Bu değerlendirme yazısı 17–31 Aralık 2025 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

İç politika: Çözüm süreci; Leyla Zana’ya ırkçı ve cinsiyetçi saldırı; suç ekonomisi, uyuşturucu, bahis ve güvenlik operasyonları; Yalova’da IŞİD operasyonu ve emniyet zafiyeti…

Ekonomi:  İşsizlik, yoksulluk ve barınma krizi…

Dış politika: Suriye; Ukrayna Savaşı; HTŞ-SDG arasında gerilim; Gazze’de devam eden İsrail katliamı…

Ekoloji: Paris anlaşmasının 10 yıl ardından hedefler; fosil yakıtlara verilen teşvikler; 2025’te Türkiye’de başlıca çevre meseleleri…

İÇ POLİTİKA

Çözüm Süreci ve Toplumdaki Gerilimler

2025 yılının son iki haftasında Kürt meselesinin çözümüne dair tartışmalar devam ederken toplumsal ve kültürel alanda yaşanan gerilimler çözüm arayışlarının sadece meclisteki kurumsal mekanizmalarla sağlanamayacağını, meselenin toplumsal iklimle doğrudan bağlantılı olduğunu gösterdi.

Bu dönemde TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışma süresini iki ay uzatarak Şubat 2026 sonuna kadar faaliyetlerini sürdürme kararı aldı. Komisyon, dinleme sürecinde elde edilen verileri derleyerek bir rapor hazırlamayı ve Kürt meselesinin çözümüne dair hukuki-siyasal bir çerçeve önermeyi hedeflediğini açıkladı. Ancak komisyonun bağlayıcı bir yetkiye sahip olmaması ve geçmiş çözüm süreci deneyimlerinin bıraktığı güvensizlik, sürecin somut reformlara dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda soru işaretleri oluşturmaya devam ediyor.

Aynı günlerde DEM Parti İmralı Heyeti, iktidar ve muhalefet partileriyle, çeşitli siyasetçiler ve toplumsal aktörlerle görüşmeler gerçekleştirdi. Bu temaslarda barışın hukuki zemini, demokratik reform ihtiyacı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, cezaevleri meselesi ve “barış yasası” talebi öne çıktı. Parti, çözüm sürecinin yalnızca raporlarla sınırlı kalmaması, toplumu rahatlatacak ve güven inşa edecek somut adımlar atılması gerektiğini vurguladı.

Bu bağlamda Abdullah Öcalan’ın yeni yıl mesajı, sürece dair önemli bir siyasal ve ideolojik çerçeve sundu. Öcalan mesajında 2026’nın savaşın değil barışın yılı olması gerektiğini belirterek, Kürt meselesinin güvenlikçi yaklaşımlarla değil, demokratik müzakere, eşit yurttaşlık ve çoğulcu bir siyasal düzen temelinde çözülebileceğini ifade etti; Suriye’deki gelişmelerin ve Ortadoğu’daki gelişmelerin Türkiye’deki çözüm süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtti. Öcalan, SDG ile Şam yönetimi arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat çerçevesinde dile getirilen temel talebin “halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasal model” olduğunu ve10 Mart Mutabakatı’nın uygulanmasının süreci hızlandıracağını belirtti. Türkiye’nin bu süreçte “kolaylaştırıcı, yapıcı ve diyaloğa açık bir rol üstlenmesinin hayati önemde” olduğunu söyledi.

Siyasette bu gelişmeler yaşanırken Leyla Zana’ya yönelik futbol tribünlerinden yükselen ırkçı ve cinsiyetçi saldırılar, barış söylemiyle çelişen bir ortam yarattı. Bu saldırılara karşı DEM Parti başta olmak üzere birçok siyasi parti, kadın örgütleri, insan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri Leyla Zana’ya sahip çıkan destek açıklamaları yaptı. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, İstanbul, İzmir, Urfa, Ankara, Antep ve Adıyaman’da   Leyla Zana’ya yönelik cinsiyetçi, hakaret içeren ve nefret temelli tezahüratlar nedeniyle suç duyurusunda bulundu. CHP başkanı Özgür Özel, saldırıları kınayarak Zana’nın Kürt kadın mücadelesindeki tarihsel rolüne vurgu yaptı. Amedspor’un davetiyle Iğdırspor maçını izleyen Leyla Zana statta alkışlarla karşılandı.

