Yazıyı hazırlarken yararlandığımız haber akışına buradan ulaşabilirsiniz.

Kadir İnanır’ın Vefatı

Usta oyuncu Kadir İnanır’ı kaybettik. 15 nisan 1949 tarihinde Ordu’nun Fatsa ilçesinde başlayan hayatı, 26 haziran 2026’da İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede sona erdi.

Kadir İnanır, hayatı boyunca çok nadir rastlanacak türden bir sanatçı duruşu sergilemişti. Hep başka bir hayat ihtimaline tutunan, hayata hep geç kalmış, buruk, incitirken incinen ve hep arayan…

Atıf Yılmaz’ın, Zeki Ökten’in, Şerif Gören’in, Ömer Kavur’un birbirinden farklı dünyalarında dolaştı. Toplumsal gerçekçi sinemadan melodrama, politik filmlerden ana akıma uzanan geniş bir filmografide hep yeni bir oyunculuk imkânı aradı. Elindeki büyük yıldız gücünü güvenli bir tekrar alanına dönüştürmek yerine, oyunculuğunu geliştirecek yönetmenlerin ve projelerin peşinden gitti.

Bir dönem (özellikle 90’ların sonu, 2000’lerin başı) ‘Kadirizm’ diye bir kavram vardı. Filmlerinde canlandırdığı kabadayı, maço karakterlerin kötü bir karikatürü olarak popülerleşen bir akımı temsil etmekteydi bu kavram. Hayran olunan, taklit edilen, peşinden koşulan, çekinilen bir fenomene dönüşmüştü adeta. O dönem erkeklik ve kadına şiddet tartışmalarından azade bir figür olmadığını da not etmek gerekir. Takip eden yıllarda bu girdaplı yoldan dönmeyi başarmıştır. Bugünden bakıldığında asıl altı çizilmesi gereken, bu kadar büyük bir yıldız olması değil, sonrasında o yıldızlığın ve ‘Kadirizm’in içinden çıkabilmiş olmasıdır belki de. Umut ve vicdanı öne çıkartan; barışın peşinde koşmayı insanlık sayan bir dönüşümün hikâyesidir aslında hayatı.

Memleket sinemasının 50 yılına damga vuran bir kuşağın içinde yer almış, 150’yi aşkın filmde rol almış, beyazperdede ve gerçek hayatında onlarca hikâye ortaya koymuş birisinin ardından ne söylesek tam olamayacak. Ama hayatı ve ardında bıraktığı eserleri, çok ciddi çalışmalara konu edilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Deniz Göktaş ve ‘Ölü Deniz’ Gösterisi

Deniz Göktaş’ın 1 Haziranda Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnelediği 90 dakikalık stand up gösterisi ‘‘Ölü Deniz’’, 24 Haziranda Youtube üzerinden de ücretsiz olarak yayınlandı. Yayınlanır yayınlanmaz milyonlara ulaşan gösteri hakkında önce erişim yasağı getirildi; ardından da Deniz Göktaş hakkında, ‘‘dinî’’ değerleri aşağılama ve ‘‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’’ suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Yurt dışı seyahatinden dönüşünde, havalimanındaki pasaport kontrolü sırasında gözaltına alınan Göktaş, İfade işlemlerinin tamamlanmasının ardından sulh ceza hâkimliğine sevk edildi. Göktaş’ın ‘kendisiyle barışık diktatör’, ‘oruç tutan canlı bomba’, ‘dalgıç kıyafeti’ ve ‘son kitap’ şakaları söz konusu suçlamalara gerekçe gösterilmekteydi.

Deniz Göktaş, emniyet ve savcılıkta verdiği ifadeler sonrasında tutuklanarak Tekirdağ’ın Çorlu ilçesindeki Karatepe Ceza İnfaz Kurumu’na yerleştirildi.

Dikkatli izlendiğinde, ezber bozan ve seyirciyi ters köşeye yatırabilen şakalarla bir akış oluşturduğu hemen anlaşılan Deniz Göktaş hakkında alınan bu hızlı karar, geniş kesimlerce çok ağır bulundu. Şakalar beğenilmeyebilir, söz konusu şakacının kendisinden sosyal hayatta uzak durulabilir, izlenmeyebilir; manevi tazminat davası bile açılabilir eğer rencide olunduysa; ama ters kelepçe takarak soruşturmaya almak, hemen ardından tutuklamak, toplum vicdanını ve hukuku rahatsız etti.

