Bu yazı 20 Mayıs – 2 Haziran tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Mutlak Butlan
Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik gerçekleştirilen yargı operasyonlarının bir uzantısı olarak, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin CHP’nin olağanüstü kurultayını “Mutlak Butlan” (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal eden tedbir kararı alması, siyasetin dizayn edilmesine yönelik bir sivil darbe girişimi olarak değerlendirilebilir. İktidarın bu tür skandal müdahalelerin ekonomik maliyetini yönetmek adına aldığı önlemlerin de giderek sistematikleştiği görülüyor. Borsada endeks bazlı devre kesicilerin çalıştırılması gibi müdahaleler standartlaşırken, iktidar kanallarından da önceden duyurulan kararın devlet kademelerinde önceden bilindiği ve önlemlerin bu yönde alındığı anlaşılıyor.
Açıktır ki, iktidar bu hamleyle Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin siyasi hırslarını kullanarak CHP’yi içeriden parçalamayı hedefliyor ve Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi sahici tehdit oluşturan figürlerin enerjisini parti içi çekişmelere harcatmaya oynuyor. İktidar medyasında ortaya çıkan baskın eğilimlerden birinin ayrı parti kurulması olması ise ilginç. İktidar medyasında, butlan kararıyla ilgili iki farklı kanat varmış gibi bir algı oluşturulmaya çalıştığı gözlemleniyor. TGRT yayınlarında butlanın habercisi olan Fatih Atik ile butlanın Özgür Özel’i halkın gözünde mağdur ederek daha da büyüteceğini düşünen Cem Küçük arasında geçen tartışmalar iktidar tarafında butlan kararına dair farklı yaklaşımlar olduğu izlenimini yaratıyor. Fakat, artık izleyicinin gerçeklik algısıyla o kadar oynanmış durumda ki, böyle iki kanat var mı yoksa varmış gibi mi yapılıyor bu bile soru işareti.
Mutlak butlan kararı, bir yandan toplumsal muhalefetin ortak bir lider etrafında kenetlenmesine zemin hazırlarken, diğer yandan aynı muhalefetin kurumsal kapasitesinin önemli ölçüde kaybedilmesine yol açtı. Butlan kararıyla parti meclisine yapılan polis baskını sonrası Meclis’e yürüyen, sonrasında İzmir’de mitingin engellemesine rağmen kitleyi başka bir alana taşıyarak mitingi gerçekleştiren ve Ankara’da bayramlaşma mitingi sonrası kitleyi Anıtkabir’e yürüten Özgür Özel, doluya, yağmura rağmen halkın içinde yürüyerek, onlara liderlik ederek, gerektiğinde tomaya bile çıkarak bir lider figür olarak toplumsal etkisini artırdı. Özel bu hamlesiyle sadece CHP tabanını değil; TİP, EMEP, DEM Parti ve Halkevleri gibi çeşitli sol yapıların yanında Zafer Partisi, İYİ Parti gibi sağ parti tabanını da “AKP’nin Kara Düzeni”ne karşı “Türkiye’nin Demokratları” kimliği üzerinden birleştirerek, Gezi ruhuna benzer fakat Gezi’den farklı olarak lidersiz ve örgütsüz olmayan bir toplumsal dalga yarattı. Nitekim, butlanın üzerinden bir hafta geçtikten sonra konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kurultay salonlarından mahkeme koridorlarına taşan bu siyasi ve hukuki mücadelenin hiçbir yerinde biz yokuz, olmadık ve olmayacağız” şeklinde açıklama yaparak geri adım atma ihtiyacı hissetti. Fakat, bu yaratılan hareketlenmenin sol-liberal demokrat bir çizgide kalabilmesi için Özgür Özel’in bir aktör olarak varlığının önemi de ortada. Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması meselesi tam da bu noktada Türkiye’de muhalefette hangi dilin egemen olacağına dair bir kaygıyı ortaya çıkarıyor. Zira, Özel’in etrafında desteğe gelenlerin bir kısmının ve cumhurbaşkanı adaylarından biri olan Mansur Yavaş’ın sağ eğilimli siyasetçiler olduğu da es geçilemez.
