Bu değerlendirme yazısı 25 Şubat – 10 Mart tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Çözüm Süreci ve Abdullah Öcalan’ın Mesajı
Türkiye’nin en yakıcı meselelerinin başında gelen Kürt sorunu ve “çözüm süreci” tartışmalarında, 2026 yılının Şubat sonu ve Mart başı itibarıyla yeni bir eşiğe geldiği söylenebilir. PKK lideri Abdullah Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın yıl dönümü olan 27 Şubat tarihinde yayımlanan mesajında, hükümetin gerekli adımları atmamasına yönelik eleştirilerini gündeme getirdi. Sürecin geldiği nokta itibarıyla, iktidarın somut hukuki ve siyasi adımlar atmak yerine işi bir tür “top çevirmeye” döndürdüğü açıkça görülüyor. Öcalan ayrıca, sürecin başarıya ulaşmasının salt devletin atacağı adımlara bağlanamayacağını, toplumun iktidarın inisiyatifini beklemeden kendi demokratik örgütlenmesini tabandan yaratması gerektiğini bir kez daha vurguladı. Öcalan, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle okunan mesajında da kadın özgürlüğünün demokratik toplum inşasındaki temel rolüne dikkat çekti.
Meclis çatısı altında kurulan çözüm komisyonunun hazırladığı raporun beklentileri karşılamaktan çok uzak olduğu gerçeği, 2026 Newroz deklarasyonunda Kürt siyasi hareketi tarafından açıkça vurgulandı. İktidar cephesinde ise tam bir oyalama taktiğinin hâkim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek, “İmralı’nın statüsü” konusunda inisiyatif almaktan kaçınarak, “O süreci biz takip etmiyoruz, Yüce Meclisimiz ne tür düzenleme yapacak bilmiyoruz” diyerek topu Meclis’e attı. Gürlek ayrıca, “umut hakkı” veya şahsa yönelik özel bir hukuki düzenleme yapılmayacağını da kesin bir dille ifade etti. Tüm bu gelişmeler, iktidarın Kürt sorununu demokratik yollarla çözmek gibi bir niyetinin olmadığını gösteriyor. Asıl stratejinin Suriye’de beklendiği şekilde, şimdi de İran’daki savaşın sonuçlarının netleşmesini beklemek, Kürt hareketine yönelik bir katliam senaryosu için fırsat kollamak ve Türkiye’deki Kürt siyasi hareketini tamamen ezmek olduğu söylenebilir. Zira iktidarın sıklıkla dile getirdiği “iç cepheyi güçlendirme” söylemi sadece retorikte kalıyor; en basit güven artırıcı adımlar dahi atılmıyor. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Ahmetler makama dönmeli” diyerek Ahmet Türk ve Ahmet Özer’in göreve iadesini istemesine rağmen, İçişleri Bakanlığı Mardin kayyumu Tuncay Akkoyun’un görev süresini iki ay daha uzatarak bu beklentileri boşa çıkardı. Ortadoğu’nun içinde bulunduğu bu kırılgan ortamda bu tür zaman kazanma çabalarının; kısa sürede somut adımların atılmamasının sürecin geleceğine dair kaygıları daha da artıracağı beklenebilir.
Bu tıkanıklık tablosunda DEM Parti yönetimine de tabandan ciddi eleştiriler yöneltildiği görülüyor. Parti yönetiminin bu süreçte toplumsal tabanı ve parti örgütlerini bilgisiz bıraktığı, sivil itaatsizliği örgütlemek yerine devlet güdümlü bir oyalama sürecinin pasif izleyicisi konumuna düştüğü ve giderek bürokratik bir elit (“koordinatör sınıf”) haline geldiği yönündeki eleştiriler dikkat çekici. Kürt seçmen nezdinde parti yönetimine karşı derin bir güvensizlik ve umutsuzluk hâlinin baş gösterdiği söylenebilir. Buna karşın, DEM Parti yöneticileri sürecin “tarihsel bir fırsat” olduğunu vurgulamaya devam edip barışın parlamenter ve hukuki bir zeminde ilerletilmesi çağrılarını yineliyorlar.
