ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesi, Ortadoğu’yu bir kez daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine sürüklüyor. Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de olduğu gibi her savaşta en ağır bedeli sivillerin ödeyeceği ve bunun yeni insani felaketlere yol açacağı açık. Tarih, güvenlik ya da demokrasi söylemiyle meşrulaştırılan askeri müdahalelerin barış getirmediğini, daha derin krizler ürettiğini defalarca göstermiştir.
Uluslararası güçlerin Ortadoğu’nun kaynaklarını paylaşmak için yürüttüğü militarist politikalar, sorunları çözmek yerine kalıcı istikrarsızlık yaratıyor. İran’a yönelik saldırı bölgede yeni çatışma ve göç dalgaları, sivil kayıplar ve uzun süreli güvensizlik riski taşıyor. Emperyal güç gösterileri ve yayılmacı güvenlik anlayışları barış umutlarını zayıflatırken, diyalog ve adalet temelli yaklaşımların da önünü kapatıyor. İran halkı yaşam haklarını ihlal eden, kendi kaderlerini tayin etme haklarını ellerinden alan dış askeri müdahaleler ile ifade özgürlüğünü yok sayan, kadınları ve muhalifleri sistematik baskı altında bırakan ve ağır insan hak ihlalleri gerçekleştiren rejim arasında seçim yapmak zorunda bırakılamaz.
Savaşın küresel bir karakter edinme, dahası nükleer silahların kullanılma ihtimali her yeni askeri müdahale ile artıyor. İnsanlığın kaderini etkileyecek bu olasılık karşısında barış mücadelesinin güçlendirilmesi yaşamsal bir sorumluluktur. Savaşa karşı çıkmak insan yaşamını savunmaktır. Ortadoğu’nun geleceği silahlarla değil, demokrasi, eşitlik, adalet ve halkların kendi kaderini tayin hakkı temelinde kurulacak siyasal ve diplomatik çözümlerle inşa edilebilir.
