Bu yazı 12-25 Ağustos 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

İÇ POLİTİKA

Ağustos ayının ikinci yarısında, Türkiye siyaseti birbirine paralel akan birçok gelişmeye sahne oldu. Meclis’ten geçen “Milli Bütünleşme Yasası” (kamuoyunda bilinen adıyla Çerçeve Yasa) yürürlüğe girerken, muhalefet cephesinde CHP’den kopan belediye başkanları ve milletvekilleriyle yeni bir transfer dalgası yaşandı. Aynı haftalarda hem İBB davasının ikinci turu hem de Aziz İhsan Aktaş davasının sonuçlanması gündemdeki konulardı. Bununla birlikte Ankara’da süren madenci direnişi, Süleymancı ve Furkancı cemaatlerine yönelik operasyonlar, AİHM’in Osman Kavala kararı ve Kocaeli-Amedspor maçındaki ırkçı provokasyon, dönemin diğer belirleyici başlıkları oldu.

Çerçeve Yasa’nın Meclisten Geçişi

Dönemin en çok tartışılan konusu, çözüm sürecinin yasal çerçevesini oluşturan Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçiş biçimi oldu. Yasanın oylanması sırasında en fazla mercek altına alınan aktör, muhalefetteki Yeni Parti’ydi. Genel Başkan Özgür Özel ve parti yönetimi “evet” oyu verse de milletvekillerinİN serbest bırakıldığı oylamada partiden çok sayıda “hayır” oyu çıktı. İktidar bloğu bu tabloyu siyasi bir zayıflık göstergesi olarak değerlendirdi. DEM Parti ve Kürt Hareketi’nden yapılan açıklamalar ise köprüleri atmadan dile getirilen ciddi eleştiriler olarak okunabilir.

Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından kurulan komisyon ilk toplantısını gerçekleştirdi ve dört alt kurul oluşturuldu. Bunlar arasında, “Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu”nun bileşenleri tartışma yarattı. Bu kurulun koordinatörlüğünün doğrudan Abdullah Öcalan‘a verileceği bilgisi DEM Parti aracılığıyla aktarıldı. Bu açıklamaya herhangi bir yalanlama gelmedi. Eylül ayında toplanacak Milli Güvenlik Kurulu’na kadar alt kurulların somut bir ön çalışma yapması bekleniyor.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da Eylül ayı içinde tahliye edileceğine dair kulis bilgileri yoğunlaştı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan‘ın Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tahliyelerinin partinin Eylül’deki kongresine yetişmesini umut ettiğine dair açıklamaları bu beklentiyi besledi. Ancak geçmişte benzer iddiaların defalarca boşa çıktığını hatırlatarak sürecin temkinle izlenmesi gerektiğini not etmek isteriz.

Sürece dair diğer kritik gelişmeler arasında, 16 baronun yasaya destek veren fakat eksikliklerin giderilmesi çağrısı yapan açıklaması, Birleşmiş Milletler‘in süreci destekleyen açıklaması, MHP lideri Devlet Bahçeli‘nin Öcalan’ın sürece katkısını sürdürebileceği koşulların oluşturulması gerektiğine dair mesajı ve PKK lideri Murat Karayılan‘ın yasayı “değerli fakat içinde Kürt kelimesi bile geçmeyen” bir adım olarak nitelendirmesi yer aldı. DEM Parti’nin İmralı Heyeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinin ardından “ortak iradenin bir kez daha teyit edildiği” açıklamasını yaptı.

Yeni Parti’nin Tutumu

Meclisteki oylama tablosunun ardından, Yeni Parti’nin çözüm sürecine dair tutarlı bir siyaset üretememesi tartışma konusu oldu… Partinin “Terörsüz ve Demokratik Türkiye” projesini hem kamuoyuna hem kendi tabanına anlatmakta yetersiz kaldığı, bu konuda yalnızca dar kapsamlı tek bir toplantıyla yetinildiği eleştirisi öne çıktı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu‘nun tutumu üzerine süreç başında sessiz kalıp kamuoyu havasına göre Özgür Özel’e destek verdiğini söyleyebiliriz.

