Türkiye, Kürt meselesinde yeni bir çözüm süreci tartışması içinde. Bu süreci yeterince kapsamlı değerlendirmek için, geçmiş çözüm süreçlerine bakarak oluşturulacak tarihsel perspektifin oldukça önemli olduğu ortada. Bundan önce yaşanan süreçleri kronolojik olarak şöyle sıralamak mümkün;
- 1990- 1993 Süreci: Temel aktörler; Turgut Özal- Abdullah Öcalan. Ordu ve diğer siyasi partiler süreç karşısında konumlanmıştır. Süreç Özal’ın ölümüyle sona erer.
- 1999- 2004 İmralı Süreci: Öcalan’ın Türkiye’ye bizzat ABD tarafından teslim edilmesi sonrası başlayan bir süreç. Temel aktörler; 2002’ye kadar Abdullah Öcalan / DSP- MHP- ANAP koalisyon hükümeti (Ecevit- Bahçeli- Mesut Yılmaz). Bu hükümetin Öcalan’ın idamını engellemesi süreci olumlu yönde etkiler.
2002 sonrası Abdullah Öcalan- AKP hükümeti. Öcalan’ın iki şartı vardır; demokratik hukuk reformu ve genel af. AB’ye uyum süreci bağlamında çıkan yasalar da sürecin gelişmesine olumlu katkılarda bulunur. 2002’de PKK kendisini feshederek Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi’ni (KADEK) kurar. Ordu’nun bu süreçte de karşıt bir pozisyon aldığı görülür. AB süreci, Ordu’nun olumsuz müdahalelerine rağmen sürecin devamını sağladıysa da 2003 yılında Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasıyla, Ordu net bir şekilde harekete geçerek yeniden savaşı başlatır.
- 2008- 2011 Oslo Süreci: Temel aktörler; Recep Tayyip Erdoğan- Abdullah Öcalan. Bu süreçte ilk kez PKK’li yöneticiler ile MİT temsilcileri üçüncü bir ülkede karşılıklı olarak masaya otururlar. 13 Nisan 2009’da KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) tek taraflı ateşkes ilan eder. Oslo’da yapılan görüşmelerle birlikte, Abdullah Öcalan’la da görüşmeler başlar. 1 Ocak 2009’da TRT &’da Kürtçe yayın başlar. Ancak sürece rağmen 11 Aralık 2009’da DTP kapatılır. KCK operasyonlarıyla on bine yakın Kürt siyasetçi tutuklanır. AKP iktidarının ortağı olan Gülen Cemaati’nin süreç karşısında pozisyon aldığı ve Oslo görüşmelerini sızdırdığı görülür. 2011’de Suriye’de başlayan iç savaş sonrası süreç sona erdirilir. 27 Temmuz 2011’de, Abdullah Öcalan, avukatlarıyla yaptığı son görüşmede; “Hem devlet hem de KCK beni taşeron olarak kullandı” diyerek süreçten çekilir. AB kapısının kapandığını anlayan ve Suriye’de yaşanan savaşı önemli bir fırsat olarak gören AKP hükümeti, süreci sonlandırarak Suriye’ye yönelir.
- 2013- 2015 İmralı Süreci: Temel aktörler; Recep Tayyip Erdoğan- Abdullah Öcalan. Suriye’de yaşanan gelişmeler bu süreci başlattı, denebilir. 2012’de Suriye Kürtleri, yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alarak Efrin, Kobani ve Cizîre merkezli üç kanton kurar. Ocak 2013’te Kürt siyasetçilerden oluşan bir heyet İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşür. Bir hafta sonra Paris’te üç Kürt kadın siyasetçi, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şeylemez katledilir. 21 Mart 2013’te Diyarbakır Newroz’unda Öcalan’ın mektubu okunur. Öcalan, silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ilan eder. Türkiye Suriye Kürtlerinin Esad karşıtı ve Türkiye destekli grupların yanında yer almasını ister. Suriye Kürtlerinin “üçüncü yol” stratejisi bağlamında özerk Rojava yönetimini kurması (21 Ocak 2014) ve en önemlisi İŞİD’i yenerek uluslararası bir meşruiyet kazanması sürecin sona ermesinde etkili olur. Diğer taraftan, AKP – Gülen Cemaati kavgasının büyümesi ve Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olma şansını kaybetmesi de sürecin bitme nedenleri arasında görülebilir.
