Bu yazı 1-14 Temmuz 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

İÇ POLİTİKA

CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar, İBB davalarında yaşanan hak ihlalleri, PKK’nin silahsızlanmasının yasal zeminini oluşturacak çerçeve yasa tartışmaları, Deniz Göktaş’ın tutuklanması, ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler ile dış politikada ele aldığımız NATO toplantısının iç siyasete etkileri bu iki haftanın gündemini belirleyen temel konular arasında yer aldı.

CHP’li Belediyelere Yönelik Yargı Operasyonları

CHP’li belediyelere yönelik yargı operasyonları Ankara’ya uzandı ve Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner’in de aralarında bulunduğu 36 kişi gözaltına alındı. Hüseyin Can Güner tutuklanarak görevden uzaklaştırıldı. Bu son operasyonla 2024 yerel seçimlerinden bu yana operasyon yapılan CHP’li belediye sayısı 39’a ulaştı. Çankaya Belediyesi, kamu yararını gözeterek yüksek maliyetli bir ihaleyi iptal edip işi daha düşük maliyetle yaptırmasına rağmen, bu konu “kamu zararı” iddiasıyla suçlama gerekçesi yapıldı.  Özgür Özel çizgisine yakınlığı ile bilinen Hüseyin Can Güner’in tutuklanması ile Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne ve Mansur Yavaş’a da gözdağı veriliyor. Özgür Özel ve Mansur Yavaş Ankara Kuğulu Park’tan Çankaya Belediyesi’ne yürüyerek bu operasyonu protesto ettiler.

CHP’de Tasfiye Süreci ve Yeni Parti Arayışları

Özgür Özel’in başkan seçildiği CHP kurultayına yönelik mahkemenin verdiği mutlak butlan kararı sonrasında partinin başına atanan Kemal Kılıçdaroğlu kurultay yapmayarak parti içinde tasfiye sürecine devam etti. Kılıçdaroğlu’nun yedi il başkanını daha görevden almasıyla birlikte görevden alınan il örgütü sayısı otuz üçe yükseldi. Kurultayla ilgili yargı sürecinin ilerlememesi CHP’nin hukuki statüsüne dair belirsizlikleri artırıyor. Partinin seçimlere katılmasını engelleyebilecek bir hukuki kriz yaratılmak istendiği söylenebilir. Bu durum karşısında Özgür Özel ve çalışma arkadaşları yeni bir parti kurma seçeneği üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Yeni parti hazırlığı hem alternatif bir örgütlenme hem de olası hukuki müdahalelere karşı geliştirilen bir güvence olarak gündeme geliyor.

Bu iki haftada Sivas anmasına katılan, Kastamonu, Adana ve Niğde’de miting ve halk buluşmaları düzenleyen Özgür Özel binlerce kişiyle araya geldi. Çok geniş halk katılımına sahne olan bu buluşmalar Özgür Özel’in toplum tabanında büyük bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor. Halkın içine çıkamayan Kemal Kılıçdaroğlu ise kendine meşruiyet kazandırmak için Kadir İnanır’ın cenazesini, Deniz Göktaş’ın yargılamasını araçsallaştırmaya çalışmıştı. Buralarda destek bulamayan Kılıçdaroğlu son olarak devrimci değerleri savunan şair Ahmet Telli’nin cenazesi üzerinden kendisine alan açmaya çalıştı. Önce cenazeye gönderdiği çelenk, sonrasında taziye ziyareti Ahmet Telli’nin ailesi tarafından reddedildi.