CHP’ye Yönelik Yargı Operasyonları
Cumhuriyet Halk Partisi ve muhalif belediyelere yönelik yargı ablukası, yerel seçimler ve olası genel seçimler öncesinde muhalefeti dizayn etme amacıyla sertleşerek devam ediyor. Bu ablukanın en çarpıcı örneklerinden biri Bolu’da yaşandı. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, evine jandarma ekiplerinin baskın yapmasıyla gözaltına alındı ve tutuklandı. Sonrasında, CHP Lideri Özgür Özel, Özcan’ı cezaevinde ziyaret ederek bu hukuksuzluğu ifşa etmiş ve “O 3 harfliyi pişman edeceğiz” diyerek boykot imasında bulunmuştu. İşin vahim tarafı, Özcan’ın “irtikap” suçlamasıyla tutuklanmasına gerekçe gösterilen Şok, BİM ve A101 gibi zincir marketlerin resmi olarak şikâyetçi olmadıklarını açıklamış olmaları.
Benzer bir hukuksuzluk Adana’da yaşandı. Zeydan Karalar’ın yargılama neticesinde tahliye edilmesine karşın İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırma süresi hiçbir somut gerekçe olmaksızın iki ay daha uzatıldı.
Muhalefet liderlerine yönelik kişisel yargı kıskacı da daralıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yeni bir soruşturma açılırken, Ekrem İmamoğlu’na Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemindeki araç kiralama ihaleleri üzerinden “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla yeni bir dava daha açıldı. Ancak en kritik gelişme, İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 106’sı tutuklu 402 kişinin yargılandığı ve sanıklar için toplam 2600 yılı aşan hapis cezalarının talep edildiği devasa “İBB Davası”nın Silivri’de başlamasıydı. Binlerce sayfalık iddianamesiyle yüzlerce kişinin yargılandığı bu karmaşık dosyaya biri yedi, diğer ikisi ise ikişer yıllık mesleki tecrübeye sahip genç ve deneyimsiz hâkimlerin atanması, bunun yargısal bir faaliyetten ziyade tamamen siyasi bir operasyon olduğunu kanıtlar nitelikte bir gelişmeydi. İlk duruşmalarda mahkeme heyetinin reddi hâkim taleplerini reddetmesi ve İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmaya yönelik tutumları, davanın siyasi saiklerle ilerlediğini gözler önüne serdi. İmamoğlu’nun mahkeme heyetini tanımayan ve süreci siyasi bir mücadele alanı olarak gören savunma stratejisi takdir toplasa da, bu davaların asıl amacının muhalefeti siyasi yasaklarla elimine etmek olduğu unutulmamalıdır. İBB Davası’nın sadece bir “CHP sorunu” değil, Türkiye’nin demokrasi ve özgür seçimler sorunu olarak ele alınması gerektiği söylenebilir. Zira, Ortadoğu’da özellikle İran’a dönük savaşın başlamasıyla oluşan güvenlikçi devlet uygulamaları ve ortamının AKP’nin elini iyice güçlendirdiği aşikâr.
Laiklik ve İfade Özgürlüğü
İktidarın yargıyı bir sopa olarak kullanma pratiği, düşünce ve ifade özgürlüğü ile laikliğin savunulmasını da hedef alıyor. 168 aydın, akademisyen ve yazarın imzaladığı “Laikliği Savunuyoruz” bildirisi nedeniyle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in şahsi girişimiyle soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında, “Hocaların hocası” olarak bilinen 91 yaşındaki Prof. Dr. Korkut Boratav dahil imzacılar ifade vermek üzere emniyete çağrıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bildiriyi imzalayanları “zihnen ve fikren fosilleşmiş güruh” olarak nitelendirerek hedef göstermişti. Görünen o ki, panellerde veya akademik platformlarda tartışılması gereken ifade özgürlüğü kapsamındaki konular, artık doğrudan mahkeme salonlarında kriminalize edilerek yargılama konusu oluyor.
Toplumsal yaşamda laikliğin tasfiyesine yönelik adımlar da ramazan dolayısıyla özellikle okullarda hız kazanmaya başladı. Eğitim kurumlarında tarikat ve cemaat söylemlerinin meşrulaştırıldığı, okul zillerinin son günlerde popüler olan “Kabe’de hacılar” gibi ilahilerle değiştirildiği görülüyor. Laik bilimsel eğitime sahip çıkan ve bu duruma itiraz eden veliler ise anında gözaltına alınarak susturulmaya çalışılıyor. Öğretmenler odasında Evrensel ve Agos gazetelerini okuyan, Ermeni ve Alevileri öven bir öğretmenin disiplin cezasına çarptırılması, devletin ideolojik sınırlarının ne kadar daraldığını göstermesi açısından önemli.