Öcalan’ın Sızan Mesajları ve DEM Parti’nin Feshi Tartışması

Dönemin diğer gelişmelerinden biri, Abdullah Öcalan‘a atfedilen ve bir süre gruplarda paylaşılıp ardından güvenlik gerekçesiyle silinen el yazısı görüşme notları oldu. Bu notlara göre Öcalan, kendi kişisel statüsü ve İmralı koşullarının tartışılmamasını, asıl odaklanılması gerekenin Çerçeve Yasa’nın başarıyla uygulanması olduğunu belirtti.

Bu iddialar kamuoyuna yansıdıktan kısa süre sonra, özellikle bazı PKK üyeleriNİN İmralı’da Öcalan ile görüştüğü ve Öcalan’a atfedilen bazı iddialar hem DEM Parti hem de Hareket Yönetimi tarafından yalanlandı. DEM Parti söz konusu metinlere müdahale edildiğini açıklarken, Hareket Yönetimi bunun “planlı bir provokasyon” olduğunu savundu. Güvenlik kaynakları da İmralı’da böyle bir görüşmenin yapılmadığını, amacın süreci sabote etmek olduğunu belirtti.

Aziz İhsan Aktaş ve İBB Davaları

Ağustos ayı, yargının siyasi gündemdeki ağırlığını bir kez daha gösterdi. CHP’li belediye başkanlarının yargılandığı Aziz İhsan Aktaş davasında, örgüt suçu kurgusu tamamen çöktü ve sanıklar bu suçlamadan beraat etti. Örgüt suçu kabul edilmiş olsaydı Aktaş’ın da tutuklanması gerekeceği, ancak kendisine daha önce serbest bırakılma sözü verildiği için davanın fiilen bir rüşvet zeminine çekildiği görülüyor. Aynı süreçte, Esenyurt Belediyesi’nin muhalefete iadesini engellemek amacıyla Ahmet Özer’e sekiz aylık ceza verildiğini de ayrıca vurgulamak isteriz.

İmamoğlu’na yönelik İBB davasının ikinci turu ise hızla ilerledi; duruşmaların gece yarısını aşarak 13-14 saati bulduğu, savunma hakkının fiilen kısıtlandığı bildirildi. Duruşmaların üç bin kişilik bir salona taşınmasıyla göz temasının dahi kurulamadığı ve izleyicilerin davayı dürbünle takip etmek zorunda kaldığı mahkeme ortamı eleştirildi.

Bu dönemde CHP’den AKP’ye geçişler de sürdü: Üç milletvekili ve yedi belediye başkanı AKP’ye katıldı. Menderes Belediyesi CHP’li meclis üyelerinin AKP adayını desteklemesiyle el değiştirdi. Üsküdar’da ise belediye başkan vekilliği seçiminin iptali sonrasında belediyeyi geri almak için meclis üyelerine yoğun baskı uygulandığı ifade edildi. İmamoğlu hakkında olası bir mahkûmiyetin ardından benzer bir “ele geçirme” senaryosunun İBB için de gündemde olduğunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Ankara’da Süren Madenci Direnişi

Bağımsız Maden-İş Sendikası öncülüğünde Ankara’da yürütülen madenci direnişi, üç bakanlığın (Enerji, Çalışma ve İçişleri) kefil olmasına rağmen işverenin ödeme yapmaması nedeniyle ondokuzuncu gününe ulaştı. Örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ve sendika sözcülerinin dört kez gözaltına alınmalarına karşın direniş sürdü. Şirket sahibinin 849 gayrimenkule ve 21 kilometrekare araziye sahip olacak kadar zengin olmasına rağmen ödemeyi yapmamasının arkasında, madencilerin geriye dönük yirmi yıllık ihbar ve kıdem tazminatı haklarının ödenmesinin, işçi tazminatları üzerinden sermaye biriktiren yüzlerce şirket için tehlikeli bir emsal oluşturacağı kaygısının yattığı söylenebilir. Aksi takdirde kamuoyunun bu kadar dikkatini çekmiş bir süreçte şirketin bakanlıkları “zor” durumda bırakmayı göze alarak ödeme yapmamasını anlamak zor. Türk-İş, DİSK ve Türk Maden-İş gibi sendikaların madencilerin destek talebi karşısında yeterli destek sunmadığı görülüyor. İşçiler ise ailelerini de sürece katarak direnişlerine devam ediyorlar.