Leyza Zana’ya yönelik ırkçı ve cinsiyetçi saldırılara tepkiler devam ederken Koma Amed’in 20 Aralık’ta İstanbul’da vereceği konser Küçükçekmece Kaymakamlığı tarafından ‘uygun görülmeyerek’ iptal edildi. Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır’da müthiş bir halk katılımıyla yıllar sonra konser veren Koma Amed’e İstanbul yasaklanmış oldu. Mecliste çözüm arayışları devam ederken Koma Amed konserinin iptali Kürtlerin kültürel hakları ve ifade özgürlüğü tartışmalarını gündeme getirdi. Kardeş Türküler’in Ahmet Kaya şarkılarıyla Ocak ayında Trabzon’da vereceği konsere de çeşitli sosyal medya kanallarından ırkçı tepkiler verildiği görüldü. Sanatın kamusal alanda engellenmesi, barışın yalnızca silahların susmasıyla değil, kültürel ve dilsel özgürlüklerin, ifade özgürlüğünün güvence altına alınmasıyla mümkün olabileceğini gösterdi.

Bu sürecin devamında Demokratik Toplum Platformu’nun 4 Ocak’ta Diyarbakır’da düzenlemeyi planladığı Abdullah Öcalan’a özgürlük mitingini hava koşulları nedeniyle iptal etmesi dikkat çekti. Devlet Bahçeli’nin hiçbir mahsur görmediğini söylediği, Leyla Zana’nın konuşmacılarından biri olacağı “Umut ve Özgürlük” temasıyla planlanan mitingin amacı, barış sürecine destek vermek, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü talebini dile getirmek ve Kürt meselesinin çözümüne dair toplumsal iradeyi göstermekti. Ancak miting, resmi açıklamalara göre olumsuz hava koşulları gerekçesiyle henüz belirlenmeyen ileri bir tarihe ertelendi. Bu durum üzerine kamuoyunda, güvenlik kaygılarının bu kararda etkili olabileceğine dair yorumlar yapıldı.

Toplumda yaşanan gelişmeler, çözüm sürecinin toplumsal meşruiyetinin son derece kırılgan olduğunu gösteriyor. Meclis komisyonunun görev süresinin Şubat sonuna kadar uzatılması yalnızca teknik bir ihtiyaç olarak değil, hükümetin Suriye’deki gelişmeleri ve bölgesel dengeleri bekleyerek zaman kazanma stratejisi olarak da değerlendirilebilir. Ayrıca DEM Parti dışındaki siyasi partilerin hazırladığı çözüm süreci raporlarının somut ve bağlayıcı öneriler içermemesi dikkat çekiyor. Bu durum, devlet aygıtı içinde sürece mesafeli ve dirençli yapıların varlığını gündeme getiriyor. Buna ek olarak Türkiye’de milliyetçiliğin eğitimli orta sınıflar ve gençler arasında yükselmesi, çözüm sürecinin yalnızca güvenlik ve siyaset üzerinden ele alınamayacağını, toplum içinde barış talebinin ve iradesinin örgütlenmesini bir aciliyet olarak ortaya koyuyor.

Suç Ekonomisi, Uyuşturucu, Bahis ve Güvenlik Operasyonları

Bu iki haftalık dönemde spor, medya ve iş dünyasını kapsayan bir dizi adli operasyon gerçekleşti. Aralık ayı boyunca özellikle yasa dışı bahis, uyuşturucu ticareti ve kara para aklama başlıklarında yürütülen operasyonlar hem adli hem de siyasi boyutlarıyla kamuoyunun ana gündemlerinden biri oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü dosya kapsamında, medya, spor ve eğlence sektörlerinden çok sayıda isim hakkında işlem yapıldı. Hatırlanacağı gibi soruşturmanın en çok tartışılan ayağını, iktidara yakınlığıyla bilinen Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un 11 Aralık’ta gözaltına alınarak tutuklanması oluşturmuştu. Aynı dosyada Habertürk spikeri Ela Rümeysa Cebeci de “uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma” suçlamasıyla tutuklandı. Mehmet Akif Ersoy olayı sonrasında iş insanı ve Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sadettin Saran, uyuşturucu madde temin etme”, “uyuşturucu kullanımını kolaylaştırma” ve “uyuşturucu kullanma” iddialarıyla iki kez gözaltına alındı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Kamuoyuna yansıyan yorumlarda, bu operasyonlarda meselenin uyuşturucuyla mücadele olmadığı, bu operasyonların Saadettin Saran’ın spor ve bahis alanındaki etkisini sınırlamaya dönük olduğu; sermaye grupları arasındaki güç dengeleriyle ilişkili olduğu da iddia edildi.

Kamuoyunda tanınan pek çok isme yönelik yürütülen bu uyuşturucu operasyonlarıyla ne yapılmak istendiğini anlamak zor. Uyuşturucu baronlarına, uluslararası uyuşturucu trafiğinin işleyişine dokunmadan uyuşturucu ile mücadele edilmeyeceği açık. Kamuoyunda tanınmış simaların uyuşturucu kullandıkları ya da temin ettikleri gibi gerekçelerle yürütülen operasyonlarda özel hayatın gizliliği ilkesi de ihlal ediliyor. Pek çok tanınmış ismin kişisel bilgileri magazinel bir şekilde basında servis ediliyor. Sosyal medyada hızlıca dolaşıma giren bu bilgilerle pek çok isme adeta itibar suikastı yapılıyor.