Tüm bunların yanında, butlan ekibi Özgür Özel’e grup toplantısı yaptırmamaya çalışarak, her gün başka bir kriz yaratarak partinin içindeki alanı ciddi bir şekilde daraltıyor. Bütün bunlar olurken Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma arkadaşı Kuşoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda CHP’deki mutlak butlan kararının bir devlet aklı müdahalesi olduğunu söylemesi, yeniden devlet aklı nedir sorusunu gündeme getirdi. Kuşoğlu’nun açıkca söylemese de devlet aklı derken aslında trilyon dolarlık ülke kaynaklarını kontrol eden sivil-asker bürokrasi, MHP, AKP ve yandaş sermayeden oluşan iktidar bloğunun aklını kastettiği ortada. Bu grup bir “sivil vesayet rejimi” yaratıyor ve bunu korumak için elindeki tüm kaynakları kullanıyor. Bu blokun nihai stratejisinin; CHP’yi Özgür Özel ve İmamoğlu’ndan arındırarak, daha pasif ve ehlileştirilmiş bir liderliğe teslim etmek ve böylece CHP’nin oyunu düşürerek dikensiz bir siyaset sahnesinde kendi anayasa/seçim planlarını hayata geçirmek istediği açık. Tüm bu gelişmelerin kazananının kim olacağı ise yine toplumsal güçlerin verdiği tepkiye göre belli olacak.
Çözüm Süreci
Türkiye’nin çözüm sürecine ilişkin tartışmalar bağlamında gündemde yasal düzenlemeler var. İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan’ın “7-8 maddelik bir çerçeve yasa” üzerinde çalışmaların başladığını açıklaması ve DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in açıklamaları, DEM Parti’nin sürecin somut bir yasal zemine oturmasını istediğini gösteriyor. Silah bırakanların siyasal ve sosyal hayata entegrasyonunu düzenleyecek bu yasanın “barış yasası” ya da “demokratik entegrasyon yasası” olarak adlandırılabileceği belirtiliyor. Fakat ülkedeki artan otoriterleşme ve muhalefete yönelik baskı, sürecin bekası ile ilgili ciddi soru işaretleri doğuruyor. Koçyiğit’in kendi ifadesiyle “ana muhalefetin denklem dışı kaldığı” bir süreçte barış sürecinin toplumsallaşması da zora giriyor. Zira, CHP’ye yönelik yargı müdahalelerinin yarattığı siyasi atmosfer müzakere ortamının meşruiyetini de aşındırıyor. Barış süreçlerinin geniş bir toplumsal ve siyasi kabule ihtiyacı olduğu bilinen bir gerçek. Muhalefeti dışlayan ya da zayıflatan bir tabloda varılacak uzlaşının sürdürülebilirliği ile ilgili endişeler artıyor. Öte yandan basına sızdırılan yeni anayasa taslağı cumhurbaşkanlığı seçim eşiğinin yüzde elli artı birden yüzde kırk artı bire indirilmesi ve böylece mevcut iktidarın süresinin uzatılması gibi gündemler, sürecin iktidar açısından kendi siyasi ömrünü uzatmaya yönelik bir stratejinin parçası olarak işlevlendirildiğini teyit eder nitelikte. Kürt siyasi hareketinin ve Türkiye demokrasi güçlerinin önünde çok zorlu bir ikilem olduğu ortada. Yıllardır süren silahlı çatışmanın insani maliyeti göz ardı edilemez; savaşın bitmesi, gençlerin ailelerine kavuşması meşru ve acil bir talep. Ancak bu müzakerelerin giderek otoriterleşen bir sistemin çarkları içinde yürütülmesi, DEM’in siyaset alanını iyice daraltıyor. Ülkede antidemokratik uygulamalar artarken, bir yandan Kürt sorunu güvenlikçi politikalara ve silahsızlanmaya sıkıştırılıyor, diğer yandan da toplumsal muhalefetin milliyetçi unsurlar tarafından çevrelenmesi tehlikesi daha da artıyor.
EKONOMİ
Makroekonomik Yönetim, Swap Kanalları ve Varlık Barışı
Türkiye ekonomisi küresel savaş koşullarının ve iç politika krizlerinin yarattığı baskı altında yönetilmeye çalışılıyor. İran savaşı nedeniyle Euro Bölgesi’nde yıllık enflasyon %3,2’ye yükselmiş durumda. Uluslararası kuruluşlar, Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin normale dönmemesi halinde yaz aylarında petrol arzında sıkıntı yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Savaşın küresel ekonomik maliyeti derinleşiyor.