İBB Davaları ve Ekrem İmamoğlu’nun Savunma Hakkı İhlali

İBB davalarında mahkeme heyetinin duruşmayı 9 Temmuz tarihine kadar bitirme ısrarı savunma hakkı ihlallerine neden oldu. 6 Temmuz günü Ekrem İmamoğlu’nun üç ayrı davadan duruşması vardı. Diploma ve casusluk davalarında savunma yapan Ekrem İmamoğlu hem davaların içeriğini çürüttü hem de sürecin siyasi boyutunu, iktidarın yargı üzerindeki baskısını ortaya koydu. Aynı gün üç ayrı mahkemede savunma yapmaya zorlanmasına ve İBB davasının 9 Temmuz’a kadar yangından mal kaçırır gibi bitirilmek istenmesine tepki gösterdi ve mahkeme heyetinin 9 Temmuz ısrarını sorguladı. Casusluk davasında yöneltilen suçlamaları tımarhanelik bir metin olarak tanımlayan İmamoğlu, beraber yargılandığı Merdan Yanardağ ve Necati Özkan’ı da savundu.

7 Temmuz günü Ekrem İmamoğlu duruşma salonuna getirilmedi. Mahkeme başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun ertesi gün savunmasını yapması için duruşmaya getirileceğini söyledi. 8 Temmuz günü savunma süresi için İmamoğlu’na yarım gün verildiğini söyleyen mahkeme heyeti, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş’in savunma süresini de kısıtlayarak savunma hakkını ihlal etti. Üç gün savunma süresi isteyen İmamoğlu, yarım günlük savunmanın kendisi için yeterli olmayacağını belirtti. İmamoğlu savunması alınmayarak salondan çıkarıldı. Ekrem İmamoğlu’nun susma hakkını kullanmayacağını söylemesine rağmen, “Sanığın susma hakkını kullandığı tespit edildi” ifadeleri duruşma zaptına geçirildi. Salondan çıkarılırken “Ben yargılayacağım, iddianameyi yapanları yargılayacağım…” sözleri nedeniyle İmamoğlu hakkında “kamu görevlisini tehdit” suçundan yeni bir soruşturma daha başlatıldı.

Ara kararı açıklayan mahkeme heyeti İnan Güney, Serap Karay, Ceyda Kıryak, Mehmet Karataş, Seyfullah Demirel ve Metin Bal’ın tahliyesine karar verdi. Duruşma 17 Ağustos tarihine ertelendi.

Kürt Meselesi ve Çerçeve Yasa

PKK’nin silah yakma töreni üzerinden bir yıl geçmesine rağmen gerillanın silahsızlanmasını ve Türkiye’ye dönüşünü hukuki güvence altına alan çerçeve yasa hâlâ çıkarılmadı. 24 Mayıs’tan bu yana İmralı Heyeti’nin ve avukatların Öcalan’la görüşmesine de izin verilmiyor. Bu iki hafta içinde süreçte adım atılacağına, devletin bir taslak hazırladığına, Meclis tatile girmeden yasanın gündeme geleceğine yönelik açıklamalar Mehmet Uçum, Numan Kurtulmuş ve Recep Tayyip Erdoğan tarafından dillendirildi. Dem Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ise ısrarlarına rağmen çerçeve yasa taslağını görmediklerini belirtti. Bu açıklamaların ardından çerçeve yasanın partilere ulaştırılacağı haberleri gündeme geldi. Çerçeve yasayla ilgili belirsizlikler sürerken Kürt siyasi hareketi tek seferlik bir yasaya değil, kurumsallaşmış ve uzun vadeli bir mekanizmaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Yasayla dağdakilerin ve yurt dışındakilerin Türkiye’ye dönüşlerinin hukuki güvence altına alınması, yasanın herkesi kapsaması ve pişmanlık, teslimiyet gibi ifadeleri barındırmaması gerektiğinin altı çizildi.