Süleymancı ve Furkancı Cemaatlerine Operasyonlar

Süleymancılar cemaatine yönelik ilk 2 operasyonun ardından, üçüncü dalga operasyon kapsamında 54 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı, on bir şirket ve üç derneğe kayyum atandı. Cemaatin eski liderinin mezarı açılarak otopsi yapıldı ve ölümünün şüpheli bulunması üzerine tutuklu yöneticilere cinayet suçlaması da eklendi. Gazeteci İsmail Arı’nın değerlendirmesine göre operasyonun iki temel gerekçesi bulunuyor: Süleymancıların geçmiş seçimlerde İmamoğlu’nu destekleyerek Üsküdar, Fatih ve Sultanbeyli gibi AKP kalelerinin kaybedilmesine katkı sunması ve cemaatin elindeki büyük gayrimenkul ve mali güce el konulmak istenmesi. Eş zamanlı olarak Furkan Vakfı’na yönelik operasyonda ise vakıf lideri Alparslan Kuytul ve eşi tutuklandı.

Diğer Gelişmeler: Kavala Kararı, Amedspor ve Mevsimlik İşçilere Saldırılar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala hakkında verdiği ihlal kararına karşı Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, Anayasa’nın 90. Maddesinin AİHM kararlarının mutlak biçimde uygulanacağı anlamına gelmediğini savunarak 25 yıldır dile getirilmemiş bir hukuki yoruma başvurdu. Kavala’nın tutukluluğunun sürmesinin rasyonel bir siyasi gerekçesi bulunmadığını, sermayeye gözdağı verme amacı taşıdığını söyleyebiliriz.

Kocaeli’de oynanan Kocaelispor-Amedspor maçında, çeşitli şehirlerden gelen taraftar gruplarının katılımıyla organize bir ırkçı provokasyon yaşandı. Taraftarların sarı torba sallayarak yaptığı hareket tepki topladı; bu ırkçı eylemi yapan beş kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Aynı dönemde Zonguldak ve Düzce‘de mevsimlik Kürt tarım işçilerine yönelik ırkçı saldırılar gerçekleşti; özellikle Zonguldak’taki saldırının boyutu endişe verici bulundu.

EKONOMİ

Emek cephesinde iki farklı manzara

Geçtiğimiz iki hafta içinde emek gündeminin en dikkat çekici gelişmesi, özel sektör öğretmenlerinin aylardır sürdürdüğü mücadelenin sonuç vermeye başlamasıydı. Ankara yürüyüşleri, Meclis önündeki nöbetler ve açlık grevleriyle geçen bir sürecin ardından, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası 13 Ağustos’ta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’yla ikinci kez resmi bir toplantıda bir araya geldi. Görüşmede taban ücret modelleri ve kamu-özel sektör arasındaki vergi ile sosyal güvenlik farklarının giderilmesi tartışıldı. Sendika Genel Başkanı Eren Edebali, toplantının 12 bin 500 işyerini ve yüz binlerce eğitim emekçisini ilgilendirdiğini belirterek bunu fiilen bir toplu iş görüşmesi olarak gördüklerini söyledi. Tarafların iki hafta içinde üçüncü kez bir araya gelmesi kararlaştırıldı.

Aynı günlerde emek mücadelesinin çok daha sert bir yüzü Ankara’nın göbeğinde yaşandı. Eşit özlük hakları talebiyle 38 gündür Güvenpark’ta oturma eylemi sürdüren er şehit aileleri ve gaziler, 19 Ağustos sabahı saat 04.45 sıralarında polis müdahalesiyle karşılaştı. Alandaki yaklaşık 300-400 polis, eylemcileri önce Bilkent Gazi Uyum Evi’ne götürdü, ardından serbest bıraktı; Güvenpark ise bariyerlerle kapatıldı. Şehit Aileleri ve Gaziler Derneği Genel Başkanı Erdem Çerçioğlu, müdahalenin çok ağır olduğunu, darp yaşandığını ve hastaneye gideceklerini söyledi.