Mutlak butlan kararından yaklaşık iki ay önce Merkez Bankası 14 milyar dolarlık ABD tahvili satarak ekonomiyi belirli bir düzeyde bu krize karşı korumaya çalıştı. CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararının ardından piyasalarda yaşanan sarsıntıda, kamu bankaları Türk Lirası’ndaki değer kaybını sınırlamak için yaklaşık 6 milyar dolarlık döviz sattı. Mutlak butlan kararının hemen ardından Borsa İstanbul devre kesti. Ayrıca JPMorgan Merkez Bankası’na faizi %40’a yükseltme çağrısı yaptı.
Piyasada çok güçlü bir devalüasyon beklentisi olmasına rağmen, iktidarın enflasyonu dizginleyebilmek ve sıcak yabancı para girişini güvence altına almak için, yaklaşan bir seçim senaryosunu da gözeterek kurları ne pahasına olursa olsun sabit tutmaya kararlı olduğu görülüyor. “Hazinenin parası kalmadı” şeklindeki felaket senaryoları ise pek gerçekçi değil, çünkü sistem farklı kanallardan sıcak para bulmaya devam ediyor. Mutlak butlan kararının hemen ardından Finansal İstikrar Komitesi’nin Bakan Şimşek başkanlığında piyasalar açılmadan toplanması ve ekonominin “şoklara dirençli” olduğu, “yeni tedbirlerin” yolda olduğu sinyalini vermesi sıcak para akışını sağlama çabasının göstergesi.
Bu kapsamda gerçekleştirildiği anlaşılan “Varlık Barışı” uygulamasının kapsamı da tarihte görülmemiş ölçüde genişletildi. Yeni düzenlemeye göre ülkeye girecek kaynağı belirsiz sermaye sorgusuz sualsiz “affedilerek” ekonomiye kaynak olarak enjekte edilecek. TBMM’de görüşülen vergi teklifine AKP’nin son dakika önergesiyle eklenen bir maddeyle kaynağı belirsiz servetlerin denetimden uzak yatırım fonlarında aklanmasının önü açıldı. Ayrıca ABD ile kapanmış olan swap kanallarının yeniden açılmasına yönelik görüşmeler yapılmakta. ABD’nin seçimler öncesi Türkiye’ye dolar swap hattı açabileceği ve bu muslukların açılmasının iktidarın ekonomik manevra alanını muazzam ölçüde rahatlatacağı açık.
Enflasyon Manipülasyonu ve Servet Transferi
TÜİK’in Mayıs ayı enflasyon verilerini açıklamayı sürpriz bir kararla ertelemesi, ekonomik veriler üzerindeki manipülasyonun sürdüğüne işaret ediyor. İktidar yüksek enflasyonu bilinçli bir “yeniden dağıtım” ve “servet transferi” mekanizması olarak kullanılıyor. Çalışanların, memurların ve emeklilerin maaş zamları iktidarın kurguladığı sanal hedefler üzerinden yapılıyor; ancak, gerçek enflasyon çok daha yüksek seyrettiği için milyonlarca sabit gelirlinin alım gücü erirken, işbirlikçi ve rantçı kesimlerin zenginlikleri artıyor. Enflasyon beklenti rakamlarına bakıldığında, hane halkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisi %49,51 olurken, TÜRK-İŞ’in araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin TL’ye çıktı; asgari ücret ise 28 bin TL düzeyinde kaldı.
Ekonomik kriz tüm sektörleri eşit etkilemiyor. Tekstil gibi bazı geleneksel sanayi kolları kaderine terk ediliyor; örneğin Diyarbakır Tekstil OSB Başkanı son bir yılda yaklaşık 20 fabrikanın kapandığını açıkladı ve inşaat sektörü son 15 yılın en ciddi daralmasını yaşıyor. Buna karşın Tüpraş/Koç, Sabancı ve Zorlu gibi holdingler enerji alanındaki faaliyetleriyle kârlılıklarını koruyarak büyümeye devam ediyor. Ayrıca, İran-ABD savaşıyla petrol fiyatlarının yükselmesi karşısında enerji şirketlerine “kapasite mekanizması desteği” (elektrik üretim şirketlerine üretime hazır olarak bekledikleri için yapılan ödeme) adı altında 1,23 milyar TL aktarılmasına karar verildi.
