Bu değerlendirme yazısı 23 Eylül – 6 Ekim 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
İktidar Blokunda Restorasyon Arayışı ve Fon Krizinin Etkileri
Son dönemde gündeme gelen fon vurgununun kamuoyuna yansımasının tesadüfi olmadığı, küresel endeks sağlayıcısı Morgan Stanley Capital International (MSCI)’ın sert uyarıları (MSCI önce Haziran ayında ciddi uyarıda bulunmuş ve Türkiye’ye Kasım ayına kadar süre vermişti; sonrasında de tekrar konuyu hatırlatmıştı) sonrası devlet bürokrasisi ve MHP çevrelerinin AKP etrafında oluşan çıkar ilişkileri ağına müdahale etme arayışının sonucu olduğu söylenebilir. Uzun yıllardır iktidarın sağladığı siyasi ve ekonomik imkânlarla büyüyen bazı sermaye çevrelerinin kontrolsüz zenginleşmesinin, iktidar bloku içinde de rahatsızlık yaratmaya başladığı görülüyor. Fon vurgununun açığa çıkarılması, bu nedenle yalnızca belirli kişilere yönelik bir hesaplaşma değil, ekonomik kaynakların ve siyasi nüfuz alanlarının yeniden paylaşılmasına dönük daha geniş bir müdahalenin, son zamanlarda iktidara yakın çeşitli kesimlere dönük yargı operasyonlarını da dikkate alırsak bir tür “restorasyonun” parçası olarak yorumlanabilir. Her ne kadar durum Erdoğan’ın “sonuna kadar gidilecek” söylemiyle yönetilmeye çalışılsa da, karmaşık ticari ilişkiler ağının AKP içinde epey yaygın olduğu, yönetici kadrolara uzanabileceği görülüyor. Öte yandan, önümüzdeki dönemde büyük müteahhitlik gruplarına ve iktidarla yakın ilişkiler kurmuş sermaye çevrelerine yönelik olası adli girişimlerin şaşırtıcı olmayacağı söylenebilir.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin son dönemdeki siyasi çıkışları da bu “restorasyon” bağlamında ele alınmalı. Bahçeli’nin, Cumhur İttifakı’nın devamlılığını ve Erdoğan’ın yürütme üzerindeki belirleyici konumunun korunmasını savunurken yasama ve karar alma mekanizmalarında MHP’nin ağırlığını artırmaya yöneldiği görülmektedir. Bahçeli’nin Cumhur İttifakı içindeki vesayet gücünü tahkim ettiği söylenebilir. Burada Cumhur İttifakı’nın dağılması ihtimalinden ziyade ittifakın kendi içindeki güç dağılımının yeniden düzenlenmesine yönelik çabaların söz konusu olduğunun vurgulanması gerekiyor. Başka bir ifadeyle, tartışmanın merkezinde mevcut siyasi sistemin değiştirilmesinden ziyade, bu sistemin hangi aktörler tarafından ve hangi ağırlıklarla yönetileceği ve nasıl yeniden yapılandırılacağı sorusu yer alıyor.
Muhalif Belediyelere Yönelik Yargı Operasyonları ve “Çökme” Stratejisi
İç siyasetin bir diğer önemli başlığını muhalefete ait belediyelere yönelik yargı operasyonları ve siyasi baskılar oluşturdu. Adeta belediyelere dönük bir “çökme” stratejisi uygulandığı görülüyor. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, Ataşehir, Eyüpsultan, ve Üsküdar belediyelerine yönelik gözaltı, tutuklama, şantaj ve ihraç operasyonları bu stratejinin uygulanmasına dönük son örnekler oldu. Bu stratejide belediyelerin yalnızca yerel hizmet kisvesi altında seçim öncesi popülist politikaların aracısı kurumlar olarak değil, aynı zamanda önemli ekonomik kaynaklara, personel gücüne, araç gereç ve lojistik imkânlara, örgütsel kapasiteye ve toplumsal ilişki ağlarına sahip siyasi merkezler olarak ele alındığı söylenebilir. Dolayısıyla belediyelerin yönetimlerinin değiştirilmesi veya siyasi faaliyetlerinin sınırlandırılması, muhalefetin seçim dönemlerindeki örgütlenme ve toplumsal mobilizasyon kapasitesini de doğrudan etkileyebilmektedir. Özellikle büyükşehir belediyelerinin bütçeleri, ulaşım imkânları, sosyal yardım ağları ve yerel örgütlenme kapasiteleri dikkate alındığında, yerel yönetimler üzerindeki mücadelenin yaklaşan genel seçimler açısından stratejik bir önem taşıdığı biliniyor.