Çerçeve yasanın konuşulduğu bu dönemde Kürt medyasına yönelik hak ihlalleri gündeme geldi. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Nûmedya24, Azadiya Welat ve Ajansa Welat’ın internet sitelerine erişim engeli getirdi; Nûmedya24 ve Ajansa Welat’ın X hesaplarını da Türkiye’den erişime kapattı. İçişleri Bakanlığı, Mardin Belediyesi kayyumu Tuncay Akkoyun’un görev süresini 2 ay daha uzatarak seçilmiş belediye başkanı Ahmet Türk’ün görevinin başına dönüşünü bir kez daha erteledi. Bu gelişmeler devlet açısından yeni çözüm sürecinin demokratik alanının genişletilmesiyle birlikte ilerlemeyeceğinin göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

Deniz Göktaş’ın Tutuklanması ve İfade Özgürlüğü

Stand-up sanatçısı Deniz Göktaş Sivas Katliamı’nın yıl dönümü 2 Temmuz’da havaalanında gözaltına alındı ve Ölü Deniz gösterisindeCumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla tutuklanarak kuyu tipi hapishane olan Tekirdağ Karatepe Cezaevi’ne gönderildi. Deniz Göktaş’ın tutuklanması sanatçılardan siyasetçilere hukukçulara kadar çok geniş kesim tarafından protesto edildi; Göktaş’a destek açıklamaları yapıldı. Gözaltına alınmasının hemen ardından basına servis edilen ters kelepçeli görüntülerinin defalarca prova edilerek çekildiği ortaya çıktı. Suçlamalarla hiçbir ilgisi olmadığı halde uyuşturucu testi için Göktaş’tan saç, kıl ve tırnak örnekleri alındı. Deniz Göktaş’ın İstanbul Adliyesi’nde bulunduğu sırada reddetmesine rağmen Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürülmesi ise başka bir tartışma konusu oldu. Avukatlarına yaptığı açıklamada Deniz Göktaş’ın Kılıçdaroğlu’na söylediği “Madem geldiniz, milyonlarca gencin bir ricası var; lütfen CHP’yi salın” sözleri Kılıçdaroğlu ekibi tarafından inkar edildi.

Deniz Göktaş’ın tutuklanmasının ardından Tuba Ulu, stand-up gösterisinde yaptığı Kanuni Sultan Süleyman esprisi nedeniyle yargılandığı davada, “halkın bir kesimini alenen aşağılama” suçundan 5 ay hapis cezasına çarptırıldı; hatta Ulu’nun kadın bedenini aşağıladığı iddia edildi. Mahkeme hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi. Mizahın giderek daha fazla cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldığı bu siyasi iklimde yargı, iktidarın tasvip etmediği görüşleri cezalandırmanın kullanışlı bir aracına dönüşüyor. Sanatçıların ifade özgürlüğü giderek kısıtlanırken, bu cezalarla sanat camiasına da gözdağı veriliyor.

EKONOMİ

Haziran ayının enflasyon verileri açıklandı. İTO verilerine göre aylık perakende fiyatlar yüzde 1,14, toptan fiyatlar yüzde 3 arttı. “Geçen yılın aynı ayına göre değişim oranı perakende fiyatlarda yüzde 35,94 olarak gerçekleşirken, toptan fiyatlarda yüzde 24,65 oldu“.

TÜİK’in enflasyon verilerine göre ise enflasyon aylık yüzde 0,99 arttı. Yıllık enflasyon ise yüzde 32,11 oldu. Bu enflasyon verisine dayandırılarak emekli maaşlarına yapılacak zam oranı yüzde 13,52 olarak belirlendi. Yapılan düzenlemeyle en düşük emekli aylığı 23.552 TL’ye yükseltildi. Bu tutar, açlık sınırının çok altında olup, iktidarın emekli aylıklarını prim ödeyerek kazanılmış anayasal bir hak olarak değil, adeta bir “kamusal lütuf/sosyal yardım” şeklinde kurguladığını gösteriyor. Öyle ki, AKP kurmaylarından Şamil Tayyar dahi bu zam oranının “emekliye savaş açılması” anlamına geleceği uyarısında bulundu.