İşçi Direnişleri
Bağımsız Maden-İş, Doruk Madencilik işçilerine verilen sözlerin tutulmadığını belirterek 1 Haziran’da Ankara’da güçlü bir direniş çağrısı yaptı. Öncesinde üç farklı bakanlığın devreye girerek işçilere ödeme garantisi vermesine rağmen, şirket verilen sözleri tutmadı, anlaşmalara uymadı ve ödemeleri eksik ya da parça parça yaptı. Bakanlıkların devreye girmesine rağmen sermayenin böyle pervasız tavır takınabilmesi, devlet-sermaye ilişkilerinde burjuvazinin ulaştığı kural tanımazlık seviyesini gösteriyor.
Sendika aracılığıyla yapılan açıklamalarda, şirketin kasasında para bulunduğu ancak bu paranın direnişçi bağımsız işçilere değil bölgedeki hükümet yanlısı sarı sendikalara aktarıldığı ve bunun açık bir meydan okuma olduğu ifade edildi. İşçiler otobüs kiralayarak Ankara’ya gitmek istediklerinde kaymakamlık ve polis tarafından engellenmeye çalışıldılar. Beypazarı Belediyesi’nce tahsis edilen otobüsler iptal edilerek işçilerin Ankara’ya girişi zorlaştırıldı. Ancak Bağımsız Maden-İş “Gemileri yaktık, geri dönüş yok” diyerek Yıldızlar Holding önünde büyük bir eylem çağrısını sürdürdü.
DIŞ POLİTİKA
Küresel Hegemonya Mücadelesi
Küresel hegemonya yarışının yerel yansımaları bu dönemde de devam ediyor. Geçtiğimiz dönemin önemli gelişmelerinden biri Trump’ın Pekin ziyaretiydi. Bu ziyaret bağlamında yürütülen görüşmelerin gündemlerinden biri Tayvan’dı; Çin ABD’nin Tayvan’a arka çıkmasının önüne geçmek istiyordu. Trump yaptığı açıklamalarda bu konuda net bir görüş ifade etmedi. Diğer taraftan geçtiğimiz günlerde ABD Donanması’nın Tayvan’a 14 milyar dolarlık silah satışını askıya alması, gerekçe olarak İran operasyonları için mühimmat ihtiyacı gösterilse de, ABD ile Çin arasındaki görüşmelerin sonucunda bir taviz olarak da okunabilir.
Genel olarak bakıldığında, Çin yeşil enerji ve teknolojik yatırımlar üzerinden yükselme stratejisi izlerken, ABD daha çok askeri üstünlük ve tehdit kurgusu üzerinden bir politika yürütüyor. Pekin ile Moskova arasındaki görüşmeler de bu bağlamda değerlendirilebilir. Putin’in Çin ziyaretinde imzalanan ortak bildiride “hiçbir devletin veya devlet grubunun uluslararası ilişkileri tek başına kontrol etmemesi gerektiği” vurgulandı; iki ülke arasında enerji, ticaret ve stratejik iş birliği başlıklarında 20 anlaşma imzalandı.
Rusya-Ukrayna cephesinde savaş yeniden şiddetlendi. Rusya, Ukrayna’nın başkenti Kiev’deki “karar alma merkezlerini” vuracağını açıklayarak yabancı ülke vatandaşlarından kenti terk etmelerini istedi. Rusya yapımı bir İHA’nın Romanya’da bir apartmana isabet etmesi, NATO ile Moskova arasındaki gerilimi tırmandırdı. NATO Genel Sekreteri Rutte “müttefik topraklarının her karışını savunmaya hazır olduklarını” teyit etti. Ukrayna İHA’sının Zaporijya Nükleer Güç Santrali’ne isabet ettiği iddiası da savaşın nükleer tesisler çevresindeki riskini bir kez daha gündeme taşıdı.