Operasyonların bir diğer ayağı yasa dışı bahis ve futbol ekonomisiydi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü futbolda bahis soruşturması kapsamında yeni bir operasyon düzenlendi.  Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz Ekim ayında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, profesyonel liglerde görev yapan kimi hakemlerin bahis hesabının olduğunu ve aktif şekilde bahis oynadığını açıklamış ve ardından spor camiasına yönelik bahis operasyonları başlamıştı. Bu dönemde 11 ilde gerçekleştirilen operasyonlarda aralarında Galatasaray’ın eski yöneticisi Erden Timur’un da bulunduğu 29 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Dosyası mevcut soruşturmadan ayrılan Erden Timur, kara para aklama suçlamasından tutuklandı.

Ayrıca gazeteci Barış Terkoğlu, bir yayında dile getirdiği ifadeler nedeniyle gözaltına alındı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Polisiye tedbirler, soruşturmalar ve adli süreçler, sadece siyasetin değil, basın yayın, sanat, spor vb. pek çok alanın da yargı eliyle dizayn edildiğini gösteriyor. Bu operasyonların sadece gündemi yönetme/değiştirme amacı taşımadığını, aksine ülkenin yönetilme biçiminin temel unsurlarından biri haline geldiğini söylemek mümkün. Ayrıca suç ve etik sorunların birbirine karıştırıldığı bu operasyonlarda, ahlaki meselelerin sıklıkla yargının konusu haline getirildiği görülüyor.

Yalova’da Yaşananlar, IŞİD ve Emniyet Zafiyeti:

IŞİD’in yılbaşı öncesi ve yılbaşı sırasında saldırı düzenleyebileceğine dair istihbarat bilgileri kamuoyuna yansımıştı. 2025 yılının son günlerinde Yalova’da IŞİD’e yönelik operasyon düzenlendi. Çıkan çatışmada üç polis hayatını kaybetti; sekiz polis ve bir bekçi yaralandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, çatışma esnasında altı IŞİD üyesinin öldürüldüğünü açıkladı.

Yalova’daki operasyonda üç polisin yaşamını yitirmesi, operasyonun yürütülme biçimiyle ilgili ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Yakın zamanda Saadettin Saran’a yapılan yüksek güvenlikli operasyon gösterişli bir şekilde kamuoyuna servis edilmişti. Siyasetçiler, iş insanları ve sahne sanatçılarının “şov” niteliğindeki operasyonlarla gözaltına alındığı bir ortamda, silahlı ve çatışma deneyimi yüksek bir örgüt olan IŞİD’in hücresine özel harekât ya da askeri nitelikli birimler yerine karakol polisi ve bekçilerle müdahale edilmesi, bir güvenlik skandalı olarak değerlendirilebilir.

Yalova’daki operasyon aynı zamanda IŞİD’in Türkiye içindeki varlığının ciddiyetini de ortaya koydu. IŞİD ve benzeri selefi, cihatçı yapılanmaların Türkiye’de uzun yıllardır örgütlü bir varlık gösterdiği biliniyor. Gazeteciler, özellikle Marmara Bölgesi’nde, Adapazarı, Yalova ve Kocaeli hattında selefi cihatçı yapılanmaların güçlü olduğu yönünde uyarılar yapıyordu. Yalova olayının ardından birçok ilde IŞİD’e yönelik operasyonlar düzenlenirken, güvenlik güçleri bu operasyonlarla örgütün darbe aldığını savunsa da söz konusu cihatçı yapıların toplumsal zeminde ciddi bir karşılık bulduğu ve bu sayede varlıklarını sürdürdüğü biliniyor. Türkiye’nin Suriye politikasına paralel olarak yıllar boyunca IŞİD’e dolaylı ya da doğrudan destek verilmesi, “uyuyan hücrelere” göz yumulması da bu tabloyu tamamlıyor. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ciddi bir cihatçı tehdit var.