Birleşik Kamu-İş (KAMU-AR) verilerine göre, Türkiye’de dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcamasını içeren açlık sınırı 37.996 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 116.106 TL’ye yükselmiş durumda. Mevcut asgari ücret, bir ailenin 22 günlük mutfak masrafını dahi karşılayamaz duruma gelmiş. Bu sefalet tablosu yaşanırken, devlet otoyol ve köprü geçiş ücretlerine yüksek zamlar uyguladı. Osmangazi ve Çanakkale köprü geçişleri 1.170 TL’ye yükseltildi. Akaryakıt ürünlerinden motorinin litre fiyatı üst üste gelen zamlarla büyükşehirlerde 67 TL’yi aşmış, yeni zam beklentileri 70 TL eşiğine dayanmış durumda. Kamu emekçileri ve emekliler derin bir hayatta kalma mücadelesi verirken, bütçe kaynaklarının halkın refahı yerine NATO zirvesi türü itibar harcamalarına ve militarist projelere akıtılmasının sınıfsal adaletsizliği daha da  derinleştireceği söylenebilir.

Ekonomideki nakit ve kredi erişim krizini hafifletmek amacıyla TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, 2,6 milyon üyeye yönelik bankalar üzerinden 100 milyar liralık yeni bir destek paketi çıkardıklarını açıkladı. Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi bütçesi ise imalat sanayisini desteklemek üzere 750 milyar liraya yükseltildi

Diğer taraftan, devlet gücünün muhalif sermaye ve tarım üreticileri üzerinde bir cezalandırma aracı olarak kullanılmasına devam edildi. CHP’nin Gölge Tarım Bakanı Sencer Solakoğlu’nun Karacabey’deki çiftliğinin “Hastalıktan Ari İşletme Sertifikası”, Solakoğlu’nun iktidarın tarım politikalarını sert bir dille eleştirmesinin hemen ardından düzenlenen idari operasyonla iptal edildi

Ayrıca, Körfez’deki savaşın etkisiyle Brent petrolün varil fiyatının yeniden 80 dolar sınırını aşması, önümüzdeki süreçte tarım ve gıda üretim maliyetlerini daha da artırılması, halk sağlığını tehdit eden ucuz pestisit kullanımını ve yapısal gıda enflasyonunu tetikleme potansiyeli taşıyor.

İş Kazaları ve Sorumsuzluk

Türkiye’de işçi sınıfının çalışma koşulları, en asgari iş güvenliği tedbirlerinin dahi maliyet kalemi olarak görülerek yerine getirilmemesi nedeniyle sistematik bir “işçi katliamına” dönüşmüş durumda. Denizli’nin Merkezefendi ilçesindeki belediye basketbol sahası inşaatında göçük altında kalan işçi Kudret Erdoğan ile Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde traktör tamiri yaptığı sırada hidrolik sisteme sıkışan 16 yaşındaki stajyer öğrenci Yiğit Mehmet Kesme, temel işgüvenliği tedbirlerinin alınmamasının kurbanı oldular. FİSA Çocuk Hakları Merkezi verilerine göre, 2026’nın ilk beş ayında en az 303 çocuk önlenebilir sebeplerle iş cinayetlerinde veya hak ihlallerinde yaşamını yitirmiş. Dilovası’ndaki iş cinayetinde hayatını kaybeden işçilerin davasında, sorumlu müteahhitlerin sadece 6 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılması, yargı sisteminin sermaye sahiplerine uyguladığı cezasızlık zırhını bir kez daha tescilledi. Ne yazık ki, işsizlik kıskacı altında ölüme mahkûm edilen işçilere rağmen, iş güvenliği önlemlerini almayan tek bir işverenin dahi gerçek anlamda cezalandırılmadığı bu düzen, devlet aygıtı tarafından korunmaya devam ediyor.