Bölgesel başlıklardan bir diğeri Ermenistan’daki seçim süreci oldu. 7 Haziran’da yapılacak parlamento seçimleri öncesinde Paşinyan’ın açıkça ABD taraftarı olduğunu beyan ettiği, ABD ve Türkiye tarafından aktif olarak desteklendiği bir tablo oluştu. Trump, Paşinyan’a “tam ve eksiksiz” destek vereceğini açıkladı. Buna karşılık Rusya, kendi nüfuz alanındaki bu gidişata sessiz kalmadı ve büyükelçisini “istişare” için geri çağırdı; ayrıca çeşitli ithalat kısıtlamaları getirerek ekonomik yaptırım sinyali verdi. AB de Rusya’yı seçimlere müdahale etmekle suçladı. Aynı dönemde Paşinyan’ın, Gürcistan üzerinden Türkiye ile demiryolu bağlantısının ihracat-ithalat için resmen açıldığını duyurması, bölgesel ekonomik entegrasyon açısından dikkat çekici bir adım oldu.
ABD-İran Savaşı ve Bölgesel Gerilimin Tırmanması
ABD, İsrail ve İran ekseninde savaş ve barış müzakereleri bu dönem boyunca gel-git içinde seyretti. ABD İran’a yönelik “meşru müdafaa” gerekçeli yeni saldırılar düzenlerken, İran da misilleme ile karşılık verdi. ABD, Bender Abbas’taki askeri tesisi hedef aldı; Kuveyt füze ve İHA saldırısına uğradığını açıkladı.
ABD ve İran arasındaki müzakereler asıl olarak iki konu nedeniyle kilitleniyor: Uranyum zenginleştirme (nükleer silahlanma) ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolü. Basına yansıyan haberlerde, tarafların ateşkesin 60 gün uzatılmasını ve İran’ın nükleer programına ilişkin doğrudan müzakerelerin başlatılmasını öngören bir mutabakat zaptı üzerinde uzlaştığı iddia edildi. Ancak süreçte İsrail’in tavrı kritik. Her ne kadar Netanyahu Trump’la “nükleer tehdidi ortadan kaldırma” konusunda mutabakat sağladıklarını açıklasa da İran’ın, İsrail’in Lübnan ve Gazze saldırıları sona ermeden ABD ile görüşmeyeceğini duyurarak müzakereleri askıya alması kritik bir yerde duruyor.
Bu süreçte Hürmüz Körfezi’ndeki abluka da devam ediyor. Savaş öncesinde Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 100 petrol tankeri geçerken, ABD ablukası nedeniyle bu sayı dramatik biçimde düştü; İran Devrim Muhafızları geçiş sayılarını günlük olarak (31, 35, 25 gemi) açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise abluka kapsamında rotası değiştirilen gemi sayısının dönem boyunca 100’den 118’e yükseldiğini bildirdi. İran, boğazın kendi karasuları içinde olduğunu belirterek geçişleri paralı hale getirmeyi öneriyor; ABD ve İsrail ise bu teklifi şiddetle reddediyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio “ücretli geçiş kabul edilemez” derken, ABD Hazine Bakanı Bessent sürece dahil olan ülke ve şirketlerin doğrudan hedef alınacağı uyarısı yaptı.
İran ayrıca müzakere masasında ekonomik yaptırımların ve mal varlıklarına konulan blokenin kaldırılmasını, savaş tazminatı ödenmesini ve İsrail’in Lübnan ile Gazze’deki saldırılarının durdurulmasını talep etti; ayrıca, bloke edilmiş 24 milyar dolarlık varlığın yarısının anlaşmanın ardından serbest bırakılması gerektiğini bildirdi. İran Meclisi uranyum zenginleştirme hakkı ve Hürmüz Boğazı üzerindeki yetki gibi “kırmızı çizgilerden” geri adım atılmayacağını açıkladı. Gelinen noktada, ABD ve İsrail’in asıl hedefinin İran’ı tam bir teslimiyete zorlamak olduğu; İran uranyum üretiminden vazgeçmeden ve Hürmüz’ü tamamen Batı denetimine açmadan kısmi bir barış imzalansa bile savaşın bitmeyeceği iddia edilebilir.
Ayrıca, İran Savaşı’nın ABD iç politikasında Trump için belirli krizler yaratmaya devam ettiğini akılda tutmak önemli. Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’da, Trump’ın İran’a yönelik hamlelerini Kongre onayına bağlayan tasarı 50’ye karşı 47 oyla geçerek ilk kez Temsilciler Meclisi’nin gündemine gelmeye hak kazandı.