Basın özgürlüğü de benzer bir tahakküm altında. DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, sırf gözdağı vermek amacıyla Ankara’dan İstanbul’a sevk edilerek tutuklanmış, tutukluluğuna yapılan itirazlar reddedilmişti. Ayrıca ANKA Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Kenan Şener, İncirlik Hava Üssü’ne ilişkin görüntülerin canlı yayınlanması gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.
İktidar, Ortadoğu’da özellikle ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla alevlenen savaş koşullarını iç politikada bir konsolidasyon aracı olarak da kullanıyor. “Bölge yanıyor ama Türkiye istikrarlı, Erdoğan sayesinde ayaktayız” propagandasıyla halkın derinleşen fakirliğe, hukuksuzluğa ve baskıya razı edilmesinin amaçlandığı görülüyor. Aynı zamanda, bölgede parçalanan Şii Hilali’nin yerine kurulması muhtemel bir “Sünni Hilal”in hamiliğini ve liderliğini üstlenme hedefiyle, devletin resmi ideolojisinin otoriter bir İslam-Türkçülüğe dönüşümünün hızlandığı söylenebilir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Kadın Cinayetleri
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin uzun süredir yapısal bir krize dönüştüğü su götürmez bir gerçek. Geçtiğimiz dönemde aynı ismi taşıyan iki farklı kadının (Fatma Nur Çelik) göz göre göre gelen cinayete kurban gitmeleri bu krizin en acı tezahürleri oldu. İstanbul Çekmeköy’de öğretmen Fatma Nur Çelik’in bir yıl öncesinden beri şikayetlerini dillendirdiği lise öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülmesini eğitim emekçileri iş bırakma eylemleriyle protesto etti. Bir diğer vakada ise tecavüzcüsü olan eski eşinin kızına yönelik istismarına karşı hukuk mücadelesi veren anne Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra şüpheli şekilde ölü bulundular. Meclis gündemine de taşınan bu ölümlerde, “Can güvenliğim yok” beyanlarına rağmen devletin koruma tedbirlerini uygulamadığı ortaya çıktı. İktidarın İspanya’daki özel yetkili mahkemeler gibi etkin ve önleyici politikalar geliştirmek yerine, meseleyi “aileyi koruma” retoriğine hapsederek kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkını korumadığı açık. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8 Mart öncesi yaptığı açıklamada, “Sözleşme değil, kanun yaşatır” diyerek İstanbul Sözleşmesi’ni reddeden politikasını savunması, bu vizyonsuzluğun bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri ise devletin ve iktidar destekli grupların yoğun baskısı altında geçti. İstanbul, Diyarbakır ve Trabzon gibi pek çok ilde binlerce kadın eşitlik, barış ve yaşam talepleriyle sokakları doldururken, Taksim ve çevresindeki yollar valilik kararıyla yasaklandı ve kapatıldı. Yürüyüşlerde “İstiklal Kadınları” ve benzeri milliyetçi gruplar alana sokulup, Kürt kadın hareketine ve “Jin Jiyan Azadi” sloganlarına karşı provokasyon yaratılmasına zemin hazırlanarak kadın hareketi Türk-Kürt ekseninde bölünmeye çalışılıyor. Ayrıca İstanbul ve İzmit’teki eylemlerde gökkuşağı bayrakları hedef alındı ve sırf bu bayrakları taşıdıkları için LGBTİ+ aktivistleri polis tarafından şiddetle gözaltına alındı. Gökkuşağı bayrakları, yıllardır olduğu gibi yine anayasal bir hak olan yürüyüşleri kriminalize etmek için kullanışlı bir bahane olarak sunuldu.