Yerel yönetimler üzerindeki baskının bir başka sonucu da muhalefetin sürekli savunma pozisyonuna itilmesi. Belediye başkanları, parti yöneticileri ve yerel örgütler, siyasal programlarını ve toplumsal taleplerini öne çıkarmak yerine, haklarındaki soruşturmalara ve operasyonlara yanıt vermek zorunda bırakılıyor. Böylece siyasi gündemin belirlenmesinde iktidarın inisiyatifi güçlenirken muhalefetin alternatif politika üretme kapasitesi zayıflıyor. Bu koşullarda, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın resmen AKP’ye geçmesi, olayın AKP organlarınca İzmir Marşı eşliğinde klipler çekilerek servis edilmesi, CHP ve Yeni Parti tabanında simge şehir İzmir’in bu şekilde el değiştirmesinin önemli derecede moral bozukluğu yarattığı da kaydedilmelidir.
Öte yandan aynı dönemde Esenyurt (Ahmet Özer sonrası atanan kayyum ekibine dönük) operasyonun başlatılması oldukça önemli ve ilginç bir gelişme olarak not edilmeli. Bu da açıkça iktidar bloğu içindeki gerilimlerin bir parçası olarak görülebilir.
Muhalefetin Siyasi ve Örgütsel Krizi
İktidarın izlediği politikalar kadar, muhalefetin bu gelişmeler karşısındaki tutumu da değerlendirilmeli. Son dönemde Özgür Özel liderliğindeki muhalefetin yoğun siyasi baskılar karşısında etkili, bütünlüklü ve süreklilik taşıyan bir mücadele stratejisi geliştirmekte zorlandığı gözleniyor.
Son birkaç yılda sürekli baskılar altında “yorgun” düştüğü anlaşılan muhalefetin özellikle belediyelere yönelik operasyonlar karşısında güçlü bir toplumsal dayanışma ve kitlesel direniş hattı oluşturmakta zorlandığı , dağınık ve zayıf bir görüntü çizdiği görülüyor. Belediyeler dönük “çökme” politikasının en çarpıcı örneklerinden olan son Üsküdar ve İzmir operasyonları karşısında kitlesel ve canlı bir reaksiyonun gösterilememiş olması önemli bir gösterge teşkil etti.
Özgür Özel’in yoğun siyasi faaliyetlerine rağmen gündemi belirleyen değil, çoğu zaman iktidarın hamlelerine yanıt veren (hatta AKP’nin operasyonlarını önceden haber veren pasif bir habercilik durumuna düşen) konumdan öteye geçemediği görülüyor. Bu durum, yalnızca liderlik performansıyla açıklanamayacak daha yapısal bir soruna işaret etmektedir. Muhalefetin kadro kapasitesi, siyasal söylemi, toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkiler mevcut siyasi koşulların gerektirdiği mücadele düzeyine ulaşmakta yetersiz kalıyor.
Parti kadrolarının niteliği ve kamuoyundaki temsili de önemli bir sorun alanı olarak gözleniyor. Kadın siyasetçilerin, entelektüellerin ve toplumun farklı kesimleriyle güçlü ilişkiler kurabilecek yeni siyasi figürlerin yeterince öne çıkarılamaması, muhalefetin toplumsal kapsayıcılığını sınırlayan etkenler arasında değerlendirilebilir. Mevcut koşullarda muhalefetin örgütsel dağınıklığını aşamaması, iktidarın siyasi manevra alanını genişleten önemli bir unsur olarak görülmektedir.
Çözüm Sürecinde Belirsizlik, Öcalan’ın Statüsü Tartışması ve Kürt Siyasetinin Potansiyeli
Çözüm sürecinde silahsızlanma, hukuki güvenceler ve siyasal katılım alanlarında somut ilerlemelerin yaşanmadığı görülüyor. Tarafların yaklaşımlarındaki farklılıklar devam ediyor. Kürt siyasi hareketi açısından mevcut silahsızlanma adımlarının gerçek bir çözüme kapıyı açması, başta devletin demokratik siyaset alanının genişletilmesine, hukuki güvencelerin oluşturulmasına ve siyasete katılımın önündeki engellerin kaldırılmasına bağlı. İktidar açısından ise sürecin güvenlik politikaları ve mevcut siyasi dengeler üzerindeki etkileri belirleyici.
Son dönemde Abdullah Öcalan’ın süreçte üstleneceği rolün ne olacağı tartışılıyor. Öcalan’ın olası bir çözüm ve silahsızlanma mekanizmasında koordinatör olarak konumlandırılmasına ilişkin açıklama ve değerlendirmeler, sürecin yalnızca silahlı yapıların tasfiyesiyle sınırlı kalmayıp daha kapsamlı bir siyasi mücadeleye dönüşme ihtimalini güçlendiriyor. Bununla birlikte, böyle bir statünün resmi ve hukuki çerçevesinin netleşmesi gerekiyor.