İsrail’in Lübnan, Gazze ve Batı Şeria İşgalleri
Gazze’deki durumun yanı sıra İsrail’in Lübnan’daki saldırıları da vahim boyutlara ulaşmış durumda. Lübnan’da sağlık merkezleri bombalanıyor; Lübnan resmi kanallarında İsrail tarafından fosfor bombalı saldırılar düzenlendiği yönünde açıklamaları yapılıyor; Beyrut’a hava saldırıları düzenleniyor. 2 Mart’tan 2 Haziran’a kadar Lübnan’da hayatını kaybedenlerin sayısının 3 bin 111’e ulaştığı söyleniyor. Bir taraftan Trump, İsrail ile Hizbullah’ın karşılıklı olarak saldırıları durdurma konusunda anlaştığını açıklasa da, Netanyahu güney Lübnan’daki saldırıların süreceğini duyurdu.
Netanyahu’nun iç siyasette köşeye sıkışmış durumda olduğu, hakkındaki yolsuzluk davalarından kaçabilmek için İran savaşını kullandığı, ancak savaşın uzamasıyla popülaritesini kaybettiği için Lübnan saldırılarına ihtiyaç duyduğu söylenebilir. Nitekim hakkındaki yolsuzluk davası duruşmalarının süresi Lübnan’a yönelik geniş çaplı saldırılar nedeniyle kısaltıldı. Bu süreçte Avrupa, İsrail’in Batı Şeria ve Lübnan’daki demografik mühendislik politikalarına karşı bir ölçüde mesafeli tavır almaya başladı; İngiltere, İtalya, Fransa ve Almanya ortak bir açıklamayla Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin “yasa dışı” olduğunu vurguladı.
İsrail, Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen sivil Küresel Sumud Filosu’na uluslararası sularda el koydu ve İsrail yetkililerince aktivistlere (iddialara göre cinsel saldırı da içerecek şekilde) işkence uygulandı. Filo üyelerine yönelik muamele nedeniyle Fransa, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir’in ülkeye girişini yasakladı, ABD ise filo üyelerini yaptırım listesine aldı. BM, çatışma bölgelerinde cinsel şiddet gerekçesiyle İsrail’i ilk kez kara listeye aldı; İsrail de BM Genel Sekreteri’nin ofisiyle ilişkilerini dondurarak karşılık verdi.
Ortadoğu Gelişmeleri
Tom Barrack, Suriye Özel Temsilciliği görevi sona erdikten sonra Trump tarafından Irak ve Suriye Özel Temsilcisi olarak atandı. Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalardan hareketle, ABD’nin bölgedeki müesses nizamla (Türkiye, Suriye ve Irak’taki yerleşik devlet yapılarıyla) çalışacağı ve bu rejimlerin diktatörlük veya monarşi olmasının bir öneminin olmadığı, ABD doktrininin bu perspektifle şekillendiği net bir şekilde söylenebilir. Barrack’ın Irak’ta silahların devlet kontrolüne alınmasını desteklemesi ve Mukteda es-Sadr’ın kendisine bağlı askeri kanat dahil silahlı grupların orduya bağlanma sürecini “ulusal yenilenme” olarak değerlendirmesi, bu yeni doktrinin uygulamaya dökülmüş hali olarak görülebilir.
Bu doktrinin bölgedeki Kürtler için de “Artık imha ve inkâr edilmeyeceksiniz, buna izin vermeyiz; ancak bulunduğunuz ülkelerdeki müesses nizama entegre olmak zorundasınız, silahlı mücadele dönemi bitmiştir.” anlamına geldiği söylenebilir. Tom Barrack’ın Irak’ta Peşmerge ve Haşdi Şabi dahil tüm silahlı grupların merkezi orduya entegre olmasını talep etmesi de bu stratejinin uygulaması olarak değerlendirilmeli. Nitekim Mukteda es-Sadr’a bağlı askeri kanadın devlet ordusuna bağlanma kararının ardından, Erbil yönetimi Peşmerge’nin statüsünde yapılacak herhangi bir değişikliğin ancak anayasal çerçevede mümkün olabileceğini açıkladı.