EKONOMİ
Makroekonomik Veriler ve Krizin Derinleşmesi
İktidarın ekonomi politikaları halkı yoksulluk girdabına sürüklemeye devam ediyor. Genellikle enflasyonu olduğundan düşük göstermekle eleştirilen TÜİK verilerine göre bile, Ocak ve Şubat aylarında enflasyon oldukça yüksek çıktı. İlk iki ayda yüzde 8’e varan bir oranla, iktidarın 2026 yılı sonu için belirlediği yüzde 16’lık enflasyon hedefinin yarısına henüz yılın başında ulaşıldı. Bağımsız araştırma grubu ENAG’ın yıllık enflasyonu yüzde 54,14 olarak ölçtüğü bir ortamda, TÜİK’in yüzde 31,53’lük rakamının bile krizin boyutunu gizlemekte yetersiz kaldığı söylenebilir. BES-AR verileri, kamu emekçilerine Ocak ayında yapılan yüzde 11’lik zammın yüzde 8,88’inin Şubat ayı itibarıyla çoktan eridiğini gösteriyor. İran-ABD/İsrail savaşının da küresel enerji maliyetlerine etkisiyle, yıl sonu enflasyonunun en iyimser tahminle yüzde 30’lar seviyesinde gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu yüksek enflasyonist ortamda, Şubat 2026 sonu itibarıyla dört kişilik bir aile için açlık sınırı 32.365 TL’yi, yoksulluk sınırı ise 105.425 TL’yi aştı. Asgari ücretlinin reel geliri aydan aya buharlaşırken, iktidarın emeklilere yönelik bayram ikramiyesinde beklenen dişe dokunur artışı yapmaması, “özel bir kaynak oluşturmak gerekiyor, zorluklarımız ortada” şeklindeki açıklamalarla geçiştiriliyor. Hayat pahalılığı karşısında ezilen yurttaşlar, çareyi borçlanmada bulmuş görünüyor; zira bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 6,27 trilyon TL gibi devasa bir rakama ulaştı. Toplumun alt kesimlerinde ve küçük esnaf nezdinde çok ciddi bir durgunluk yaşandığı söyleniyor. Tekstil ve hazır giyim gibi temel istihdam alanlarında son üç yılda yaklaşık 10 bin işyerinin kapanması ve yüzbinlerce işçinin işsiz kalması, halkın harcanabilir gelirinin tamamen tükendiğinin en net göstergesi gibi görünüyor.
Savaşın Etkileri ve Merkez Bankası Politikaları
ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının küresel ekonomi kadar Türkiye ekonomisine de önemli etkilerinin olacağı açık. İktidarın halihazırda enflasyonu kontrol etme politikasının tamamen iflas ettiği ve hedefleri tutturamayacağı görülüyor. Kuru baskılamak politikası da beklendiği gibi işlemeyebilir. Zira savaşın başladığı günden 10 Mart tarihine kadar piyasalardaki paniği dindirmek ve döviz kurunu baskılamak amacıyla Merkez Bankası (TCMB) rezervlerinden tam 20 milyar dolar harcandığı belirtiliyor. Bloomberg kaynaklı haberler de Türkiye’nin TL’yi istikrarlı tutmak için kısa sürede rezervlerinin yüzde 15’ine denk gelen yaklaşık 12 milyar dolar harcadığını doğruluyor. TCMB’nin net rezervlerindeki bir haftada 5,7 milyar dolarlık erime resmi verilere de yansıdı. Piyasanın ve ihracatçının döviz kurlarının serbest bırakılması beklentisine rağmen, kurun artmasına izin verilmiyor. Asgari ücret 600-650 dolar seviyelerinde tutularak, Mehmet Şimşek yönetiminde yabancı sermayeye verilen “düşük kur, yüksek faiz” sözüne sadık kalınacağı anlaşılıyor. Ancak bunda, olası bir devalüasyonun yaratacağı şiddetli enflasyon dalgasından ve hayat pahalılığının yol açacağı toplumsal infialden korkulmasının da etkili olduğu söylenebilir. Küresel enerji piyasalarında Hürmüz Boğazı’nın geçişlere kapatılması ve petrol tankerlerinin vurulması gibi krizler neticesinde Brent petrolün varil fiyatı 114 dolara kadar fırlamış, sonrasında 100 dolar bandına gerilese de kalıcı bir fiyat şoku yaratmış görünüyor. Uzmanların “Petrol 150 dolara çıkarsa Şimşek programı çöker” uyarısı Türkiye’nin kırılganlığını özetliyor. Motorine bir gecede 5,60 TL, benzine 2,10 TL zam geleceği söylentileri ve akaryakıt fiyatlarının sürekli artması, Türkiye’nin enflasyon hedeflerinin tamamen sapacağına olan inancı güçlendiriyor. İran doğalgazının tedarikinde yaşanabilecek muhtemel kesintiler ve artan lojistik riskler Türkiye’de ağır bir enerji ve enflasyon krizi yaratabilir.