Çözüm sürecinin belki de en önemli boyutu, silahlı mücadele döneminden demokratik siyasete geçişin yaratabileceği toplumsal dönüşüm. Yapılan değerlendirmelerde, cezaevlerinden, yurt dışından ve silahlı yapılardan sivil siyasete katılabilecek on binlerce kişinin Kürt siyasi hareketinin örgütsel ve toplumsal kapasitesini önemli ölçüde artırabileceği ileri sürülüyor.
Çözüm süreci kapsamında kabul edilen çerçeve yasanın, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın açıklamalarına göre yaklaşık 125 bin soruşturma ve kovuşturma dosyasını etkilemesi ve ilk aşamada 3.800–3.900 kişinin cezaevinden tahliyesine imkân sağlaması bekleniyor. Bunun özellikle Kürt illerinde yeni bir toplumsal hareketlilik yaratabileceği açıktır.
Bu potansiyelin mevcut DEM Parti yapılanmasıyla veya kurulabilecek yeni bir siyasi örgütlenmeyle birleşmesi durumunda, Kürt siyasi hareketinin Türkiye siyasetindeki ağırlığının artabileceği görülüyor. Böyle bir gelişme, yalnızca Kürt seçmenlerin siyasi tercihlerini değil, Türkiye genelindeki ittifak ilişkilerini ve seçim dengelerini de etkileyecektir. Cumhur İttifakı’nın, demokratik siyasete katılacak geniş ve örgütlü bir Kürt kadro hareketinin seçimler öncesinde yaratabileceği sonuçlardan çekinebileceği, bu nedenle çözüm sürecini zamana yayarak kontrol altında tutmaya çalışabileceği ileri sürülebilir. Bu değerlendirme doğruysa, süreçteki yavaş ilerleme yalnızca taraflar arasındaki görüş ayrılıklarından değil, aynı zamanda iktidarın seçim stratejisinden de kaynaklanıyor olabilir.
EKONOMİ
Fon Krizi
Fon krizi bu dönemde yalnızca bir soruşturma değil, bir birikim modelinin sınavı hâline geldi. Mekanizmanın kabaca şöyle işlediği söylenebilir: Değeri düşük “çöp” hisseler Pusula ve Tera Portföy gibi yapılar üzerinden sanal alımlarla şişirildi, kâğıt üzerindeki bu değer fonlar aracılığıyla küçük yatırımcıya satıldı. Tera’nın büyük alım yaptığı Vişne hisseleri yaklaşık altı ayda 22 katına çıktı, fonlar çıkarken hisse zirve fiyatından yüzde 75 geriledi; tartışmalarda bazı hisselerin 1’e 1000 oranında şişirildiği dile getiriliyor. Hatta bu şişirilmiş hisselerin kredi alımı için teminat gösterildiği ve kullanılan kredilerle yine yeni hisse alındığı belirtiliyor. Kriz sonrasında borsada yüzde 25-30’luk bir değer kaybı yaşandığı, şirketlerin piyasa değerinden 20 milyar doları aşkın servetin silindiği belirtiliyor. Özgür Özel’in beyanlarına atıfla krizin doğrudan ve dolaylı maliyetinin 90-100 milyar dolar olduğu, 500-600 bin yurttaşın parasının içeride kaldığı, vadeli çek ödemeleri kilitlenen KOBİ’ler üzerinden krizin reel sektöre yayılacağı vurgulanıyor. İki rakam arasındaki fark büyük ihtimalle ölçüt farkından kaynaklanıyor: İlki borsa değerinden silinen servete, ikincisi kaynak çıkışı, güven kaybı ve reel sektör etkisini kapsayan geniş bir hesaba işaret ediyor.