Bu dönemde ayrıca Suriye’de demokratik pratiklerle hiçbir alakası olmayacak şekilde parlamento seçimleri yapıldı. Asimilasyon sürecinin de bir göstergesi olarak, 210 sandalyelik Suriye meclisinde nüfusun en az %10-12’sini oluşturan Kürtlere yalnızca 4 sandalye ayrılmıştı. PYD Suriye parlamento seçimlerini boykot etti; PYD Başkanlık Konseyi üyesi Foza Yusif seçimleri “Şam’ın ataması” olarak nitelendirdi. Bu seçimlerle de birlikte değerlendirildiğinde, gelinen noktada Rojava’daki entegrasyon sürecinin çıkmazda olduğu söylenebilir; Kürtlerin anadilde eğitim talebine karşın rejim Kürtçeyi yalnızca “seçmeli ders” olarak kabul ediyor; kadın savaşçıların (YPJ) bağımsız bir tugay olarak orduya entegrasyonu talep edilmesine rağmen, rejim bu talebi reddederek süreci tıkıyor.
ABD-NATO İlişkileri, Avrupa Savunması ve Türkiye
Trump yakın zamanda Polonya’ya ilave 5000 asker göndereceğini açıklasa da ABD, Avrupa’da askeri harcamalarını kısma politikalarına devam ediyor. Pentagon, Avrupa’daki ABD muharebe tugayı sayısının dörtten üçe düşürüldüğünü açıkladı; NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkewich, Almanya’ya orta menzilli füze konuşlandırma planının durdurulduğunu ve yaklaşık 5 bin ABD askerinin geri çekileceğini söyledi. Der Spiegel de ABD’nin Avrupalı NATO üyelerine yaptığı askeri katkıları önemli ölçüde azaltacağını bildirdi. Bu açığı kapatma kaygısıyla Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Polonya ve İspanya maliye bakanları Berlin’de bir araya gelerek “stratejik bağımsızlığı” güçlendirmek üzere ortak tutumda anlaştıklarını duyurdular.
Avrupa ve Türkiye ilişkilerinin askeri boyutu açısından da bu dönemde önemli bir gelişme yaşandı. Almanya, Avrupa’da oluşan savunma açığı ve Rusya tehdidi nedeniyle, 12 yıllık aranın ve S-400 krizinin ardından, Türkiye ile yeniden stratejik askeri iş birliği görüşmelerine başladı; “buzdolabına kaldırılan” Stratejik Diyalog Mekanizması, İran Savaşı sebebiyle yeniden gündeme getirildi. Ancak AB’nin Türkiye’ye karşı yekpare bir tutum içinde olmadığını belirtmek gerekiyor. Örneğin İspanya ve Almanya Türkiye ile askeri-ekonomik iş birliğini derinleştirirken, Fransa ve İtalya daha mesafeli bir noktada duruyor. ABD ve Avrupa’nın Türkiye’deki insan hakları ihlallerini veya demokratikleşme sorunlarını umursamadığı ortada. Batı’nın, otoriter dahi olsa Ortadoğu’da mülteci akınını tutan ve Rusya/Çin etkisine karşı denge unsuru olan Türkiye’deki “kurulu düzenle” pragmatik bir biçimde çalışmayı, kendi güvenliği açısından daha avantajlı bulduğunu akılda tutmak gerekiyor.
Küba Krizi ve ABD Ambargosu
ABD’nin Küba’ya yönelik ablukası artarak devam ediyor. Küba çevresine savaş gemileri konuşlandırılmış durumda ve elektrik, su ve gıda ambargosu nedeniyle ülkede insani krizin boyutları artıyor. Küba Elektrik Birliği yetkilisi, Trump’ın yakıt girişini yasaklayan kararnamesinin etkisini “yıkıcı” olarak tanımladı. ABD Adalet Bakan Vekili’nin eski Küba Devlet Başkanı Raul Castro hakkında iddianame hazırlaması ve Porto Riko Valisi’nin ABD’nin Küba’ya saldırı planladığını iddia etmesi ABD’nin küresel düzeydeki saldırgan politikalarını Küba özelinde devam ettireceğinin bir göstergesi olarak okunabilir. Trump muhtemelen, İran’da elde edemediği başarıyı, kolay ve güçsüz bir hedef olarak seçtiği Küba üzerinden elde ederek iç politikada elini güçlendirmeyi hedefliyor.