DIŞ POLİTİKA

  1. NATO Zirvesi ve Türkiye’nin Konumu

Temmuz ayının ilk yarısında Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, iktidar bloğu tarafından iç ve dış kamuoyuna yönelik kapsamlı bir gövde gösterisi alanı olarak araçsallaştırıldı. Ankara, zirve süresince ilan edilmemiş fiili bir Olağanüstü Hal (OHAL) rejimine sahne oldu; sivil yaşamı felç edecek düzeyde geniş kısıtlamalar, ağır tonajlı araç giriş yasakları, motokurye engellemeleri ve protesto yasakları devreye sokuldu. Toplumsal muhalefetin her türlü demokratik tepkisi, kolluk güçlerinin sert müdahaleleriyle engellendi. Kurtuluş Parkı başta olmak üzere çeşitli alanlarda NATO karşıtı eylem yapan yüzlerce sosyalist aktivist şiddet uygulanarak gözaltına alındı. Bu askeri-diplomatik gövde gösterisinin gölgesinde ise sivil toplum, basın ve siyaset alanlarında derin hak ihlalleri yaşanmaya devam etti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Direktörü Thibaut Bruttin, Türkiye’nin “Batı’da gazeteciliği baskılama politikalarının laboratuvarı” haline geldiğini vurguladı. Zirve öncesinde gerçekleştirilen ev baskınlarında, aralarında akademisyen Sibel Özbudun, yazar Temel Demirer, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Ezgi Önalan ve gazeteciler Abbas Vural, Buse Söğütlü, Ceren Erdoğdu’nun da bulunduğu çok sayıda hak savunucusu gözaltına alındı veya tutuklandı.

Bu otoriter iç iklim devam ederken, uluslararası arenada Türkiye’nin Batı ittifakı içerisindeki konumunun yeniden tanımlandığı söylenebilir. ABD Başkanı Trump zirve kapsamındaki basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik dakikalarca süren övgülerde bulunurken, aynı zamanda “her dediğini yaptırabileceğini” ima ederek ve Rahip Brunson vakasından bahsederek ABD’nin hamiliğini hatırlatmayı sürdürdü. İttifak içindeki bu asimetrik ilişki modeli, Avrupa’daki demokratik kurumlar tarafından da eleştirildi. Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Türkiye’de yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kalktığını bizzat yerinde gözlemlediklerini belirterek, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’na yönelik Silivri’de yürütülen İBB Davası’nı “yargının siyasi amaçlarla bir silah gibi kullanılması” olarak nitelendirdi. Eurocities, Pact of Free Cities ve B40 Balkan Kentleri Ağı gibi Avrupa’nın yüzlerce yerel yönetimini temsil eden kent ağları, Avrupalı liderlere “Ankara’yı izlerken Silivri’yi de izleme” çağrısında bulundu

Zirvenin en kritik perde arkası pazarlıklarından birini Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına geri dönme çabaları oluşturdu. Trump tarafından bu dönüşün ön koşulu olarak Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye topraklarından çıkarılması şartı koşulmuştu. Bu doğrultuda, S-400’lerin İran tehdidine karşı savunmasını güçlendirmek isteyen Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE/Dubai) satılmasını öngören “Dubai Formülü” basına sızdırıldı. Ancak böyle bir devir işleminin gerçekleşebilmesi için Moskova’nın onayı zorunlu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmelerde bu konunun ele alındığı, Rusya’nın ise S-400’lerin üçüncü ülkelere devri konusunu son derece hassas ve müzakereye tabi bir süreç olarak tanımladığı anlaşılıyor. Diğer yandan, KAAN “milli muharip uçağının” kalbi olarak görülen F110 motorlarının Türkiye’ye satışına yönelik ABD Kongresi’ndeki 15 günlük inceleme süresi, herhangi bir engelleme kararı alınmadan tamamlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise F-35 ve S-400 pazarlıklarına ilişkin sorulara “Bizi izlemeye devam edin” yanıtını vererek süreci muğlak bıraktı.