Yazının başına dönebilirsiniz

EKONOMİ

Türkiye’de işsizlik, yoksulluk ve barınma krizi büyüyerek devam ediyor. 2023’ten beri izlenen ekonomi programı, ekonomik krizin tüm yükünü halka ödetme üzerine kurulu. Sosyal yardımlarla hayatta kalmayan çalışan insan sayısı her geçen gün artıyor. TÜİK verilerine göre her 5 kişiden biri sosyal yardım alıyor. Sosyal yardım alan insan sayısı artarken, bu alana ayrılan bütçe aynı kalıyor. Bir taraftan maaşlar çok düşük düzeyde tutulurken diğer taraftan arttırılan vergilerle, insanların alım gücü her geçen gün düşüyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’lara yükseldiği belirtilirken, asgari ücrete yapılan ve açlık sınırının altında kalan zam tepki çekti. Artık yılda sadece bir kez yapılacağı söylenen asgari ücret ayarlamasıyla bu yıl asgari ücret 28 bin 75 TL olarak belirlendi. Ocak ayı itibarıyla pek çok kalemde büyük vergi artışları yapılacağı konuşuluyor. Kredi kartı borçlanmalarının 2024’e göre yüzde 122 arttığı belirtilirken son on bir ayda yirmi altı bin şirketin kapandığı söyleniyor. Dolayısıyla enflasyonun düşmediği, ücretlerin düşük tutulduğu, ekonominin daraldığı, alım gücünün her geçen gün zayıfladığı, işsizlik artarken geniş çaplı bir barınma krizinin de yaşandığı yeni bir yıla girmiş bulunuyoruz.

Böyle bir ekonomide, geniş çaplı protestoların olması beklenirken henüz böyle bir gelişme göze çarpmıyor. Küçük çaplı grev ve gösteriler var ancak kitlesel eylemler görülmüyor. Sendikalaşmanın çok düşük olduğu, var olan sendikaların neredeyse tümünün devlet kontrolünde olduğu örgütsüz bir toplumsal ortamda geniş çaplı protestoların olmasını beklemek zor görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki AKP’nin de temel güvencesi bu. Diğer taraftan Merkez Bankası döviz rezervlerini büyütüyor ve son yılların en büyük rezervini oluşturmuş durumda. Bundan önceki gelişmelere bakıldığında AKP’nin; seçim sathı mahalline girene kadar, ekonominin yükünü halka çektireceği, ancak seçim süreci başladığında elindeki rezervleri kullanarak kısmi bir rahatlama sağlayarak yeniden oy toplayabileceğini düşündüğünü iddia etmek yanlış olmaz.

Yazının başına dönebilirsiniz

DIŞ POLİTİKA

İsrail’in Saldırıları Devam Ediyor

Dünya 2026 yılına, pek çok bölgede gerilim altında ve savaş beklentisiyle giriyor. İsrail’in iki yıldır Gazze’de sürdürdüğü soykırım, bir anlaşmayla en azından şimdilik yavaşlamış gibi duruyor. Gazze’ye sınırlı da olsa yardım girebiliyor ancak İsrail’in saldırıları durmuş değil ve Hamas’ın nasıl silahsızlanacağı belirsizliğini koruyor. Netanyahu’nun yıl sonunda ABD’ye giderek Trump’la yaptığı görüşmelerin sonucunda, Gazze’de ikinci aşamaya geçileceği açıklamaları yapıldı. Ancak ikinci aşamaya nasıl geçileceği ve bu geçişin mekanizmaları hala belirsizliğini koruyor. Ayrıca mesele sadece Hamas değil, aynı zamanda Lübnan Hizbullah’ının da silahsızlandırılması bekleniyor. Buna karşın, bu iki silahlı ve aynı zamanda toplumsal tabanı olan yapının nasıl silahsızlanacağı konusunda net bir yol haritası yok. Şu rahatlıkla söylenebilir ki İsrail, bu iki yapıyı da tümüyle etkisizleştirmeden geri çekilmeyecek. Dolayısıyla hem Gazze’de hem de Lübnan’da yeni çatışmaların çıkma ihtimali çok yüksek. Bununla birlikte Suriye’nin Güneyini tümüyle işgal eden İsrail, İran’ı da yeniden vurabileceğinin işaretlerini veriyor. İsrail’in önümüzdeki yıl içinde İran’a dönük yeni bir saldırı yapma ihtimali oldukça yüksek.