İşçi Direnişleri
Ekonominin bu karanlık tablosu içinde işçi sınıfının hak arama mücadelesi zorluklarla devam ediyor. Polyak maden direnişi, geçtiğimiz dönemin emek hareketi adına en çok konuşulan gelişmelerinden biri oldu. İşçilerin ücretlerini alamadıkları ve hak gaspına uğradıkları gerekçesiyle yerin altına inerek ve kendilerini madene kilitleyerek başlattıkları direnişe jandarma tarafından biber gazı ve coplarla çok sert müdahale edilmişti. Bu şiddetli müdahale sırasında Bağımsız Maden-İş Sendikası yöneticileri ve örgütlenme uzmanı Başaran Aksu da gözaltına alındı. Tüm bu devlet baskısına rağmen direniş işçilerin lehine pozitif bir kazanımla sonuçlandı. Anlaşmaya göre işçilerin alacakları hesaplarına yatırılacak. Madende üretim üç ay duracak ve Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü madende denetim yapacak. Denetim sonucu maden açılırsa işe geri dönüşler konusunda uzlaşma sağlandı. Sürecin bağımsız sendika tarafından başarıyla yönetilmesi, sarı sendikacılığa karşı umut verici bir örnek oldu. Ancak, mali kriz içindeki maden işletmesinin Çinli yatırımcısından (Qitaihe) alınarak iktidara yakın yandaş bir sermaye grubuna devredilebileceği ihtimali, işçilerin geleceği açısından göz ardı edilmemesi gereken büyük bir risk olarak duruyor.
DIŞ POLİTİKA
Suriye ve Kürt Bölgesi (Rojava) Gelişmeleri
Suriye’de bu dönem, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) arasında 29 Ocak tarihinde yapıldığı belirtilen anlaşmanın ardından somut adımların atılmaya başlandığı görüldü.
9 Mart’ta SDG ile HTŞ arasında esir takası sürecinin başladığı haberleri yayımlandı. 7 Mart’ta da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, geçici Şam yönetimine bağlı güçlerin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları sırasında esir alınan ve kendilerinden bir daha haber alınamayanların ailelerini temsil eden bir komiteyle görüşmüş ve esir ve kayıpların 29 Ocak’ta Şam ile aralarında imzalanan anlaşmanın maddelerinden biri olduğunu belirtmişti. Abdi, Suriye hapishanelerinde hem sivil hem de askeri personel olmak üzere 1070 esirin bulunduğu konusunda resmi olarak bilgilendirildiğini belirtmişti. Ertesi gün, karşılıklı olarak 100’er kişinin teslim edildiği açıklandı. Takas, Heseke kentinde bulunan Panorama Kavşağı’nda yapıldı. Taraflar, anlaşma kapsamında belirlenen esirlerin karşılıklı olarak serbest bırakıldığını belirtirken, sürecin önümüzdeki dönemde yeni takaslarla devam edebileceği ifade edildi.
İkinci bir somut gelişme olarak, yine 29 Ocak Anlaşması kapsamında Afrin’e geri dönüşlerin başlamasını kaydedebiliriz. Bu kapsamda 400 aileden oluşan ilk konvoy Kamişlo’dan yola çıktı. SDG komutanlarından Siyamend Efrîn, Afrin’den göç ettirilen halkın evlerine dönüşü için gerekli işlemlerin fiilen başlatıldığını duyurdu. Yerlerinden zorla göçertilen ilk grubun Afrin’e dönüşünün ardından yeni kafilenin de 12 Mart’ta yola çıkması bekleniyor. İlham Ahmed’in açıklamasına göre Serêkaniyê’ye dönüşler için de hazırlıklar yapılıyor. Bu arada Haseke ile Halep arasındaki uluslararası M4 karayolu yeniden ulaşıma açıldı.
Aynı anlaşma uyarınca atılan üçüncü bir adım da Şam yönetimi ile SDG arasında ortak güvenlik noktalarının kurulması oldu. 4 Mart’ta yapılan açıklamada HTŞ güçlerinin Rakka’dan çekilerek bazı bölgeleri devrettiği ve coğrafi bir paylaşımın uygulamaya konulduğu belirtildi.