Açlık ve yoksulluk sınırı yeni rekor kırdı

Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) ağustos hesaplamasına göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için gereken aylık gıda harcaması 37 bin 203 liraya, gıda dışındaki zorunlu giderler de eklendiğinde yoksulluk sınırı 122 bin 217 liraya yükseldi. Günlük gıda harcaması yaklaşık 1240 lirayı buluyor; bu tutarın en büyük kalemini yüzde 34,8’lik payla süt ve süt ürünleri oluşturuyor, bu ürünleri et-yumurta-kurubaklagil grubu ile meyve-sebze izliyor. BİSAM’a göre açlık sınırındaki yükselişte özellikle sebze-meyve, et-tavuk-balık ve bal-pekmez-reçel gruplarındaki fiyat artışları etkili oldu.

Bütçe açığı Temmuz’da hızla büyüdü

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre merkezi yönetim bütçesi Temmuz’da 378,1 milyar lira açık verdi. Giderler yıllık yüzde 59,8 artarak 1 trilyon 790,5 milyar liraya çıkarken, gelirlerdeki artış yüzde 28,8’de kaldı ve 1 trilyon 412,4 milyar liraya ulaştı. Geçen yıl Temmuz’da 110,7 milyar lira faiz dışı fazla verilirken, bu yıl tablo tersine döndü ve 51,3 milyar liralık faiz dışı açık oluştu. Yılın ilk yedi ayında toplam bütçe açığı 1,3 trilyon lirayı, faiz harcamaları ise 1,8 trilyon lirayı aştı.

İşsizlik Fonu’nda kaynak işverene kayıyor

DİSK-AR‘ın Ağustos bültenine göre İşsizlik Sigortası Fonu’nun kullanım yapısı son on yılda köklü biçimde değişti. 2016’da fon giderlerinin yüzde 37,4’ü işsizlik ödemelerine ayrılırken bu oran 2026’nın Ocak-Temmuz döneminde yüzde 31’e geriledi; işveren teşvik ve destekleriyle işbaşı eğitim programlarının payı ise aynı dönemde yüzde 20,3’ten yüzde 44,3’e yükseldi. 2023-2026 Temmuz arasında fondan işverenlere işçilerin yaklaşık iki katı kaynak aktarıldı: İşverenler yüzde 51,6, işçiler ise yalnızca yüzde 28,5 pay aldı. Haziran 2026’da resmi işsizlerin sadece yüzde 17’si ödenekten yararlanabildi. Fonun Temmuz sonu itibarıyla 817,3 milyar liralık varlığının yüzde 73,6’sı devlet tahvillerinde tutuluyor; bu da fonun Hazine için ucuz bir iç borçlanma kaynağına dönüştüğüne işaret ediyor.

Hane halkının enflasyon beklentisi yeniden yükseldi

TCMB’nin 5-13 Ağustos tarihleri arasında 3 bin 335 haneyle yaptığı ankete göre, hane halkının 12 ay sonrasına ilişkin yıllık enflasyon beklentisi bir önceki aya göre 0,64 puan artarak yüzde 45,58’e çıktı; böylece üç aydır süren gerileme eğilimi tersine döndü. Hane halkının fiyat artışını en çok gıda ve yakıt-enerji gruplarında hissettiği görülürken, 12 ay sonrası dolar kuru beklentisi 54,47 liraya, “altın alırım” diyenlerin oranı ise yüzde 41,3’e yükseldi.

Sanayiden sert uyarı: “Bıçak kemiğe dayandı”

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İstanbul Hazır Giyim ve Moda Fuarı’nın açılışında yaptığı konuşmada enflasyonla mücadele politikalarının sanayi üzerindeki yükünün artık sürdürülemez noktaya geldiğini söyledi. Son üç-dört yıldır yalnızca enflasyonu düşürmeye odaklanan program anlayışının sanayiye ağır bedeller ödettiğini belirten Bahçıvan, yakında açıklanacak yeni Orta Vadeli Program’da üretimi önceleyen farklı bir yaklaşım beklediklerini vurguladı. Kapasite kullanım oranlarının son aylarda yüzde 73,50’ye kadar gerilemesi, pandemi dönemi dışında görülmemiş bir düşüşe işaret ediyor.