Faturanın kime kesileceğini iktidar şimdiden belirledi. Erdoğan’ın başkanlığında yapılan toplantıda, sistemde 1 milyon TL’den az parası olanlara hemen ödeme yapılması kararlaştırıldı; bunun yaklaşık 455 bin kişiyle yatırımcıların yüzde 80’ini kapsadığı, ödemelerin İş Bankası ve Ziraat Bankası kanalıyla yapılacağı belirtiliyor. Seçim siyaseti açısından akılcı görünen bu adımın bedelinin kamu kaynaklarından karşılanması, krizin faturasının yeniden vergi mükelleflerine yayılması anlamına geliyor. Hisse üzerinde yüzlerce kat şişmiş değerlerin telafisi ile erken çıkış yapanların kazançları da ayrı bir adalet sorusu doğuruyor. Erdoğan finansal sisteme sirayet eden bir risk bulunmadığını, sermaye piyasasının dayanıklı olduğunu söylüyor; Fitch ise İmamoğlu’nun tutuklanması ve İran savaşının başlamasının ardından yaşanan rezerv kayıplarına dikkat çekerek Türkiye’nin iç ve dış şoklara karşı hâlâ kırılgan olduğunu savunuyor. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un, kalıcı istikrarın ön koşulunun eksiksiz çalışan bir demokrasi ve hukukun üstünlüğü olduğunu söylemesi, sermayenin de krizi bu çerçevede okuduğunu gösteriyor. Uşak Seramik’in konkordato talebi ise reel sektördeki sıkışmanın ilk görünür işaretlerinden biri.
Adalet Bakanı Gürlek soruşturmanın asıl amacının iyi niyetli yurttaşların paralarını geri almak olduğunu söylüyor. Hedef buysa, asıl soru paranın kimlerden ve hangi sırayla geri alınacağı. Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek’in konumu da bu tartışmanın içinde: Şimşek’in istifa edeceği yönündeki iddialar asılsız bulunarak yalanlandı, iddiaları yayanlar hakkında adli süreç yürütüleceği duyuruldu; öte yandan bir avukat Erdoğan, Şimşek ve Kaya’nın da aralarında bulunduğu 10 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Piyasaya istikrar güvencesi veren bir ismin krizin tam ortasında bu tür iddialarla anılması ve yanıtın ağırlıklı olarak yalanlama ve soruşturma tehdidi üzerinden verilmesi, ekonomi yönetiminin kırılganlığını gösteriyor.
Enflasyon, Akaryakıt, Dış Ticaret ve Bankaların Kârı
Fon krizinin gölgesinde makro veriler de bozulmaya devam ediyor. Yıllık enflasyon TÜİK’e göre yüzde 29,73, ENAG’a göre yüzde 46, İTO’ya göre yüzde 33,5; üç ölçüm arasındaki makas, resmi rakamlara güvenin zayıflığını ve yaşanan hayat pahalılığıyla ölçülen enflasyon arasındaki mesafeyi gösteriyor. OECD Türkiye’nin 2026 enflasyon tahminini yüzde 28,4’ten 31,5’e, 2027 tahminini yüzde 18,3’ten 24,7’ye yükseltirken büyüme tahminlerini 2026 için yüzde 2,7’ye, 2027 için yüzde 3,6’ya indirdi. Eşel mobil sisteminin sona ermesiyle akaryakıtta benzine 12,48 TL, motorine 3,60 TL zam bekleniyor; bu, enflasyon beklentilerini bir kez daha yukarı çekecek bir şok. Döviz kurunun yapay olarak ucuz tutulmasının yurttaşları ithal ürünlere yönelttiği görülüyor. Ağustos’ta dış ticaret açığı yüzde 17 arttı. Tüm bunlar olurken bankacılık sektörünün ilk sekiz aydaki net kârı 676 milyar TL’ye (yaklaşık 12-15 milyar dolar) ulaştı. Reel sektör ve hane halkı borç ve faiz yükü altında ezilirken finans sektörünün rekor kâr yazması, kriz yönetiminin kimden yana işlediğini özetliyor.
Emeğin tarafında tablo daha da karanlık. Ankara’da emekli eyleminde yaşamına son veren emekli polis Ali Şekeroğlu yaşamını yitirdi. Emniyet Teşkilatı Sendikası ise son beş günde yedi polisin yaşamına son verdiğini açıklayarak Türkiye genelinde iş bırakma kararı aldı.
Dönemin dikkat çeken bir başka başlığı tütün politikası. Haberlere göre 2015 sonrası doğanlara ömür boyu tütün ürünü satışı yasaklanacak, “slim” sigaralar satıştan kaldırılacak, açık alanlarda sigara içilmesine kısıtlama getirilecek; 2040’tan sonra tütün ürünlerinin üretimi ve satışının tümüyle yasaklanması hedefleniyor. Halk sağlığı gerekçesi anlaşılır; ancak bu düzenlemenin zaten bitirilmiş olan yerli tütün üreticisini tamamen yok edeceği, kaçak piyasayı büyüteceği ve vergi gelirini aşındıracağı yönündeki eleştirileri ciddiye almak gerekir. Geçiş döneminin üreticiler için nasıl yönetileceği belirsiz; IV. Murat dönemini çağrıştıran sertlikteki yasakların geniş bir toplumsal tartışma olmaksızın gündeme getirilmesi de ayrıca sorunlu.