Öte yandan DSG Genel Komuta Konseyi üyesi Sipan Hemo, Özerk Yönetim ile Şam arasında 29 Ocak’ta varılan anlaşma kapsamında Doğu Bölgesi’nden sorumlu Suriye Savunma Bakan Yardımcısı olarak atandı. (Bu durumun Türkiye medyasında “terörist bakan oldu” şeklinde yer alması oldukça ironikti.)
Haseke Valisi Nureddin İsa Ahmed, Esad rejiminden bu yana kimliği bulunmayan Kürtlere Suriye vatandaşlığı verilmesine ilişkin süreci görüşmek üzere İçişleri Bakanlığı heyetiyle bir araya geldi. 29 Ocak Anlaşması marjında gerçekleşen görüşmede, kimlik başvurularının alınması ve incelenmesi için uzman komitelerin kurulmasına karar verildi. Ayrıca sürecin yürütülmesine ilişkin net bir yol haritası hazırlanması konusunda mutabakata varıldı.
Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye’de SDG-Şam arasındaki anlaşma sürecinin artık daha olumlu şekilde seyredeceği sonucunu çıkarmak için henüz çok erken gibi görünüyor. Bölgede risklerin sürdüğünü unutmamak gerekiyor. Bu konuyu Kürt temsilciler de dile getiriyor. Örneğin Avrupa Parlamentosu binasında düzenlenen basın toplantısında konuşan ve “Yeni bir saldırı ve savaş tehlikesi devam ediyor” uyarısında bulunan İlham Ahmed, “Bir daha savaş çıkmaması için Avrupa Parlamentosu görev alabilir. Avrupa Suriye’de çok destekte bulunuyor. Çözüm için garantör olmaları çözüme katkı olur” açıklamasında bulundu. Fransa’nın garantör gibi görünmesine rağmen somut destek sunmadığı, Kürt tarafının gerek HTŞ’ye gerekse de Batı ve ABD’ye güvenmediği anlaşılıyor. Öte yandan Kobani’de fiili kısmi kuşatmanın devam ettiği, elektrik ve su verilmesine rağmen Türkiye’nin sınır kapılarını HTŞ’ye devredilmediği sürece, açmamakta direndiğini de unutmamak gerekiyor. Anlaşmanın uygulanma adımlarının yanı sıra meselenin bu tür olumsuz ve sürüncemede bırakılan yanlarının da takip edilmesi gerekiyor.
İran’a Yönelik Saldırılar ve Ortadoğu
Bu dönemde, 28 Şubat’ta İsrail ve ABD saldırılarıyla başlayan İran-ABD/İsrail savaşıyla ilgili olarak çok sayıda olgu yaşandı ve çok sayıda haber yapıldı. Bunların önemli bir kısmı ilgili haber taraması dosyamızda mevcut. Bu yazımızda savaşla ilgili çok önemli gördüğümüz olgulara değineceğiz:
- İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarında sivil altyapıların ve sivil hedeflerin vurulduğu, (örneğin Hürmüzgan eyaletinde bir ilkokula düzenlenen saldırıda büyük çoğunluğu çocuk en az 168 sivilin hayatını kaybettiği bildirilmişti; öte yandan İran’ın da protestolara katılan 236 çocuğu öldürdüğü, 555 çocuğu da gözaltına aldığı unutulmamalı) buna karşın İspanya gibi birkaç istisna dışında Batılı devletlerin iki yüzlü bir politika izleyerek bu durumu görmezden geldiği görülüyor. Başta Almanya olmak üzere Batı’nın genel desteği dikkat çekici. Daha da dikkat çekici olan ise Çin ve Rusya’nın, İran savaşının kontrolden çıkabileceği ve bölgede nükleer silahlanma yarışını tetikleyebileceği uyarısıyla yetinmesi oldu.
- İran da çok sert karşı misillemelerde bulunuyor, örneğin Kıbrıs’taki İngiliz üssüne yapılan saldırının arkasında İran’ın olduğunun iddia ediliyor. İsrail’in gördüğü hasara dair net bilgiler edinilemiyor. Hizbullah da İsrail hedeflerine saldırılar düzenliyor.