Alışıldık algı ve sınırları zorlayan eleştirel mizahın tarihi, yaşadığımız coğrafyada çok da yeni değil. Tarih, şakayı bir “kamu düzeni tehdidi” olarak kodlayanların ibretlik örnekleriyle dolu. Uzak geçmişe, Hacıvat-Karagöz’e (“hemü masaldır, hemü gerçektir”) kadar gidilebilir bu konuda. Meddahlık kültürü, Bektaşi fıkraları, Nasrettin Hoca anlatıları gibi geniş bir sözlü kültüre sahibiz bu alanda. Sansür ve/veya yaratılan otosansür/baskı iklimleri nedeniyle bolca metafor kullanmak zorunda kalan, Osmanlı’nın son dönem dergilerinden Diyojen; 70’li yıllardan itibaren politik taşlamayı gündelik hayatımıza sokan mizah dergisi Gırgır; 90lardaki çok kanallı televizyon döneminde, karikatürize edilmiş karakterler üzerinden bürokrasi, siyaset ve belli bir devlet dili eleştirisi geliştiren Levent Kırca ve ‘‘Olacak O Kadar’’ ekolü; sonrasında rahatsız etmenin bir mizah dili estetiği olarak daha net benimsenmeye başlandığı Leman, Penguen, Uykusuz gibi dergilerin yükselişi; şakanın haber formatında verildiği, dijital ironi dönemi ve Zaytung… Örnekler daha da artırılabilir; ama hepsi de dönemin iktidarlarının çeşitli düzeylerdeki tepkileriyle mutlaka karşılaşmış, baskıyla kendince mücadele etmiştir. Ve hepsi de dönemlerinin özelliklerini çok güzel yansıtmaktadır.

Günümüze geldiğimizde, ‘‘dijital ironi’’ başlığı altında, kişisel-politik anlatı ve imalarla tabu yıkma dönemi olarak özetleyebileceğimiz bir dönem yaşamaktayız ve hatta dijital-kamusal dolaşım, doğrudan şakanın anlamını belirleyip yeniden üretebilmekte. Araştırmalar, dijital medya platformlarının algoritmik yapılarının da etkisiyle, mizahi haber içeriklerinin yüksek etkileşim düzeylerine ulaştığını ve bu içeriklerin toplumsal normlar ile kültürel pratikler üzerine alternatif söylemler inşa etme kapasitesine sahip olduğunu büyük ölçüde ortaya koymakta.

Deniz Göktaş örneğinde de görüldüğü gibi 90 dakikalık bir gösteriden seçilen birkaç kesit, milyonlarca izleyicinin diline pelesenk olabildi. Cesur, zeki, derdini hiç sansürlemeden sunan; en önemlisi son derece samimi, dersine iyi çalışmış ve dijital dünyanın olanaklarına hâkim bir mizahçı olarak Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşamanın nasıl bir şey olduğunu kendince anlatıverdi ve bir anda milyonlara ulaşıverdi.

Eskiden soru, genel olarak “Bunu söyleyebilir miyiz?” idi.

Şimdi ise soru daha çok “Bunu söylediğimizde kim görüyor, hangi kesitte görüyor, nasıl dolaşıma giriyor ve kimi etkiliyor?” olmaya başladı. ‘‘Erişim yasakları’’ günümüzün en popüler sansür uygulamaları haline geldi.

Deniz Göktaş örneği özelinde, erişim yasağının da ötesine geçildi ve tutuklama uygulandı. Bu, ne yazık ki alışık olmadığımız bir uygulama değil. Üstelik kendisinin de hiç şaşırmadığını, böyle bir şeyin olabileceğini bilerek ülkeye geri döndüğünü hepimiz biliyoruz. Yaşanacak gelişmeleri hep birlikte takip edeceğiz. Ama ne olursa olsun, en azından “Böyle mizah olmaz, komik de değil” feryadı yerine “Ben komik bulmadım, bana hitap etmiyor” demek bu kadar zor olmamalı artık günümüz Türkiye’sinde.

Kanye West Konseri

Kanye West 30 Mayısta, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 1118.000 izleyicinin katıldığı büyük bir konser verdi. Geliştirdiği antisemitik söylem ve açık açık belirtmekten kaçınmadığı Adolf Hitler hayranlığı nedeniyle Avrupa’da konserleri iptal edilen West’in Türkiye’de kitleler tarafından coşkuyla karşılanması, sosyal medyada tartışma yarattı. Türkiye’deki mevzuatın konserin iptal edilmesini gerektirmediği gerekçesiyle gerekli izinlerin alındığı konserde, özellikle yurtdışından gelen izleyicilerin çokluğu, yer yer izdiham yaşanmasına sebep oldu. Yetkili makamların sanatçıdan tek talebi, ‘‘I am a God’’ (Ben bir Tanrıyım) isimli şarkısını İstanbul’da seslendirmemesi oldu.

CHP içindeki siyasi hareketlilik, sanat dünyasından gelen peş peşe yasak kararlarıyla yeni bir boyut kazandı.

Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Suavi ve Onur Akın, kendilerine ait popüler eserlerin CHP etkinliklerinde ve atanmış Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun programlarında kullanılmasına artık izin vermeyecek.