İsrail’in son iki yılda izlediği saldırgan politikalar sadece Ortadoğu ile sınırlı değil. Son olarak Somaliland’i tanıyan İsrail, gerilimi Afrika’ya da taşıdı. Kızıldeniz’in çıkışını kontrol etmek için çok önemli bir konuma sahip olan Somaliland, bugüne kadar kimsenin tanımadığı özerk bir bölge. İsrail, Somaliland’i tanıyan ilk BM üyesi ülke oldu. İddialara göre, Yemen’e saldırılarını sürdürmek isteyen İsrail, Yemen’in karşısında bulunan Somaliland’i kullanmak istiyor. İsrail’in bu hamlesine Körfez ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkeden tepki geldi. Tepki gösteren ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye çok uzun süredir, Afrika politikaları bağlamında Somali’ye yatırım yapan bir ülke. Türkiye’nin Somali’de limanları ve yatırımları bulunuyor ve İsrail’in bu bölgeye müdahalesine izin vermek istemiyor. İsrail ve Türkiye arasındaki bir başka gerilim alanı Doğu Akdeniz. Bu bölgede Mısır ve Yunanistan’la birlikte hareket eden İsrail, Türkiye’yi denklemin dışına itmeye çalışıyor. Nitekim Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştiren Libya Genelkurmay Başkanı’nın uçağının Ankara’da düşmesi ve içinde Kara Kuvvetleri Komutanının da bulunduğu tüm heyetin hayatını kaybetmesi, bu bağlamda çok önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İkiye bölünmüş olan Libya’da, Türkiye’nin desteklediği hükümetin Genelkurmay Başkanı’nın bu şekilde hayatını kaybetmesi çok önemli bir olayken Türkiye basınında olay neredeyse görmezden gelindi ve şu anda konuyla ilgili net bir açıklama bulunmuyor.

Suriye

Suriye’de de benzer ve riskli bir belirsizlik varlığını sürdürüyor. 2025 yılının sonuna kadar 10 Mart anlaşması üzerinde SDG ve HTŞ’nin anlaşma yapması bekleniyordu. Nitekim Aralık ayının sonuna doğru böyle bir anlaşmanın yapılmak üzere olduğu konusunda haberler de çıktı. Ancak SDG ve HTŞ arasında anlaşmaya varılacağının konuşulduğu günlerde, Hakan Fidan’ın başında olduğu Türkiye’den bir heyet Şam’a gitti. Türk heyetinin Şam’a gittiği günün akşamında HTŞ yeniden Halep’teki Kürt mahallelerine saldırı düzenledi. HTŞ ve SDG yeniden savaş noktasına geldi. Anlaşıldığı kadarıyla yine ABD’nin devreye girmesiyle saldırılar geniş bir çatışmaya dönüşmeden son buldu. Ancak 10 Mart anlaşmasının yürürlüğe konması konusunda somut bir adım atılmamış durumda. Halep’teki iki mahalleye dönük abluka da devam ediyor. Türkiye ve HTŞ, 10 Mart anlaşmasına SDG’nin uymadığını iddia ederek düzenli olarak saldırı tehdidinde bulunuyorlar. SDG ise 10 Mart anlaşmasıyla altına imza attıkları her şeye uymaya hazır olduklarını ancak anlaşmaya uymayanın ve somut adım atmayanın HTŞ olduğunu söylüyor. Suriye geçici hükümeti olarak HTŞ’nin 10 Mart anlaşmasıyla ilgili tek bir somut adım dahi atmadığı ortada. Ayrıca Türkiye’nin de bu konuda HTŞ’yi desteklediği de açıkça görülüyor. Bu durum Suriye’de belirsiz ve her an savaşa evrilebilecek bir ortam yaratıyor. Türkiye’nin doğrudan Rojava’ya bir saldırı yapma ihtimali düşük olsa da HTŞ’yi ve SMO’yu devreye sokarak böyle bir saldırı gerçekleştirmesi mümkün. Nitekim aralık sonunda Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamayla bu durum resmen dile getirildi. MSB yaptığı açıklamada; “Suriye hükümeti birlik ve bütünlüğü için bir inisiyatif almaya karar verirse Türkiye ona destek olacaktır” dedi.

10 Mart anlaşması aslında HTŞ’nin biraz da mecburen imzaladığı bir anlaşmaydı. Bu anlaşmanın imzalandığı dönemde HTŞ, Alevi halkına dönük büyük bir katliama girişmiş ve binlerce Alevi’yi katletmişti. Dünya ölçeğinde meşruiyetini yitirmek üzere olan cihatçı bir yapı görünümü veriyordu. Bu katliamları durdurması ve 10 Mart anlaşmasını imzalaması kendisi açısından bu meşruiyeti yeniden kurabilmenin tek yoluydu. SDG ise Türkiye’nin Rojava’ya saldırma ihtimalini bertaraf etmek istiyordu. Dolayısıyla iki taraf açısından da taktik açıdan imzalanması faydalı bir anlaşma oldu. Ancak 10 Mart anlaşması içerik itibariyle, demokratik ve katılımcı bir Suriye öngörürken, yerlerinden edilen ve sayıları beş yüz bini bulan Kürtlerin de yerlerine dönmelerini karara bağlıyordu. Ne HTŞ ne de Türkiye, demokratik, katılımcı ve yerinde yönetimlere açık bir Suriye istiyor. Alevi halkı hala büyük bir katliam riskiyle karşı karşıya. Aralık sonunda Alevi halkı Suriye’nin pek çok yerinde federasyon talebiyle gösteriler yaptı. Rejimin gösterilere tepkisi sert oldu. Göstericiler üzerine ateş açılırken, silahlandırılmış siviller Alevi mahallelerine saldırarak Alevilerin dükkanlarını, evlerini ve arabalarını ateşe verdi.  Dolayısıyla Alevilere saldırılar devam ediyor, SDG ve HTŞ arasındaki görüşmeler tıkanmış durumda. İki taraf da birbirini suçlarken Suriye yeni yıla bir iç savaş riskiyle giriyor.