Jeopolitik risk petrol ve altını hareketlendirdi

Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin ABD-İran geriliminin ardından ciddi ölçüde azalması, küresel petrol piyasalarında arz endişesini büyüttü. Brent petrol, ay ortasında art arda yükselişlerle 91 doları aşarken ABD tipi ham petrol WTI 85 doların üzerine çıktı. Aynı risk ortamı güvenli liman arayışını da güçlendirdi: Ons altın 4.600 doların üzerine yerleşirken, iç piyasada gram altın Ağustos ayı içinde 7 bin lira sınırını aşarak art arda rekor tazeledi ve ay sonuna doğru 7 bin 190-200 lira bandında işlem gördü.

DIŞ POLİTİKA

ABD- İran Savaşı

Son saldırı dalgasının ardından, ABD-İran savaşında müzakerelerin yeniden başlayacağı konuşuluyor. Ancak müzakerelerle ilgili henüz somut bir adım yok. Diğer taraftan ABD’nin İran’a dönük yeni bir strateji geliştirmeye çalışması da gündemde. Hem denizden hem de karadan İran’a ağır bir ekonomik abluka uygulanarak ekonomisinin çökertilmeye çalışılacağı söyleniyor. Trump, İran’a karşı ekonomik bir savaş başlattıklarını açıklarken, askeri seçeneğin de masada olduğunu söyledi. Trump ayrıca, İran’la ticaret yapan tüm ülke ve şirketlere de ağır yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulundu. Çin, ABD’nin hedef aldığı Çinli şirketlerin İran’la ticarete devam edeceğini ve kendi çıkarlarını korumak için gerekli tüm adımları atacağını belirtti. İran ise Hürmüz Boğazını açmayacağını söyleyerek her türlü ekonomik ve askeri saldırıya hazır olduğunu ilan etti.

ABD, Ortadoğu’da kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarına uygun yeni bir düzen kurmaya çalışırken bunu tek başına ya da İsrail’le birlikte yapamayacağını artık biliyor. Ayrıca ABD, bu operasyonun tüm maliyetini de üstlenmek istemiyor. Bu maliyeti bölgedeki ülkelerle paylaşmayı amaçlıyor. Dolayısıyla İran’ı çevrelemek ve teslim almak için bölgedeki güçlü devletlerle birlikte hareket etmek istiyor. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı bu amaç doğrultusunda bizzat ABD tarafından teşvik ediliyor. Tüm bunlara rağmen İran’ın direnişi kırılamadığı gibi, Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Husiler ve Lübnan’da Hizbullah ayakta ve direnmeye devam ediyor. Dolayısıyla İran’a karşı yürütülen savaş sadece İran’la sınırlı bir durum değil. Bölgedeki gerilim, tüm Ortadoğu’ya yayılan bir savaşa dönüşme potansiyeli taşıyor. Önümüzdeki dönemde hem İsrail’de hem de ABD’de yapılacak seçimler, savaşın gidişatını etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Bu seçimlerin ardından İran’a ve vekil güçlerine dönük büyük bir operasyonun başlama ihtimali konuşulan senaryolar arasında.

Suriye

Türkiye’de çözüm sürecinde yaşanan gelişmelere paralel olarak Suriye’deki entegrasyon sürecinde de bir hızlanma yaşanıyor. Mazlum Abdi’nin, entegrasyon sürecinde yeni bir aşamaya geçildiğini açıklamasından birkaç gün sonra Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Şam’a gitti. Görüşmelerde, askeri entegrasyon, Kuzeydoğu Suriye’nin statüsü ve Kürtçe eğitim konularının ele alındığı belirtiliyor. Yapılan görüşmelerin ardından Şam Halk Sarayı’nda bir açıklama yapan Mazlum Abdi, SDG’nin Suriye Ordusu’na entegrasyonunun tamamlandığını ve bağımsız bir askeri güç olarak kendisini feshettiğini duyurdu. Bu önemli adıma karşın, Kürtçenin eğitim dili olarak nasıl kullanılacağı ve YPJ’nin durumu belirsizliğini koruyor. Gelen bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla ana sınıfından üniversiteye kadar uzanan Kürtçe anadilinde eğitim uygulaması kaldırılıyor. Bunun yerine Kürtçe dersinin yanında bazı derslerin Kürtçe okutulması planlanıyor. Diğer taraftan YPJ’nin Suriye Ordusu’na değil İçişleri Bakanlığı’na bağlı özel bir birlik olarak entegre edileceği konuşuluyor.