Bu noktada, bugün yaşadığımız süreci anlayabilmek için önceki dört çözüm sürecinin neden başarıya ulaşamadığını analiz etmek faydalı olabilir.
ÇÖZÜM SÜREÇLERİ NEDEN BAŞARISIZ OLDU? BUGÜNE ETKİLERİ
- 1990’dan itibaren yürütülen süreçler, “kurucu ideolojinin değiştirilmesi, demokratik ve kültürel çoğulcu bir paradigmaya geçiş ve yeni Türkiye’nin yaratılması” gibi bir perspektifle başlatılmadı. Tamamı iç ve dış siyasi gelişmeler sonrasında, Türkiye’nin taktik ve stratejik hedefleri doğrultusunda şekillendi. Dolayısıyla, siyasi gelişmelerin farklı seyrettiği, Türkiye’nin istediğini aldığı ya da alamadığı zamanlarda süreçler sona erdi. Dört çözüm sürecinin de paradigma değişiminden çok, siyasi gelişmeler sonucunda başlaması, süreçlerin en kırılgan yanı oldu. Bugün içinde olduğumuz süreç de benzer bir şekilde, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler sonucunda başladı. Kürt sorununu kabul edilmemesi, Kürtlerin kolektif haklarının anayasal güvenceye alınmaması ve demokratik siyasetin alanının genişletilmemesi, kalıcı bir çözümün oluşmasına engel oldu.
Burada 1990 sürecini kısmen de olsa farklı bir şekilde yorumlamak gerekebilir. Turgut Özal, soğuk savaşın bittiği ve liberalizmin zaferini ilan ettiği yeni dünyada, ekonomik liberalizmin yanına siyasi liberalizmi de eklemek ve askeri vesayetin siyaset üzerindeki etkisini kırmak istiyordu. Kürt meselesini müzakere yolu ile çözerek hem askeri vesayeti geriletmek hem de siyasi liberalizmi geliştirerek AT’ye girmek istiyordu. Ayrıca Körfez Savaşı’nın sonuçlarından faydalanarak Ortadoğu’da güç elde etmek amacındaydı. Kendi deyimiyle, “bir koyup üç alma”yı hedefliyordu. Özetle, Özal’ın gerçekten de Türkiye’nin siyasal olarak da liberalizasyonu ve Kürt meselesinin demokratik adımlarla çözülmesine dair bir perspektifi vardı. Ancak Kürt meselesinde inisiyatifi bırakmak istemeyen Ordu buna “gayri nizami harp” anlayışını ortaya koyarak cevap verdi. Faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar ve şiddetlenen çatışmalar, çözümü giderek zorlaştıran bir ortam yarattı. Ancak buna rağmen Özal, aracılar yoluyla Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapmaya devam etti.
16 Mart 1993’te Abdullah Öcalan, Bekaa Vadisi’nde yaptığı basın toplantısıyla ateşkes ilan etti ve siyasi çözüme hazır olduğunu belirtti. Dönemin başbakanı Demirel, “Devlet kan dökenle pazarlığa oturmaz” diyerek sürece karşı olduğunu belirtti. Sadece DYP değil kendi partisi ANAP’tan da destek göremeyen Özal giderek yalnızlaşıyordu. Buna karşın, 17 Nisan 1993’te PKK, ateşkesi süresiz ve koşulsuz olarak uzattığını ilan etti. Ancak açıklamanın üzerinden daha bir gün bile geçmeden Özal’ın ölüm haberi geldi. Bundan sonra Türkiye kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Sadece 1994’teki çatışmalarda beş bin kişi hayatını kaybetti. Kürt siyaseti üzerinde büyük bir baskı, tutuklama ve öldürme dalgası başladı. 1995 ve 1998 yıllarında PKK, iki kez ateşkes ilan etmesine karşın, bu çabalar karşılık bulmadı. Ordu, Kürt meselesinin barış yoluyla çözümüne hiçbir zaman yanaşmadı.