Rusya- Ukrayna Savaşı

Benzer bir gerilim Rusya- Ukrayna savaşında da devam ediyor. Bir taraftan görüşmeler devam ederken diğer taraftan savaş bütün hızıyla devam ediyor. Aralık ayının sonunda Zelenski, Trump’la görüşmek için ABD’ye gitti. Görüşmeden önce Putin’le görüşen Trump, aralarında iyi bir görüşme geçtiğini belirtti. Zelenski ise bu anlaşmayı imzalamaları için ABD’den güvenlik garantisi beklediklerini açıkladı. ABD’nin kendilerine on beş yıllık bir garanti verdiğini ancak kendilerinin bu süreyi elli yıla çıkarmak istediklerini ve Ukrayna’da ABD askerlerinin konuşlanmasını talep ettiklerini açıkladı. Avrupa ise görüşmelerin dışında ve anlaşmanın bu haliyle Putin’i güçlendireceği kanısında. Özetle Rusya- Ukrayna savaşında da barışın sağlanması bir ihtimal ancak çatışmaların devam etme ihtimali de düşük değil. Bu arada savaşın yol açtığı ağır kayıplara dair bilgiler de ortaya çıkmaya başladı. BBC’nin haberine göre, bugüne kadar Rusya’nın asker kaybı 153 bin.

Venezuella ve ABD arasında yaşanan gerilim de tırmanıyor. Trump, tehditkâr açıklamalarına devam ederken, ABD’nin bölgeye çok büyük bir askeri güç konuşlandırdığı söyleniyor. Yine 2026 yılında saldırıların odağında olabileceği konuşulan İran’da halk yenden sokaklara çıktı. Yaşanan ekonomik krizin tetiklediği gösteriler büyüyerek devam ediyor. Pek çok ülkenin savaş bütçelerini yükselttiği, silahlanmanın büyük oranda arttığı ve İmparatorluklar arasındaki bölgesel gerilimin sürekli yükseldiği bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Yazının başına dönebilirsiniz

EKOLOJİ

Paris anlaşmasının 10 yıl ardından

Paris anlaşmasından 10 yıl sonra enerji dönüşümü ve salımlar hakkındaki küresel rakamlar neler söylüyor? 2025 yılında işletmeye açılan elektrik üretim kapasitesinin %90’ı yenilenebilirdi. Yenilenebilir enerji yatırımları 2 trilyon dolar ile fosil yakıt yatırımlarının iki misline yükseldi. Piyasaya sürülen otomobillerin beşte biri elektrikli taşıtlardı. Çin’in salımlarının artık tepe noktasını gördüğüne dair yaygın bir kanaat oluştu. “Kanaat” dememizin sebebi, Çin’in fosil üretim kapasitesinin hala ayakta ve bir politika değişimi sonucunda derhal harekete geçirilebilecek nitelikte oluşu. Zira 2017 yılında da Çin’in salımlarının tepe noktasını gördüğüne dair bir kanaat oluşmuştu. Fakat ardından Çin’in salımları politika tercihleri ve COVID-19 sonrası ihtiyaç duyulan teşvikler nedeniyle artmaya devam etmişti.

Paris anlaşması öncesinde 4oC sıcaklık artışı yönünde seyir izleyen olan küresel salım değerleri bugün, verilen sözlerin yerine getirilmesi şartıyla, 2.5oC sıcaklık artışı yörüngesinde. Paris’in resmi hedefleri ise 2oC ve mümkünse 1.5oC sıcaklık artışı. Diğer taraftan küresel güneyde yeşil dönüşümü kolaylaştırmak ve kayıp ve hasarları telafi etmek üzere oluşturulması beklenen “küresel iklim fonu” ve “kayıp ve hasar” fonu için yapılması beklenen katkılar hala son derece yetersiz. Bir önceki yıl Azerbaycan’da yapılan COP29’da, 2035’e kadar yılda 1.3 trilyon dolar katkı yapılması gereken fon için zar zor 300 milyar dolar denkleştirilebilmişti. Paris’in halihazırdaki diğer hassas konusu ise bu yıl Bélem’de düzenlenen COP30’daki gönüllü anlaşmayla adımları atılan “petrol ve gazdan çıkışın” belirsiz yol haritası.