- İran, saldırı hedefleri konusunda çelişkili açıklamalar yaptı; önce “komşulara saldırmayacağız” dedi, ardından radikal kanadın baskısıyla “üslerini kullandıranları vuracağız” şeklinde söylem değiştirildiği görüldü. Arap ülkelerine ciddi saldırılar oldu. Erbil dahil Kürt bölgelerine ciddi saldırılar düzenlendiği haberleri çıktı.
- Savaşın şu aşamada (imha edilen birkaç füze parçasının Türkiye topraklarına düşmüş olması dışında) Türkiye’ye dönük doğrudan fiili bir savaş hali oluşturmayacağı anlaşılıyor. ABD’nin de Türkiye’deki üsleri kullanmadığı belirtiliyor. Kısa vadedeki ekonomik etkilerinin yanı sıra orta vadede Türkiye’nin de fiilen etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır.
Tam bu sıralarda ABD Adalet Bakanlığı ile Halkbank İran yaptırımlarının ihlali davasında “kovuşturmanın ertelenmesi” anlaşmasına varıldığının açıklanması dikkat çekti.
- ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşın birkaç gün içinde biteceğine dair öngörülerinin gerçekçi olmadığı, Saddam’ın 11, Esad’ın 13 yıl direndiği bir coğrafyada, sayıları milyonlarla ifade edilen Devrim Muhafızı ve Besic milis gücüne sahip militer bir İran devletinin kolayca teslim alınamayacağı söylenebilir. ABD’nin tıpkı Venezuela’da denediği gibi üst düzey komuta kademesini yok ederek hızlı bir rejim değişikliği planladığı, ancak bu stratejinin İran’ın direnişi karşısında tıkandığı görülüyor.
- İran’da başta Hamaney olmak üzere çok önemli üst düzey kayıplar yaşanmasına rağmen şu anda bir rejim krizi yaşandığı söylenemez. Hamaney’in yerine getirilen oğlu Mücteba Hamaney’in askeri geçmişi ve kritik özel görevlerde yer almış olması, İran’da daha otoriter ve militarist bir yönetimin hakim olacağını gösteriyor.
- Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılarak geçmek isteyen gemilerin hedef alınması savaşın seyrinde belirleyici olacak gibi görünüyor. Savaştan önce 65 dolar civarında olan Brent petrol varil fiyatı bir ara iki katına çıkmasına karşın genel olarak 100 doların üzerinde kalmış görünüyor. Petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artışın dünya ekonomisinde %1’lik bir enflasyon etkisi yarattığı hesaplanıyor. Kısa vadeli petrol stoklarının da azalmasıyla krizin daha da tırmanması ve “hegemon güçler” açısından sürdürülemez noktaya gelmesi savaşın seyrini doğrudan belirleyecektir.
- Kürt cephesi: Trump’ın önce Kürtleri kara operasyonu için devreye sokmak üzere Kürt liderlerle görüştüğü iddia edildi. Ancak sonrasında Trump Kürtlerin savaşa girmesini istemediğini söyledi. Fox News ve Axios’un ‘binlerce Iraklı Kürdün İran’a kara saldırısı başlattığı’ haberleri, ilgili Kürt partileri tarafından yalanlandı. IKYB ‘Askeri çatışmanın parçası olmayacağız’ açıklamasında bulundu. PJAK açıklamasında, “Üçüncü bir yol seçtik: Demokratik değişim için çalışmak” ifadelerine yer verildi. İran da, İranlı Kürt grupların sınırı geçmesi halinde IKBY’deki tüm tesis ve kurumların hedef alınabileceğini söyledi.
- İran’daki Kürt partilerinin (6 parti) olası bir operasyona katılmak için ABD’den 1992’dekine benzer bir “uçuşa yasak bölge” ve sahada lojistik destek garantisi talep ettiği, bu garantiler verilmeden sahaya inmenin Devrim Muhafızları tarafından Kürtlere yönelik bir katliama davetiye çıkaracağı gerçeğiyle temkinli hareket ettikleri görülüyor. 22 Şubat’ta İran’daki Kürt partiler, ‘İran Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı’nın ilanını duyurmuştu.