Bugünkü sürecin de bir paradigma değişiminden çok, genelde Ortadoğu’da, özelde ise Suriye’de yaşanan gelişmeler sonrasında başladığını biliyoruz. Şu anda devam eden sürecin de en kırılgan yanlarından biri bu. Ortadoğu’da yaşanan her gelişme sürecin seyrini etkileyebiliyor. Ancak bugünkü sürecin diğer dört süreçten ayrılan bir yanı olduğu da söylenebilir. Diğer dört süreç, 1990 sonrası Ortadoğu statükosunun dağıldığı bir dönemde şekillendi. Türkiye bir NATO ülkesi olarak her zaman, Kürtlerin bir statü elde etmemesi yolunda oyunbozan rolünü rahatlıkla oynayabildi. Oysa bugün, ABD ve İsrail’in yeni bir Ortadoğu statükosu oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Yeni Ortadoğu’da kendisine hakimiyet alanı açmaya çalışan ve İsrail’in dominasyonuna itiraz eden Türkiye’nin Kürtleri İsrail’e kaptırma riski karşısında, çözüm sürecini olumlu yolda ilerletme zorunluluğu daha net bir şekilde görülüyor. Elbette bu durum, sürecin başarıya ulaşması açısından bir garanti değil; ancak bugünkü sürecin diğer dört süreçten farklı bir konjonktürde gerçekleştiğini de görmek gerekiyor.
- 1980 Darbesi Türkiye’nin resmî ideolojisi açısından önemli bir restorasyona neden oldu. 1980 yılına kadar sürdürülen Türkçü-Modernleşmeci anlayış, yerini Türk-İslamcı muhafazakâr toplum kurma anlayışına bıraktı. Darbecilerin ve yeni ideolojinin en temel amaçlarından biri muhafazakâr bir “asker toplum” yaratmaktı. Bu amaç doğrultusunda toplumun militarizasyonu için pek çok aygıt devreye sokuldu. “1980 sonrası Türkiye toplumunda önemli bir militarizasyon süreci yaşandı” demek abartılı olmaz. 1984 sonrasında başlayan Kürtlerle savaş dönemi ise hem askeri vesayeti güçlendirdi hem de militer toplum yaratma projesinin bir aracı haline geldi. Dolayısıyla, Türk-İslamcı ideoloji çerçevesinde militarize edilmiş bir toplumsal dokuda barış süreçlerini yürütmek hep zor oldu. Bu, barışın toplumsallaşmasını engellediği gibi, çözüm karşıtları açısından her zaman provokasyon yaratabilme imkanlarını oluşturdu. Örneğin 2009 yılında Habur’da yaşananlar çözüm süreci açısından önemli bir kırılma yaratmıştı. 19 Ekim 2009’da, Kandil ve Mahmur’dan 34 kişi Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye gelerek barış sürecine destek vermek istedi. On binlerce Kürt yine çözüm sürecine destek amacıyla gelen 34 kişiyi karşılamaya gitti. Ancak ertesi gün olay Türkiye medyasında büyük bir skandal olarak servis edildi. Süreç karşıtlarının çabasıyla yaratılan provokasyon, süreci bitme noktasına kadar getirdi. Bugün de süreç karşıtı bir kamuoyu oluşturmak için elverişli bir toplumsal doku olduğunu söylemek yanlış olmaz. On yıllarca şeytanlaştırılmış Kürt Siyasi Hareketi ve liderine karşı oluşan tepkiler, sürece karşı önemli bir engel teşkil ediyor. Militarize edilmiş toplumlarda barış süreçlerinin ilerlemesi kolay olmuyor. Bu nedenle, barışın toplumsallaşması ve bu yolda yapılacak çalışmalar kritik bir yerde duruyor.