DIŞ POLİTİKA
İran Savaşı: Abluka, Hürmüz ve Zaman Oyunu
BM Genel Kurulu’nda yürüyen görüşmeler, savaşın askeri olduğu kadar zamanlama ve maliyet üzerinden de sürdüğünü gösterdi. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan kürsüde nükleer silaha hayır, barışçıl nükleer teknolojiye kısıtlamaya da hayır derken, Dışişleri Bakanı Arakçi’nin diplomasi masasına son derece hazırlıklı geldiği görüldü. İran, ABD’ye deniz ablukasını kaldırması ve savaşı bitirecek diğer şartları kabul etmesi hâlinde Hürmüz Boğazı’nı 7 gün içinde yeniden açmayı öneren bir plan sundu. Trump teklifi “kabul edilemez” diyerek reddetti ve savaşı ABD’nin kazandığı söylemini sürdürdü. Arakçi ise hem “kıyamet savaşına” hem de diplomasiye hazır olduklarını, seçimin Trump’a ait olduğunu söyledi. Katar, iki taraf arasında mesaj ve toplantı trafiğinin sürdüğünü teyit etti. İran, hem savaşa hem barışa hazır olduğunu beyan ederek belirsizliği bilinçli biçimde koruyor.
Sahadaki tablo en azından değerlendirmeye konu olan dönemde söylemlerden daha sakin görünüyor. Körfez’den petrol sevkiyatı savaş öncesinin yaklaşık yüzde 70’ine ulaşmış durumda. Küresel petrol fiyatı varil başına 100 doların altına inmiyor ve büyük güçler bu seviyeye razı görünüyor. Venezuela’nın BP ve Shell ile imzaladığı petrol anlaşmaları ve ABD’nin Ağustos’tan itibaren Venezuela petrolünden 13 milyar dolarlık pay almasını öngören düzenlemenin küresel arza yeni hacim ekleyerek Hürmüz kozunun değerini aşındırdığı söylenebilir. Öte yandan ABD ise İran’ı yaptırımlarla sıkıştırmaya devam ediyor: İran Air başta olmak üzere havacılık sektörüne yönelik yaptırımlar yürürlüğe girdi, Irak’taki dört havayolu şirketi İran uçuşlarını askıya aldı, Irak ve Azerbaycan yaptırımlara destek verdi; Suudi Arabistan ve Katar’daki üslere ek Patriot bataryaları konuşlandırıldı. İran’ın elindeki iki koz ise aynı kaldı: Hürmüz’ü kapatıp küresel enerji akışını tıkamak ve Husiler, Haşdi Şabi ve Hizbullah eksenindeki vekil güçleri harekete geçirerek çatışmayı geniş bir coğrafyaya yaymak. “Biz petrol satamıyorsak kimse satamaz” tehdidi bu kozun hâlâ sahada tutulduğunu gösteriyor. Meclis Başkanı Kalibaf’ın ABD’nin 10 yıllık tahvil faizinin 19 yıl sonra ilk kez yüzde 5,1’i aşmasına yönelik alaycı mesajı savaşın faturasının Washington’da da hissedildiğini hatırlatıyor. Ortaya çıkan tablonun bir zaman oyunu olduğu söylenebilir: ABD yeni bir cephe açmadan ablukayla İran’ı yıpratmayı, İran ise diplomasi ve vekil gücüyle Trump’ı oyalamayı tercih ediyor. Anlaşılan ABD ara seçimlerine kadar belirleyici bir kırılma beklenmiyor; ancak seçim sonrasında bölgenin çok daha fazla karışması ihtimali ciddiye alınmalı.
Mekke Anlaşması ve Meclis’i Aşan Savaş Yükümlülüğü
Dönemin Türkiye açısından en ağır dış politika başlığı, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki üçlü askeri anlaşmanın pratiğe geçmesi oldu. Üç ülkenin genelkurmay başkanları Riyad’da bir araya geldi. Dışişleri bakanları anlaşmanın kurumsallaştırılmasını görüştü. Erdoğan, Husi tehdidine karşı Suudi Arabistan’a istihbarat, lojistik ve mühimmat desteğinin yanı sıra tehdidin boyutuna göre daha ileri askeri desteğin de gündeme gelebileceğini söyledi. Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a doğrudan asker gönderme kararı aldığı aktarılırken, anlaşmanın Anayasa’nın 90. ve 92. Maddeleri uyarınca TBMM onayından geçmesi gerekirken Meclis’e sunulmadan fiilen yürürlüğe sokulması eleştiriliyor. TBMM Başkanı Kurtulmuş konunun Ekim’de Meclis’e geleceğini söyledi; Dışişleri ve Milli Savunma Bakanları ise anlaşma zaten yürürlükteymiş gibi hareket ediyor. Özgür Özel’in “100 yıl sonra Yemen’e asker mi göndereceğiz?” itirazı, bu bypass’a karşı muhalefetin tavrını özetliyor.