Türkiye’nin NATO bünyesinde insan gücü açısından ikinci büyük orduya sahip olması ve yerli savunma sanayii (İHA/SİHA) kapasitesi zirvede büyük övgü aldı. Erdoğan’ın zirvede dile getirdiği “Ordumuz emrinize amade, Avrupa’nın savunması için hazırız” beyanı, Türkiye’nin Batı emperyalist ittifakı içindeki askeri rolünü tahkim ettiğini gösteriyor. Bu durum, Türkiye’nin son yıllardaki Şangay Beşlisi veya Astana süreçleri gibi Avrasyacı denge arayışlarını daha geri planda tutarak, askeri ve siyasi olarak büyük oranda ABD’nin yeni Ortadoğu ve Avrasya stratejisine ağırlık verdiği şeklinde yorumlanabilir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın “Müttefikler arasında hiyerarşi kurulmasını kabul etmiyoruz” şeklindeki dengeleyici açıklamaları ise bu tam entegrasyon sürecini iç kamuoyuna yönelik retorik bir törpüleme çabası olarak değerlendirilebilir.

NATO 3.0 Konsepti ve Küresel Silahlanma Finansmanı

Zirvede alınan kararlar değerlendirildiğinde, küresel militarizmin “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni bir stratejik aşamaya evrildiği söylenebilir. Soğuk Savaş dönemini kapsayan “1.0” ve 11 Eylül sonrası “terörle mücadele” konseptini içeren “2.0” aşamalarının ardından, yeni dönemin odağı doğrudan Rusya ve Çin’i çevreleme stratejisi üzerine kuruluyor. ABD’nin askeri ve finansal kaynaklarını Çin/Pasifik hattına kaydırırken, Avrupa’nın Rusya’ya karşı savunma yükünü tamamen kıta ülkelerine devretmeyi amaçlayan bu plan, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ortak mesajında da “Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini hızla güçlendirmesi gerektiği” teziyle desteklenmişti.

ABD’nin üye ülkelerin savunma bütçelerini GSMH’lerinin %5’i seviyesine çıkarmaları yönündeki baskısı, özellikle Almanya Başbakanı Friedrich Merz tarafından kabul görerek pratik bir adıma dönüştürüldü. Buna karşılık, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, sosyal devlet sorumluluklarını ve halkın refahını savunarak bu militarist bütçe dayatmasına itirazında yalnız kalmış görünüyor. Türkiye ise zirvede 2030 yılına kadar savunma bütçesini GSMH’nin %3,5’i seviyesine çıkarma taahhüdünde bulundu. Bu oran, yaklaşık 40-50 milyar dolarlık devasa bir kamu kaynağının doğrudan iktidar güdümlü savaş sanayisine ve ağırlıklı olarak da yandaş militarist sermaye gruplarına aktarılacağı anlamına geliyor.

Öte yandan Batı kapitalizminin, özellikle Çin karşısında gerileyen sanayi altyapısını askeri sanayi ile destekleyerek canlandırmayı hedefleyen “militarizasyon/savaş ekonomisi” modeline yöneldiği söylenebilir. Sivil sanayinin ve bütçelerin silahlanmaya kurban edilmesi, küresel ölçekte nükleer ve konvansiyonel savaş riskini benzeri görülmemiş bir düzeye tırmandırıyor.

Savunma Bankası, Patriot Üretimi ve Almanya’nın Silahlanması

Zirvede, küresel silahlanma harcamalarını finanse etmek amacıyla kurumsal adımlar da atıldı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 NATO üyesi ülke ve ittifaka üye olmayan Ukrayna’nın katılımıyla, merkezi Kanada’da bulunacak olan “Savunma, Güvenlik ve Dayanıklılık Bankası” kuruldu. Ukrayna’nın bu finansal yapıya doğrudan kurucu ortak olarak dahil edilmesinin, Rusya’nın kırmızı çizgilerinin bir kez daha aşılmasına ve Doğu Avrupa’daki savaşın kalıcılaşmasına sebep olacağı söylenebilir. 