- Yukarıdaki tartışmaya bağlı, ancak bundan bağımsız yanları da olan bir başka etken ise Türkiye’de güçlü bir demokrasi ve barış mücadelesinin inşa edilememesi oldu. 1984 yılında başlayan çatışmalarla birlikte, on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarca insanın zorla yerinden edilmesine ve 1 trilyon doları aşan ekonomik kayba rağmen güçlü bir savaş karşıtı hareket ortaya çıkmadı. Türkiyeli aydınların, sanatçıların ve aktivistlerin içinde olduğu çeşitli barış girişimleri ve çalışmaları her zaman olduysa da bu mücadele toplumsallaşamadı. Büyük kitlelerin dahil olduğu bir barış hareketi örgütlenemedi. Militarize edilmiş toplumsal yapı ve baskılar elbette böyle bir barış mücadelesi oluşturmayı zorlaştırdı; ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye’deki muhalif yapıların pek çoğu için barış mücadelesi birincil gündem olmadı.
Bugün yaşanan ekonomik krizin en büyük nedenlerinden biri, elli yıldır sürdürülen savaş ekonomisidir. Ancak Türkiye ekonomisinin krizini ele alan muhalif ekonomistler bile savaş ekonomisinden ve bunun yarattığı yoksulluktan çoğunlukla bahsetmezler. Oysa bugün yaşanan krizin ve toplumsal yoksullaşmanın en büyük nedenlerinden biri ülke kaynaklarının savaşa yönlendirilmesidir. Bu bilinçle hareket eden bir toplum elbette savaşa karşı bir duruş sergileyecektir. Ama bu yokmuş gibi davranır ve bu gerçeği topluma anlatmazsanız, savaş karşıtı bir yaklaşımı örgütlemeniz de mümkün olmaz.
Barış mücadelesinin toplumsallaşamaması ve toplumsal bir talep haline gelememesi, tüm süreçleri yüksek siyasetin pragmatik insafına terk etti. Toplum tarafından baskılanmayan yöneticiler, süreçleri kendi siyasi ikballeri doğrultusunda kullanmaktan geri durmadılar. Bugün yaşanan süreç için de benzer bir tehlikeden söz etmek mümkün. Bir taraftan CHP’ye dönük operasyon ve tutuklamalar, diğer taraftan devam eden hukuksuz uygulamalar, toplumun sürece olan güvenini zedelemekte. Zaten güçlü olamayan savaş karşıtı düşünce, bu güvensizlik ortamında daha da zayıflamakta ve süreci zora sokmaktadır. İşte bu noktada tüm muhalif kurumlara, aydınlara ve sanatçılara düşen en temel görev barışın toplumsallaşması için yollar bulmaya çalışmaktır.
- 1980 darbesinden sonra askeri vesayet rejimi önemli ölçüde kurumsallaştı. Bunun en önemli meşruiyet araçlarından biri ise 1984’te başlayan Kürtlerle savaş oldu. Asker hiçbir zaman Kürt meselesinde inisiyatifi siyasete bırakmadı ve yaşanan çatışmalar neticesinde önemli bir meşruiyet alanı oluşturdu. Aynı şekilde, 2015’te kurulan ve 2016 yılından itibaren Olağanüstü Hâl Rejimi’ni (OHAL) kuran AKP- MHP ittifakının ve otoriter Türk-İslamcı müesses nizamın da bugüne kadarki en önemli meşruiyet kaynaklarından biri, Kürtlerle yürütülen savaş, yani “beka” politikası oldu. Dolayısıyla tüm çözüm süreçlerinde karşımıza, meşruiyet kaynağını kaybetmek istemeyen odaklar çıktı. Bu odaklar, Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmesinin ve barışın gelmesinin kendileri açısından iktidardan uzaklaşmak olduğunu gördükleri her seferde süreçleri sabote ettiler.