Cephe hattı ise Yemen’de büyüyor. Husilerin Babülmendep’teki stratejik adanın kontrolünü Suudi destekli Yemen devlet güçlerine kaptırdığı, Suudi Arabistan’ın Husilere karşı düzenlediği operasyonlarda yüzlerce Husinin öldürüldüğü, Husilerin Dammam’dan Kızıldeniz’e uzanan ana petrol boru hattını bombalayarak karşılık verdiği ve hattın onarımına başlandığı aktarılıyor; Suudi Arabistan ayrıca ABD’den 45 adet F-35 alma aşamasında. İçeriğini Meclis’in ve kamuoyunun tam olarak bilmediği bir ittifakın yükümlülükleri Türkiye’yi adım adım bir bölgesel savaşın tarafı hâline getirebilir. Mekke ittifakı, ABD’nin İran’ı çevreleme stratejisinin bir parçası olarak ele alınabilir. İktidarın ABD yaptırımları çerçevesinde İran uçuşlarına ilişkin belirli önlemler alması da hangi hatta durduğuna dair bir işaret. Öte yandan, Türkiye ile Rusya arasında S-400’lerin Rusya’nın onaylayacağı üçüncü bir ülkeye devri konusunda mutabakata varılmak üzere olduğu teyit edildi. Lavrov’un devredilecek ülkenin Rusya’nın dostu olması şartı bu pazarlığın sınırını çiziyor.
Irak: ABD’nin Çekilişi ve Kontrollü Kaos İhtimali
ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak’taki merkezi 30 Eylül’de kapatıldı, Bağdat 1 Ekim’i “Egemenlik Bayramı” olarak kutlamaya hazırlanmakta; Centcom’un da bu tarih itibarıyla Irak’tan resmen çekildiği bildiriliyor. Irak hükümeti, yaklaşık 100 bin kişilik Haşdi Şabi dahil ülkedeki tüm silahlı yapıları silahsızlandırmaya veya orduya entegre etmeye dönük bir plan hazırladı; Haşdi Şabi milisleri ise gösterilerde Amerikan bayrağını çiğneyip tutuklama tehditlerine meydan okudu. Kürdistan Bölgesi’nde tablo daha kırılgan: KDP ve KYB peşmergeleri kâğıt üzerinde Peşmerge Bakanlığı altında birleşti ama fiilen kendi komutalarını sürdürüyor; koalisyonun dört yıllık mali desteği sona erdiği için Bakanlık maaşlar için Bağdat’a çağrı yaptı. ABD’nin Erbil, Süleymaniye ve Duhok’taki hava savunma sistemlerini söktüğü, bunun bölgeyi İran’ın füze ve İHA saldırılarına açık bıraktığı vurgulanıyor. Suriye kamplarından nakledilen yaklaşık 5.000 IŞİD mensubunun kamplara girip çıkabildiği, yakın zamanda bir Haşdi Şabi bölüğüne saldırdığı kaydediliyor. Şengal’de Ezidi YBŞ güçlerinin orduya entegrasyonu ise müzakere ediliyor. Barzani’nin 2011 sonrasını hatırlatması, Erbil’de 30 Eylül alarmını özetliyor.
Bu tabloyu iki biçimde okumak mümkün. İlk okuma, ABD’nin Şiilere, Kürtlere ve Sünnilere “ya oturup bir müesses nizam kurarsınız ya da birbirinizi katledersiniz” mesajı verdiği, bilinçli bir iç savaş tuzağı kurduğu ve ardından petrole el koymak için döneceği yönünde. İkinci okuma, ABD’nin İran savaşında Irak’ı ikinci bir cepheye dönüştürmemek, askerlerini Haşdi Şabi saldırılarından uzak tutmak ve yükü bölge aktörlerine devretmek istediği şeklinde. İki okumada ortak olan, çekilmenin bir güvenlik boşluğu doğurması: İran saldırılarına açık bir Kürdistan, silahsızlandırılmaya direnen Şii milisler ve toparlanma fırsatı bulan IŞİD. Türkiye açısından ise Irak’la varılan Sincar ve Başika mutabakatı öne çıkıyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin New York’ta yaptıkları görüşmenin ardından yayımladıkları ortak bildiriye göre Sincar’da devlet otoritesi kurulacak, PKK çekilecek, silahsızlanma takvimine bağlı olarak Başika-Zilkan yerleşkesi kademeli olarak Bağdat’a devredilecek. Dışişleri Bakanı Fidan da Irak’ın yol haritası işledikçe Türkiye’nin varlığını kademeli olarak azaltıp sonlandıracağını söyledi. Yani Ankara, Çözüm Süreci’ni kendi güvenlik gündemiyle uyumlu bir Irak’ın yeniden yapılanmasına bağlıyor.