- Öte yandan İran savaşının paralelinde İsrail Lübnan saldırılarına devam etti. İsrail’in bu dönemde Lübnan’da sadece Hizbullah’ı hedef almadığı anlaşılıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, İsrail’in 3 Mart’ta Lübnan’ın güneyindeki Yohmor kasabasına düzenlediği saldırıda beyaz fosfor mühimmatı kullandığını açıkladı. İsrail’in Dahiye bölgesini insansızlaştırdığı, dozerlerle mahalleye girdiği, 700.000’e yakın kişinin göç etmek zorunda kaldığı ve Hizbullah’ın tamamen gerilla savaşına geçtiğini açıkladığı bildirildi.
İran ABD/İsrail savaşını sadece Ortadoğu özelinde değil küresel gelişmeler ışığında da değerlendirmek gerekiyor. Küresel ölçekte, 1990 sonrasında sosyalist bloğun yıkılmasıyla vahşi kapitalizmin ve saldırgan emperyalizmin rakipsiz kaldığı koşullarda özellikle Ortadoğu’da önemli gelişmeler yaşandı: Irak işgalleri ve sonrasında Arap Baharı’nın ardından zayıflayan devlet yapıları karşısında İran ve desteklediği yapıların güçlenmesi buna karşılık da başta Suriye’de ve genelde selefi radikal dinci örgütlerin güçlendirilmesi, IŞİD’in güçlenmesi, Libya’da Kaddafi’nin tasfiyesi, Mısır’da Sisi darbesi, Filistin yönetiminin tanınmasından sonra FKÖ’nün güçsüzleştirilmesi ve Filistin’e sürekli saldırıların ardından 7 Ekim 2023 Gazze işgali sonrası topyekün katliam ve tehcir uygulamalarının devreye sokulması, ardından Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi, Hamas, Hizbullah gibi yapıların silahsızlandırılması girişimleri, (öte yandan da 2020 Abraham anlaşmalarıyla İsrail-Sünni blok ilişkilerinin güçlenmesi) gibi ciddi dönüşümler gerçekleşti. Şimdi de Ortadoğu’daki “Direniş Ekseni”nin lideri konumundaki İran’ın (ve paralelinde de Lübnan’daki Hizbullah yapılanması, ardından da Irak’taki İran destekli kesimlerin) açık hedef alındığı görülüyor. Nükleer silah ve yapay zekâ tehdidi altında insanlığın büyük bir krize sürüklendiği gözleniyor. Asıl amaç “Direniş Ekseni”nin yok edilmesinin ardından Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması gibi görülüyor. Gerek küresel enerji (petrol, doğal gaz) kaynaklarının çok önemli bir merkezi gerekse de ciddi bir ticaret potansiyeli taşıyan Ortadoğu, küresel büyük güçlerin, başta da ABD ve Çin’in bir mücadele alanı. Bugünkü savaşın temel amacının Çin’in yükselişini engellemek ve küresel enerji (petrol/doğalgaz) akışını ABD kontrolüne almak olduğu görülüyor. I. Wallerstein’in analiziyle bakacak olursak, İran Ortadoğu’da kritik bir “yarı-çevre” ülke konumunda. Merkez’e (başta da Çin’e) petrol ve doğal gaz sağlayan bir çevre ülke, ama aynı zamanda hem kendi sınırları içindeki halklar (başta Kürtler) açısından hem de Suriye, Lübnan, Irak, Filistin, Yemen sahalarında fiili ve vekil güç varlığıyla emperyal bir ülke konumunda. Şu anda da İran, yarı-çevre bir aktör olarak merkeze meydan okuyor. Bu durum Wallerstein’e göre sistemde “hegemonik aşınma” göstergesi. Bu açıdan mevcut durumun nereye evrileceğini kestirmek çok zor. Savaşın seyrini İran’ın direnci ve karşı saldırılarının etkisinin yanı sıra “hegemon” güçlerin tavrı belirleyecektir. Bunda da özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla tırmanan merkez ülkelere petrol/doğal gaz akışı sorunun ekonomideki kısa vadeli etkilerinin belirleyici olacağı söylenebilir.
Afganistan-Pakistan Sınırındaki Çatışma
Afganistan-Pakistan sınırında 21 Şubat’ta başlayan çatışmalar iki haftayı geride bıraktı. ABD/İsrail – İran savaşının gölgesinde kalan bu savaşta da siviller zarar görüyor. Durand Hattı’ndaki egemenlik ihtilafı ve TTP saldırılarıyla tırmanan savaşta ağır can kayıpları yaşanıyor.