Bu konuda, hukukî arkaplan için kısa bir parantez açacak olursak eser sahibinin, eserinin kullanılıp kullanılmayacağına karar verme hakkına sahip olduğunu genel ilke olarak öncelikle belirtmek gerekir. Bu hak, yasal olarak da güvence altına alınmıştır. Bu hakkın hukukî dayanağı Türkiye’de esas olarak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’dur. Bu çerçevede mali haklar (eseri çoğaltma, yayma, temsil etme, işaret/ses/görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletme, vb..) ile manevi haklar (eserin ne zaman, hangi ortamlarda ve nasıl kamuya sunulacağına karar verme -umuma arz etme-, adının belirtilmesini isteme, eserde değişiklik yapılmasını engelleme/denetleme, vb.) ve eser üzerindeki münhasır tasarruf yetkisi eser sahibine aittir. Eser sahibi bu hakları kullanabilir, kullanım için bir başkasına lisans verebilir veya bu hakkı bir başkasına tamamen devredebilir; eserinin kullanılmasını ya da kullanılmamasını tercih edebilir; belirli kişi veya kurumlara izin verip başkalarına vermeyebilir; kullanımı belirli şartlara bağlayabilir…

Özetle, çeşitli nedenlerle (maddi, manevi, etik, sanatsal, kültürel, politik, konjonktürel…) izin verilmediği sürece, başkaları ilgili eseri kullanamaz.

Burada bazı istisnalar da vardır. Örneğin, aynı kanunla düzenlenmiş eğitim, alıntı, haber yapma gibi sınırlı durumlarda, eser sahibinin izni gerekmeyen kullanımlar söz konusu olabilir.

Bu şekilde, kanun çerçevesinde ve yıllar içerisinde detaylı bir şekilde düzenlenen bütün bu haklar, Anayasa’nın mülkiyet hakkı ve fikrî mülkiyetin korunmasına ilişkin genel ilkeleriyle de güvence altına alınmıştır.

Sanatçıların Kemal Kılıçdaroğlu’nun mitinglerindeki eser kullanım iznine dönük açıklamasının ardından tartışmaya katılan Barış Yarkadaş, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız hukukî çerçeveyi temel almak ve gerekiyorsa tartışmaya açmak yerine (bir gazeteci olarak sanatçıların haklarını ve mevzuatları çok iyi bildiği halde) hedefine doğrudan sanatçıları koyarak eksen kaydırdı ve açıklamaya yersiz bir üslupla ve sert sözlerle yüklendi: “Sen kimin şarkısını kime kullandırtmıyorsun?”

Bu soru, haliyle telif hukukuna ilişkin bir soru ya da argüman değil. Sanatçıların eserleri üzerindeki tasarruf hakkını ve mevzuatı görmezden gelen; onları, meşru haklarından bağımsız olarak, siyasi ve ahlaki yönden itibarsızlaştırmaya çalışan, polemikçi, provokatif ve kabul edilemeyecek bir söylem.

Sanat dünyasından bu açıklamaya cevap gelmesi fazla uzun sürmedi ve Suavi, Barış Yarkadaş’a ilgili telif yasasını göndererek, dersine daha iyi çalışması temennisiyle sanatçıların haklarını hatırlattı. Tek başına çok da yeterli olmadığını düşündüğümüz bu açıklama sonrasında, tartışmaya meslek birliklerinden yetkililerin katılmaması, bu aşamada önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmakta. Hukuka bağlılık anlamında hassas günlerden geçmekte olduğumuz bugünlerde, bu tür tartışmaların daha seviyeli, bilimsel ve hukukî veriler eşliğinde yürütülmesinde büyük fayda var.

Almanya’nın başkenti Berlin’deki Maxim Gorki Tiyatrosu yöneticisi Shermin Langhoff görevinden ayrıldı.

Shermin Langhoff’un özellikle Gorki Tiyatrosu’nda geliştirdiği ‘‘post migrant’’ yaklaşımı, göçün kendisinden çok, göç sonrası toplumun gerçekliğine odaklanmaktaydı. Odak noktası sadece göçmenler değil, göçün şekillendirdiği toplumun tamamı idi. Göçü yalnızca mağduriyet hikâyeleri üzerinden anlatmayan; sınıf, cinsiyet, ırkçılık, aidiyet ve vatandaşlık gibi meseleleri birlikte ele alan; Almanya’yı ‘‘göç alan bir ülke’’ olarak değil, zaten çok katmanlı bir toplum olarak sahneye taşıyan ‘‘post migrant’’ kavramını geliştiren kişi olarak Almanya tiyatrosunda önemli bir yere sahip Langhoff’un görevini bırakması, sürpriz olarak nitelendirildi. Yerine, Baden Baden ‘Kunsthalle’ (Sanat Salonu) Müdürü olan, Türkiye kökenli dramaturg Çağla İlk atandı.