Dicle Nehri hakkında

The Guardain’da Irak’ta Dicle Nehri’nin bugünkü durumuna dair bir haber yayımlandı. Haberde Irak’ın 1991’de ABD’nin Çöl Fırtınası Operasyonu’na kadar son derece modern bir su altyapısına sahip olduğu ve bu tarihte atık su arıtma tesislerinin yok edilmesiyle birlikte nehrin kirlenmeye başladığı belirtiliyor. Yıllarca süren yaptırım ve çatışmalar altyapının yeniden iyileştirilmesine imkan vermedi. Evsel atıkların yanı sıra tarımdan dönen kirli sular ve petrol tesislerinin atıkları da Dicle’yi kirletiyor. 2022 tarihli bir araştırmaya göre Bağdat’daki numunelerin su kalitesi “kötü” veya “çok kötü”. 2018 yılından Basra’da 118 bin kişi sudan zehirlenmiş. Türkiye’nin inşa ettiği barajlar nedeniyle Bağdat’da su debisi %33 azalmış. (Barajların akış yönünde suyu azaltmasının nedeni bu suyun tarımsal, evsel, endüstriyel amaçlarla kullanılması ve buharlaşma kayıpları). İklim değişikliğinin etkileri nedeniyle de yağışların %30 oranında azaldığı iddia ediliyor. Kasım ayında Ankara ve Bağdat tarafından imzalanan “su işbirliği mekanizması”, Irak’ta suyun kontrolünün Ankara’ya teslim edileceği gerekçesiyle uzmanlar ve çevre akitivistleri tarafından eleştiriliyor.

Fosil yakıt teşvikleri üzerine

Fosil yakıt teşvikleri üzerine ZNetwork’te, 1998-2013 yıllarında Almanya’da Yeşil Parti milletvekilliği yapan, şimdi Bill McKibben gibi aktivistlerle birlikte Küresel 100% Yenilenebilir Enerji Platformu elçisi olan Hans-Josef Fell ile bir söyleşi yayımlandı. Fell, Küresel Kuzey’in iklim koruma rejiminin yetersizliğine değinirken Çin, AB ve ABD’nin iklim politikalarındaki farklılığa dikkat çekiyor. Sadece Çin atılgan bir yenilenebilir enerji (YE) politikası takip ederken, AB Alman Şansölye Friedrich Merz ile birlikte YE hedeflerini sulandırarak isteksiz bir politika yürütüyor. ABD ise Trump ile birlikte fosil yakıt endüstrisine muazzam teşvikler veriyor. Çin’in politikası BRICS tarafından da takip ediliyor. Çin’in YE alanında artan hakimiyeti karşısında geleneksel kirli endüstrilerini  korumak isteyen ABD ve AB gibi bölgeler ise sadece pazar payı kaybediyorlar.

Fell, Almanya’da %100 YE’ye geçişin 10 yıl gibi bir süre içerisinde tamamlanabileceğini, ve bunun Çin’in tahakkümü ve Rusya gibi tehditlere karşı küresel güvenliği artıracağını düşünüyor. Diğer taraftan bunun önünde bariz politik engeller var: Fosil yakıt ve nükleer enerji endüstrisi hem geleneksel hem de yeni nesil medyayı kontrol edebiliyor. Örneğin YE’nin pahalı ve güvenilmez olduğu, Almanya’nın (henüz olmayan ve ufukta pek görünmeyen) küçük ölçekli nükleer santraller inşa edebileceği şeklinde yanlış bilgiler yayılabiliyor. Fosil yakıt endüstrisi YE’ye geçişi ısrarla toplumsal ekonomik bir yük olarak gösteriyor; oysa bu sadece kendileri için bir yük. Fell, pandemi, Ukrayna ve Orta Doğu savaşları, aşırı sağın yükselişi gibi faktörlerin iklim değişikliğiyle mücadeleyi gündemde geri sıralara ittiğini kabul ediyor.

2025’te Türkiye ve Kürt coğrafyasında çevre

2025 yılı kapanışında Numedya24 Türkiye ve Kürt illerinde yaşanan çevre sorunlarına dair iki özet yayımladı. Birinci seçkinin öne çıkardığı, bizim de 2025 yılı boyunca gündem değerlendirmelerimizde ele aldığımız başlıklar şunlar:

9 Temmuz 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan “İklim Kanunu”, emisyon ticaret sistemi, karbon kredileri gibi piyasa ve fiyatlandırma mekanizmalarına vurgu yaparken, karbon azaltım ve uyum hedefleri, ve buna dair sektörel sorumluluklar hakkında sessiz kaldığı için eleştirildi. İklim Adaleti Koalisyonu ve ekoloji örgütleri “Halkın İklim Kanunu” için çağrı yaparak yasayı neoliberal piyasa odaklı olduğu için eleştirdiler.