İsrail, Filistin, Lübnan ve Suriye
BM Genel Kurulu İsrail’in diplomatik yalnızlığını gösterdi: Netanyahu’nun konuşması sırasında Güney Afrika heyeti öncülüğünde çok sayıda delegasyon salonu terk etti. Netanyahu neredeyse boş koltuklara konuşup Erdoğan’ı “tiran” diye niteledi; Erdoğan, savaş suçlularının yerinin BM kürsüsü değil, mahkeme salonları olduğunu söyleyerek karşılık verdi. Macron, Trump’ın “sözde barış”ını eleştirdi. Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu Gazze için 2,45 milyar dolarlık yeniden inşa planı açıklarken, Gazze’de öldürülen sivil sayısı 74 bine ulaştı; Filistinli kaynaklara göre Gazze’ye Hiroşima’da kullanılan patlayıcının 16 katı atıldı. Hamas’ın silah bırakmayı, hükümetten çekilmeyi ve idareyi uluslararası bir teknokrat kurula devretmeyi kabul etmesine rağmen, İsrail’in kademeli çekilme taahhüdünü ihlal ederek saldırıları sürdürdüğü görülüyor. İsrail’in Güney Lübnan’ı tümüyle işgal ettiği, yaklaşık 1 milyon Lübnanlı Şii’nin kuzeye ve Beyrut sokaklarına sürüldüğü bir ortamda kış yaklaşırken büyük bir insani krizin kapıda olduğunu söyleyebiliriz.
Netanyahu’nun siyasi geleceği de tartışmalı. İbranice basında seçimi kaybetme ihtimalinin yüzde 50 olduğu konuşuluyor; beş muhalif lider seçimde ve sonrasında hükümet kurmak için ortak hareket edeceklerini bir belgeyle taahhüt etti. Arap kökenli yurttaşların oy kullanmasını engellemeye dönük yasal düzenlemeler yapıldığı aktarılıyor. Haaretz, Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısından birkaç gün önce BAE’den gelen istihbaratı gizlediğini yazdı; Netanyahu da BAE Devlet Başkanı’ndan bu uyarı haberlerini yalanlamasını istedi. Bu iç sıkışmışlık, Gazze ve Lübnan’daki sertliğin olduğu kadar Türkiye’ye yönelik söylem sertliğinin de bir açıklaması olabilir.
Suriye’de HTŞ ile İsrail arasında Golan Tepeleri’nin İsrail’de kalması karşılığında Dürzilerin yaşadığı Süveyda bölgesinin kontrolünün HTŞ’ye devredilmesine ilişkin gizli pazarlık iddiaları dolaşıyor. HTŞ militanlarının Humus’ta bir minibüsü durdurup Alevi kimlikleri nedeniyle yedi genci öldürdüğü, Hristiyan mahallelerine saldırdığı bildirildi. Suriye ordusunun 18 farklı cihatçı milis grubundan oluştuğunu, kurumsal bir devlet ve ordu yapısının bulunmadığını hatırlatalım.
Rojava’da tablo çelişkili: Şara, Kürtçe eğitime anayasal güvence vaat ederken, Eğitim Bakanlığı ile yapılan protokolde tarih, coğrafya ve felsefe derslerinin Kürtçe, diğer derslerin Arapça olması öngörüldü; öğrenciler Arapça dersleri protesto ederek sınıfları terk etti, Kürdistan bayrağı açıp Ey Raqîb’i okudu. Mazlum Abdi, ailelere çocuklarını Kürt okullarına göndermeleri çağrısı yaparak geçiş sürecinin başarısının gelecek yıl daha kapsamlı dil haklarına zemin hazırlayacağını söyledi. Serêkaniyê’ye üçüncü kafilenin dönüşüyle geri dönen aile sayısı 2.000’i aştı; bu, sahadaki en olumlu gelişme. Mazlum Abdi’nin adının ve nüfus cüzdanının resmileşmesi de bu entegrasyon zemininde gerçekleşti. Türkiye ve ABD’nin, bildiğimiz anlamda bir devletin ve ordunun bulunmadığı Suriye’de ve Irak’ta, Kürt kazanımlarını sınırlayan bir entegrasyon modelini öne çıkardığı görülüyor.