Şunu unutmamak gerekiyor ki Suriye’de hâlâ bildiğimiz anlamda bir devlet ve ordu yok. Suriye Ordusu diye bahsedilen yapı, cihatçı milis gruplardan oluşuyor. Suriye geçici hükümetinin üyeleri ise büyük oranda bu cihatçı grupların liderleri. Suriye’nin henüz bir anayasası yok. Dolayısıyla da yapılan bu anlaşmalar hiçbir şekilde anayasal güvence altında değil. Suriye Arap Cumhuriyeti isminde ısrar ve Suriye hükümetinin İslamcı yapısı nedeniyle, yapılacak anayasanın ülkedeki tüm toplulukları kapsayacak demokratik bir yapıda olması kolay görünmüyor. Kürtlerle entegrasyon sürecinde belirli bir ilerleme kaydedilmiş olsa da, Alevilerin ve Dürzî toplumunun durumu hâlâ belirsizliğini koruyor. Seküler Baasçılığın tasfiyesinden sonra iktidarı ele geçiren cihatçı ve İslamcı Baasçılığın Suriye’de toplumsal barışı inşa etmesi mümkün olmayacaktır. Batı’nın, Türkiye’nin ve Körfez ülkelerinin desteklediği Suriye hükümetinin, demokratik ve eşit yurttaşlığa dayalı bir anayasa hazırlamaması durumunda Suriye’de yaşayan Kürt, Alevi, Dürzi ve Hıristiyan toplulukların çok ciddi baskılarla karşılaşacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Türkiye- İsrail Gerilimi

İsrail, Suriye’deki Ebu Zuhur askeri hava üssüne sekiz hava saldırısı düzenledi. Türkiye’ye çok yakın bir bölgede yaşanan bu saldırının, Türkiye ile İsrail arasında askeri bir çatışma çıkması ihtimalini güçlendirdiği konuşuluyor. Netanyahu bu saldırıların Türkiye’ye uyarı amacıyla yapıldığını açıkça söyledi. Ayrıca Netanyahu, Türkiye’nin Güney’e doğru askeri yerleşimler kurma planına asla izin vermeyeceklerini açıkladı. Saldırılardan sonra bir açıklama yapan Tom Barrack, İsrail’in hava saldırısı sırasında Türkiye’nin uçaklarını havalandırma seçeneğini değerlendirdiğini ama diyalog yoluyla krizin aşıldığını dile getirdi. Türkiye ise Ebu Zuhur hava üssünde Türk askeri bulunduğu iddiasını yalanladı.

İsrail ile Türkiye arasında askeri bir çatışma çıkması ihtimali farklı şekillerde değerlendiriliyor. Bir görüşe göre Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma ihtimali bulunmuyor. İki ülke arasındaki ticari ilişkiler göz önüne alındığında, böyle bir çatışma olasılığının düşük olduğunu söyleyenler hem Netanyahu’nun hem de Erdoğan’ın bu gerilimi daha çok iç politika malzemesi olarak kullandığını belirtiliyorlar. Ancak konuya farklı yaklaşanlar da var. İran’ın bölgedeki etkisinin kırılmasından sonra Türkiye ve İsrail arasında kaçınılmaz bir hakimiyet mücadelesinin başladığını söyleyen uzmanlar, sıcak bir çatışmanın hiç de uzak bir ihtimal olmadığını dile getiriyorlar. ABD’nin böyle bir çatışmaya en azından şimdilik izin vermesi mümkün görünmüyor. Ayrıca İran savaşının sonuçları henüz belli değilken böyle bir çatışmanın olma ihtimali yüksek görünmüyor. Yine de Türkiye ile İsrail arasında, özellikle de Suriye’de bir hakimiyet mücadelesi olduğunu görmek gerekiyor. İki tarafın bu mücadeleyi iç politika malzemesi olarak kullandığı yadsınamaz bir gerçek ancak ilerleyen zamanda sıcak bir çatışmanın çıkması ihtimali de gözden uzak tutulmamalı.