Ayrıca ABD’nin Lockheed Martin aracılığıyla Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemi imalat lisansı verme kararı, bu süreçte Almanya’nın savunma bütçesini 800 milyar euronun üzerine çıkararak ABD’den Tomahawk füzeleri tedarik etmeye başlamış olması ve Ukrayna ordusuna teslim edilmek üzere 50.000 adet devasa bir İHA/drone siparişi vermesi, önceki paragrafta bahsettiğimiz riski daha da artıracak. 

Sosyal devlet harcamalarının kısılarak bütçelerin bu militarist genişlemeye aktarılmasının, yoksulluğu ve dolayısıyla gelir dağılımı eşitsizliğini artırarak Avrupa iç politikasında sosyal krizleri derinleştireceği ve aşırı sağcı/protofaşist partilerin (örneğin Almanya’da %30 oy oranına ulaşan AfD) toplumsal taban kazanmasını kolaylaştıracağı söylenebilir.

İran Savaşı’nın Yeniden Başlaması ve Hürmüz Boğazı Krizi

Ortadoğu’da sağlanan 60 günlük geçici ateşkes süreci, ABD Başkanı Trump’ın talimatıyla sonlandırılarak savaş yeniden başlatıldı. ABD Silahlı Kuvvetleri İran topraklarındaki 170’ten fazla askeri, lojistik ve stratejik hedefi ağır bombardımana tuttu. İran resmi kaynakları (IRNA), güney bölgelerine düzenlenen bu hava saldırılarında Hava ve Deniz Kuvvetleri mensubu en az 8 askerin hayatını kaybettiğini doğruladı. İran ise bu saldırılara misilleme olarak, Kuveyt ve Bahreyn başta olmak üzere Körfez, Ürdün, Irak, Katar ve BAE’deki ABD üslerini balistik füzeler ve kamikaze İHA’larla hedef aldı

Bu arada, İran’ın eski dini lideri Hamaney’in cenaze töreninden dönen Yemenli delegasyonu taşıyan İran uçağının Suudi Arabistan tarafından engellenmesi ve ardından havalimanının hedef alınması, Riyad ile San’a arasında 4 yıldır yürürlükte olan kırılgan ateşkesi fiilen çökertmiş görünüyor. Husiler tarafından Suudi Arabistan’a yönelik geniş çaplı misilleme saldırılarının Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’ndaki küresel deniz ticaretini de yeniden büyük bir krizin eşiğine sürükleyeceği söylenebilir.

Trump’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçecek ticari gemilerden %20 oranında “güvenli geçiş ücreti/komisyonu” alınacağını açıklaması, uluslararası nakliye şirketlerinin ve müttefiklerin sert tepkisine yol açtı. Trump bu tepkiler üzerine 24 saat içinde geri adım atarak kararı iptal etmek zorunda kaldı. Ancak Boğaz’ın “İran dışındaki tüm gemilere açık” olduğunu ilan ederek tecrit politikasından vazgeçmediğini gösterdi. İran Dışişleri Bakanı Arakçi ise “Hürmüz’ün tek koruyucusu her zaman İran olmuştur; yüzde 20 haraç çok fazladır ancak biz adil bir denetim ücreti uygulayacağız” diyerek, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünün İran’da olduğunu duyurdu. CENTCOM’un bölgede karşı abluka ilan etmesiyle birlikte Körfez’deki enerji hatları tamamen kilitlenmiş görünüyor.