19 Temmuz 2025’te “Süper İzin Yasası” olarak adlandırılan 7554 sayılı torba yasa Resmi Gazete’de yayımlandı. Yasa ile ÇED süreçleri kolaylaştırıldı, süresi kısaltıldı, meralar, ormanlar ve su havzalarının maden ve enerji faaliyeti için kullanılmasının önü açıldı. Muğla’nın Milas ve Yatağan ilçelerindeki belli zeytinlik alanlar, yasa maddelerinde koordinatları verilerek madencilik faaliyetine açıldı.

Acele kamulaştırmalar dolu dizgin devam ederken, 6 Şubat depremleriyle yıkılan Hatay’ın birçok ilçesi bu uygulamanın en önemli mağdurlarından oldu. Bu ilçelerde çok sayıda beton santralleri ve taş ocakları açıldı. Zeytinlikler, narenciye bahçeleri TOKİ’lere ve bu santrallere giden yollara kurban edildi.

Sokak hayvanlarına dönük çok sayıda şiddet eylemi cezasız kaldı. 2024 tarihli 5199 sayılı yasaya bağlı olarak yapılan toplamalarda köpeklerin araçlara fırlatıldığı, sürüklendiği ve dar alanlara sıkıştırıldığı görüldü. Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) 2025’in ilk 6 ayı için yayımladığı hak ihlalleri raporu raporuna göre 478 bin hayvanın yaşam hakkı ihlal edildi.

Türkiye kuraklık haberleriyle sarsıldı. 2025 yazında 50,5oC ile sıcaklık rekoru kırıldı. Eylül 2025 son 55 yılın en sıcak yılı olarak kayıtlara geçti. Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre son 52 yılın en düşük yağış verileri kaydedildi. Tarımsal kuraklık tarımsal üretim krizine dönüşürken, pek çok göl kurumaya, yeraltı suları çekilmeye devam etti.

Muğla, Dersim ve Balıkesir’de “Toprağımızı Vermiyoruz” mitingleri düzenlendi. Ankara’da Meclis önünde yapılan basın açıklamalarında bu hareket, “Halkın İklim Kanunu” kampanyası ile bir araya geldi. Eylül’de Demokratik Kurumlar Platformu öncülüğünde, Şırnak ve ilçelerinde sürdürülen eko-kırıma karşı binlerce kişinin katıldığı “Eko-kırıma geçit yok, doğa talanına karşı yürüyoruz” yürüyüşü yapıldı.

Türkiye Kasım 2026’da düzenlenecek olan COP31’in ev sahibi oldu. COP ev sahiplerinin aynı zamanda konferans başkanlığı da yaptıkları için, iklimle mücadelede lider bir rol üstlenmeleri bekleniyor. Türkiye’nin iklim karnesi bu rol için çok müsait değil ve karar, çevre aktivistleri tarafından COP31’in Türkiye’nin imajını parlatmak amacıyla kullanılabileceği gerekçesiyle eleştiriliyor.

Kürt coğrafyası hakkındaki başlıkları ise şu şekilde özetleyebiliriz:

Diyarbakır’da özellikle Bismil’de Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) tarafından planlanan petrol ve kaya gazı sondaj çalışmaları genişletilerek devam etti. ABD Enerji Enformasyon Dairesi (EIA) raporuna göre Türkiye’de Trakya ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 651 milyar metreküp alınabilir nitelikte kaya gazı bulunuyor. Sondaj alanlarının genişliği sadece Bismil’de 600 dönüm olarak ifade ediliyor.

Hakkari’de kullanılan kömür, yaygınlaştırılan maden faaliyetleri, petrol arama sahaları nedeniyle kirlenen hava ölüm saçıyor. Temiz Hava Hakkı Platformu’nun verilerine göre, kentte 2024’te hava kirliliğinde bağlı hastalıklardan 230 kişi hayatını kaybetti.

8 Ekim 2020 tarihinde Şırnak’ın Cudi ve Besta bölgelerinde “güvenlik gerekçesi” ile başlatılan ağaç kesimleri 5 yılda devasa bir orman varlığının kaybıyla sonuçlandı: Bölgedeki yeşil alanların yüzde 8’i yok edildi. Ağaç kıyımının durdurulduğuna dair kimi resmi açıklamalar olsa da yayınlanan görüntüler kamyon sayısının daha da arttırıldığını gösteriyor.

Bu başlıklar dışında, Türkiye genelinde görülen maden, GES ve RES projeleri nedeniyle acele kamulaştırma faaliyetleri ve Dersim’in doğal ve kültürel zenginliklere sahip ilçelerinde yıkıma neden olan projeler devam ediyor.

Yazının başına dönebilirsiniz