri sahnelere dair görüntüler paylaşmak ve böylece askeri kampanyayı kişiselleştirmek için kullandı. Bu temsillerde savaş hem yüceltilip estetize edilmekte hem de ortaya çıkan şiddetten ayrıştırılmaktaydı. Diğer taraftan İsrail politikalarının destekçisi siviller de işgale dair dijital görüntüleri mobil cihazlarının konforu içinden tüketip dolaşıma sokmaya devam etti. Dijital militarizm İsrail’in bugünkü saldırılarında da benzer şekilde işlevlenmekte, İsrail’in işgalini bireylerin en mahrem zaman ve mekânlarına, gündelik ilişki kurma pratiklerine ve normalde askeri alanın dışında kabul edilen internet etkinliklerine kadar yayma potansiyeline sahiptir. Dijital militarizmin işlevi de burada belirgin hale gelir: Dijital gündeliğin oluşturduğu ince perde, savaşın şiddetini küçültür, sıradanlaştırır ve görünürlüğünü perdeleyerek etkisini zayıflatır. Askeri üniformalar ve silahlar görünür olsa da selfieler, “duckface”, el jestleri ve asansör aynası gibi sosyal medya pratikleri, savaş dışı alanın banalliğini güçlü biçimde ortaya koyar. Bu görüntülerle kullanılan hashtagler ise daha karmaşık bir tablo sunar; şiddeti çağrıştıran etiketler (#5.56, #bomb) ile gündelik haz ve sosyalleşme (#instagood, #happy) yan yana var olur. Böylece, sürekli savaş halinde olmak ulusal normalliğe dönüşür; İsrail’in bir sonraki savaşa yönelik sürekli hazırlık hali bu sürekliliği görünür kılar.

2012 Gazze Savaşı boyunca benzeri görülmemiş sayıda İsrailli sivil interneti ve sosyal medya platformlarını gelişen olayları tartışmak ve yorumlamak için kullandı. ABD merkezli İsrail yanlısı “Stand With Us” gibi oluşumlar ise İsrailli ve uluslararası gönüllüleri çevrimiçi forumlarda devlet söylemini savunmak üzere seferber ederek binlerce kişiyi İsrail’e ait bir tür “dijital komuta merkezi” etrafında topladı. Önceki, daha sınırlı ve teknik bilgiye dayalı siber çatışmalardan farklı olarak bu yeni seferberlik biçimi, gündelik sosyal medya araçlarını kullanan geniş bir sivil kitlenin doğrudan katılımına dayanıyordu; bireyler evlerinden bağlanarak devletin söylemini küresel dijital kamuoyu önünde dolaşıma sokuyordu. Bu süreçte sosyal medya, ulus ve devlete bağlılığın ifade edildiği ve performe edildiği başlıca alanlardan biri haline gelirken, özellikle Facebook militarize edilmiş vatanseverliğin yoğunlaştığı bir mecra olarak öne çıktı. Hem resmi askeri içeriklerde hem de sıradan kullanıcıların paylaşımlarında “kişiselleştirilmiş militarizm” güç kazandı. Böylece dijital militarizm, dar bir teknik kullanıcı grubundan, gündelik sosyal medya kullanıcılarının kitlesel katılımına dayanan bir yapıya evrildi. “Beğeni”, “paylaşım”, mem ve selfie gibi sıradan dijital pratikler dahi devlet şiddetini desteklemenin araçlarına dönüşürken, devlet ve uyguladığı şiddet bireysel düzeye indirgendi; askeri operasyonlar aile fotoğrafları, el yazılı pankartlar ve “ateş altındaki” gündelik yaşam kesitleri aracılığıyla kişisel deneyimler ve projeler olarak temsil edilir hale geldi.

Sonuç

Kökenleri on yedinci yüzyıla uzanan modern militarizmin günümüzde geldiğimiz aşamadaki “dijital” versiyonunun işlevini nasıl açıklayabiliriz? Burada (Kuntsman ve Stein’ın yaptığı gibi) Taussig’in kullanımıyla “kamusal sır” kavramına başvurulabilir. Taussig’in kavramsallaştırdığı biçimiyle kamusal sır, “neyi bilmemek gerektiğini bilmek”tir; bu anlamıyla bireylerin şiddetle olan suç ortaklığıyla birlikte yaşaması, ırkçılık, tutsaklık, kölelik gibi insanlık suçlarına dahil olması ve bu suçların sürdürülmesine bir düzeyde katkı sunmasıyla ilgilidir. Günümüzde dijital militarizm bir tür kamusal sır teknolojisi olarak işlevlenir; savaşın şiddetini “bilmemeyi bilme” yönündeki toplumsal uzlaşıyı pekiştirir.  Kamusal sır, şiddetin sivil gündelik hayat üzerindeki etkilerini sınırlandıran, şiddeti görünürlükten uzaklaştırarak yönetilebilir kılan fiili bir toplumsal sözleşme olarak işler. Dijital militarizm ise bu mekanizmayı derinleştirir; şiddeti estetize eden, gündelikleştiren ve kişiselleştiren dijital pratikler aracılığıyla kamusal sırrın daha etkin biçimde üretilmesini ve korunmasını sağlar.

 

Kaynaklar

Adi Kuntsman and Rebecca L. Stein, Digital Militarism: Israel’s Occupation in the Social Media Age, Stanford University Press, 2015.

Baruch Kimmerling, “Patterns of Militarism” in Clash of Identities Explorations in Israeli and Palestinian Societies, Columbia University Press, 2008: 132-154.

bell hooks, Değişme İsteği, BGST Yayınları, 2018.

Cynthia Enloe, Manevralar: Kadın Yaşamının Militarize Edilmesine Yönelik Uluslararası Politikalar, İletişim Yayınları, 2006.

Cynthia Enloe, Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler, Çitlenbik Yayınları, 2003.

Güven Gürkan Öztan, Türkiye’de Militarizm, Ayrıntı Yayınları, 2018.

Michael Mann, Motives of War, New Left Review, 145 Jan/Feb, 2024: 4-25.

Michael Mann, The Roots and Contradictions of Modern Militarism, New Left Review, 1/162 Mar/Apr 1987: 35-50.

Susan T Jackson, Rhys Crilley, Ilan Manor, Catherine Baker, Modupe Oshikoya, Jutta Joachim, Nick Robinson, Andrea Schneiker, Nicole Sunday Grove, Cynthia Enloe, “Forum: Militarization 2.0: Communication and the Normalization of Political Violence in the Digital Age”, International Studies Review, Volume 23, Issue 3, September 2021, Pages 1046–1071.