Suriye, Irak ve Kürt Coğrafyasındaki Entegrasyon Politikaları

Suriye sahasında, Şam merkezli yönetimin uluslararası alanda meşrulaştırılması ve bölgesel entegrasyon süreçleri hız kazandı diyebiliriz. Zira NATO zirvesi öncesi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Şam’a giderek diplomatik temaslarda bulunması, ticari anlaşmalar yapması ve Hama Katliamı’ndaki rolüyle bilinen Rıfat Esad’ın 51 milyon avroluk dondurulmuş varlığının iade edilmesine yönelik anlaşma imzalaması dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da zirve kapsamında Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Ahmed Şara ile görüşerek Suriye’nin bölgesel çatışmaların dışında kalmasının önemini vurgulamıştı. Trump ise Suriye’yi 1979’dan beri yer aldığı “terörü destekleyen devletler listesinden” çıkarma taahhüdünde bulundu.

Öte yandan, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bağdat, Erbil ve Süleymaniye’yi kapsayan yoğun diplomasi trafiğinin ardından, YNK yöneticilerinden Kubat Talabani Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile bir araya geldi. Bu temaslar sürerken, geçmiş dönemde Bağdat’ın onayı olmadan gerçekleştirilen kaçak petrol satışları nedeniyle Irak merkezi hükümetinin açtığı uluslararası tazminat davası üst mahkemece onandı. Böylece, Türkiye’nin birikmiş faizleriyle birlikte yaklaşık 3 milyar doları bulan bu devasa tazminatı Irak’a ödemek zorunda kalacağı kesinleşmiş oldu. Diğer yandan, Irak Parlamentosu’ndaki hava savunma yasa tasarısında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) ismine yer verilmemesi, Kürt siyasi aktörlerinde dışlanma endişesini artırmış görünüyor.

Şam ile varılan 29 Ocak normalleşme anlaşması kapsamında Afrin ve Serêkaniyê’ye geri dönmeye çalışan yerli Kürt ailelerin mülklerine bölgedeki silahlı milis gruplar tarafından el konulduğu bildiriliyor. Bu milislerin evlerini geri almak isteyen ailelerden binlerce dolar “fidye/haraç” talep ettiği ve ciddi insan hakları ihlallerinin sürdüğü kaydediliyor. Kobani’de ise HTŞ unsurlarının kentin resmi adını “Ayn el-Arab” olarak değiştirme dayatması yerel halkın sivil direnişiyle karşılaştı. 26 Kürt siyasi yapısı ortak bir deklarasyonla bu asimilasyon politikasına karşı uluslararası toplumu duyarlılığa çağırdı.

İsrail’in Saldırıları ve Filistin’deki Gelişmeler

İsrail, Gazze Şeridi’ndeki sivil alanlara yönelik askeri ablukasını sürdürürken, bölgenin %73’ünü fiilen işgal altında tutmaya devam ediyor. Bu arada, Avrupa Birliği öncülüğünde Gazze’nin yeniden imarı için “Gazze Ekibi İnisiyatifi” kapsamında 900 milyon avro kaynak toplanmıştı, ancak bu yardımın aktarılması Filistin Özerk Yönetimi’nin kapsamlı “demokratik reformlar” yapması şartına bağlandı. Hamas ise sivil yönetimi teknokratlardan oluşan bağımsız bir komiteye devretmeye hazır olduğunu, ancak askeri kanadının (silahlarının) tasfiyesini kesinlikle kabul etmeyeceğini duyurdu. İsrail lobisi, Türkiye’nin bölgesel bir askeri güç haline gelmesini engellemek amacıyla ABD Kongresi üzerinde “Ankara’ya F-35 satışının askıya alınması” yönündeki baskılarını artırıyor. İsrail iç siyasetinde ise aşırı sağcı koalisyonun askerlik muafiyetini uzatma girişimlerine karşı mecliste büyük protestolar yaşanmış, Başbakan Netanyahu oylamaya katılamadan meclisi terk etmek zorunda kalmıştı. İsrail’de genel seçimlerin 27 Ekim’de yapılması kararlaştırıldı. Meclis Temmuz ayında kendini fesh edecek. Bu durumun sahadaki tansiyonu düşürebileceği öngörülebilir.