Dünyadan Gelişmeler
Büyük güçler cephesinde Trump–Şi zirvesi gösterişli jestlere rağmen çok az sonuç üretti; buna karşın iki ülke birbirlerinden ithal ettikleri 60 milyar dolarlık mala uyguladıkları gümrük vergilerini düşürmek konusunda anlaştı. Ukrayna cephesinde 78 ülke Rusya’ya tam ve koşulsuz ateşkes çağrısı yaptı, Alman ve Rus dışişleri bakanları dört buçuk yıl sonra ilk kez görüştü; ancak CIA’nın Rusya’nın Fransa, İspanya ve İtalya’yı Akdeniz’den konteynerlerde gizlenmiş dronlarla vurmayı planlayabileceği yönündeki değerlendirmesi, gerilimin giderek Avrupa–Rusya eksenine kaydığını gösteriyor. Almanya’nın da aralarında bulunduğu altı üye ülkenin, harcamalarda yüz milyarlarca euroluk kesinti yapılmazsa AB’nin yedi yıllık bütçesini reddedeceklerini bildirmesi ise Avrupa’da yeni bir bütçe kavgasının kapıda olduğunu hatırlatıyor. Türkiye cephesinde ABD Büyükelçisi Barrack’ın Erdoğan ile Trump’ın birbirlerine çok benzediğini söylemesi, THY’nin 150 adede kadar Boeing 737 MAX siparişini kesinleştirmesiyle birlikte okunduğunda Ankara–Washington ilişkisinin ticari ve kişisel kanallar üzerinden yürüdüğünü gösteriyor.
Avrupa’da Gençlik, Konut Krizi ve Sol Alternatif
Fransa’da okulların açılmasıyla başlayan lise öğrencilerinin eylemleri “eğitimde eşitlik” talebi etrafında örgütlendi. Eylemler önce göçmenlerin ve Türkiye kökenli seçmenlerin yoğun yaşadığı Créteil banliyösünde başladı, ardından zengin 16. Arondisman’daki liselere, üniversitelere ve Belçika’ya sıçradı; yayılmasında TikTok paylaşımları belirleyici oldu. Talepler somut: Okullardaki hijyen sorunu, yetersiz fiziki altyapı, öğretmen eksikliği, 40-50 kişilik sınıflar ve sınavlara erişimde eşitsizlik. La France Insoumise ve CGT eylemleri sahiplendi; CGT üyeleri öğrencileri polis şiddetinden korumak için eylem alanlarında insan barikatları oluşturdu. Polis sert müdahale etti: 2.000’i 18 yaş altı olmak üzere 5.000 genç gözaltına alındı, bir öğrencinin eli koptu, bir diğeri plastik mermiyle gözünden yaralandı. Belirleyici olan, öfkenin yalnızca okul koşullarına değil, neoliberal politikaların yarattığı geleceksizliğe yönelmesi: esnek çalışma, yükselen emeklilik yaşı, yapay zekâ ile daralan istihdam ve askerî harcamalara aktarılan kamu bütçesi. Gençlik hayat yolundaki merdivenin ilk basamağının yok edildiğini kavrıyor. Tehlike ise sosyal demokrat ve liberallerin aynı politikaları sürdürmesinin biriktirdiği nefretin Le Pen’in Rassemblement National’i gibi aşırı sağ odaklara kayması; Yeni Halk Cephesi’nin yaklaşık yüzde 30 oyla güçlü bir sol alternatif sunması ise bu kaymaya karşı en önemli set.
İspanya’da son on yılda kiraların iki katına çıktığı konut krizi, 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın 71 yıldır yaşadığı evden polis zoruyla ve sedyeyle tahliye edilmesiyle sokağa taştı. Sánchez’in konut piyasasını sınırlandıran yasası Meclis’te kıl payı reddedildi, ardından Sánchez 25 Kasım için erken seçim kararı aldı; yasanın ikinci oylamada geçtiği kaydediliyor. Berlin yerel seçimlerinde ise Elif Eralp liderliğindeki Sol Parti birinci çıktı. Yeşiller’den Cem Özdemir, AfD’ye uygulanan kriterlerin Sol Parti’ye de uygulanması gerektiğini söyleyerek koalisyon konusunda uyarırken antisemitizm suçlamaları yaygınlaştırıldı; 150 Berlinli Yahudi ortak bir mektupla Sol Parti, SPD ve Yeşiller koalisyonunu istedi. Konut, geleceksizlik ve eşitsizlik, Avrupa’nın üç ayrı ülkesinde aynı toplumsal talebi büyütüyor. Ancak bu yönetimler ve hareketler vaatlerini neoliberal yapılar ve devlet baskısı altında hayata geçiremezse, başarısızlık sağın yükselişini hızlandırabilir.