Bugün Kürt meselesinin demokratik siyaset ve hukukun devleti bağlamında çözümü, aynı zamanda on yıldır var olan otoriter rejimin altını boşaltacak bir gelişme olarak görülebilir. Dolayısıyla var olan iktidar yapısı, Ortadoğu’daki çıkarları bağlamında Kürt hareketiyle belirli bir uzlaşı oluşturmak istese de, otoriter rejimi terk etmek istemediğinden demokratik hukuk devleti süreçlerini işletme konusunda direnmektedir. Oysa demokratik ve hukuki açılımlar gerçekleşmeden Türkiye’de Kürt meselesinin barış yoluyla çözülmesi pek mümkün görünmemektedir. Bundan önceki dört süreçte olduğu gibi bugünkü süreçte de en önemli problemlerden biri güç odaklarının sahip oldukları pozisyonları terk etmek istememesidir. Bu pozisyonlarını konsolide etmek için kullandıkları Kürt savaşının bitmesi siyaset yapma alanlarını daraltacağından, sürecin başarısını önceleyen bir davranış geliştirmemektedirler. Her ne kadar bunun bir devlet projesi olduğu açıklansa da, demokrasi alanının açılmadığı bir barış süreci hedeflendiği görülüyor. Bu barış sürecinin de başarısız olmaması için yine barış mücadelesinin toplumsallaşması büyük bir önem taşıyor. Aksi taktirde, diğer süreçlerde olduğu gibi, iktidar odaklarının çıkarları temel belirleyici olabilir.
- Kürt meselesi sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele değildir. Tüm Ortadoğu’ya yayılmış Kürt nüfusu ve Irak, İran, Suriye gibi ülkelerde aktif olan Kürt siyasi hareketleri nedeniyle, Kürt meselesi bir Ortadoğu meselesidir. ABD, Rusya, İsrail, İngiltere, Fransa ve başka bazı ülkelerin Ortadoğu siyasetlerini de düşündüğümüzde, meselenin ne kadar çok aktörlü bir yapıya sahip olduğu görülebilir. Dolaysıyla hem emperyal hem de alt-emperyal devletlerin içinde olduğu, farklı çıkarların ve stratejilerin çatıştığı bir çözüm sürecinden söz ediyoruz. İki taraf varmış gibi görünse de masa zannettiğimizden daha kalabalık ve daha karmaşık süreçleri içeriyor. Çıkarları zaman zaman birbiriyle çatışan, zaman zaman örtüşen birçok devletin masada olması, sürecin en kırılgan yanlarından birini oluşturuyor. İşte bu nedenle de barış isteğinin ve talebinin toplumsallaşması büyük önem taşıyor. Aksi taktirde süreç, devletlerin çıkarları doğrultusunda ilerleyebilir de bitebilir de. Bize düşense seyretmek olacaktır.
1999- 2004 sürecinde yaşananlar buna iyi bir örnek teşkil edebilir. Irak’ı işgal etmek isteyen ABD, Türkiye topraklarını kullanmak istedi. Ancak Meclis oylamasıyla bu reddedildi. Bunun üzerine ABD, bu operasyonu Kuzey Irak’ta bulunan Kürtlerle birlikte yaptı ve 2003 yılında Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi kuruldu. Bu durum Türk Devleti açısından, bir kırmızı çizginin ihlali olarak değerlendirildi. Kürtler bir statü elde ederse bu Türkiye Kürtlerini de etkiler, diyerek harekete geçen devlet aklı barış sürecinin de sonunu getirdi.
Sonuç olarak yine siyasi ve konjonktürel nedenlerle ortaya çıkmış bir barış/çözüm süreciyle karşı karşıyayız. Önümüzde iki yol var; Ya “buradan bir şey çıkmaz” diyerek süreci tamamen yüksek siyasetin pragmatik insafına ve çözüm karşıtlarının provokasyonuna terk edeceğiz ya da barışın toplumsal inşası için elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışacağız.
