Bu yazı, 25 Mart – 7 Nisan tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Erken/Ara Seçim ve CHP’nin Stratejisi
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, özellikle Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne yapılan operasyonlardan sonra, iktidarı siyasi düzlemde sıkıştırmak ve toplumsal muhalefeti konsolide etmek amacıyla erken/ara seçim kampanyası başlattığı söylenebilir. Meclis aritmetiğinde Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesi vakası da dâhil olmak üzere toplam 7+1 (toplam 8) sandalye boş bulunuyor. Özel’in daha önceki erken seçim çağrıları iktidar cenahınca görmezden gelinmişti. Bu defa Özel konuyu anayasal çerçevede, bir ara seçime gidilebilmesi için 78. maddede belirtilen şartların olduğu teziyle ortaya koydu. Bu durumda “30 milletvekili eksikliği” şartının hukuken aranmadığı belirtiliyor. Özgür Özel bu kapsamda TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’tan başlayarak diğer muhalefet partileriyle görüşmeler düzenleyeceğini belirtti.
Ardından da görüşmelere başladı. İlk ziyaret Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne yapıldı. Sonrasında, Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi ile devam etti. Ziyaretler sonrası yapılan açıklamalarda, ara seçim fikrine destek verildiği ifade edildi. DEM Parti ile yapılan görüşmelerde, CHP heyeti tarafından seçmen iradesinin tanınmadığı bölgelerde milletvekili istifalarının dahi düşünüldüğü vurgulandı. TİP ile yapılan görüşmede Can Atalay’ın aslında vekil olduğu ve mahkemece gönderilen metnin mecliste okunarak vekilliğinin onaylanması gerektiği vurgulandı. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kurmayları tarafından yapılan açıklamalarda, yakın zamanda iktidarın gündeminde herhangi bir erken veya ara seçim bulunmadığı kesin bir dille ifade edildi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik tarafından da olası bir seçimde CHP yönetiminin ağır bir yenilgiyle karşılaşacağı öne sürüldü. Geliştirilen bu ara seçim stratejisinin, fiili bir seçimi zorlamaktan ziyade, iktidarın anayasayı askıya alan antidemokratik pozisyonunu topluma ifşa etmek ve iktidarın eriyen oy oranlarını görünür kılmak için tasarlanmış taktiksel bir hamle olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Yüksek Seçim Kurulu tarafından 6 belde için 7 Haziran 2026 tarihinde ara seçim yapılması kararı alındığını da vurgulayalım.
Ayrıca bir süredir ülke gündeminden düşen Adalet Bakanı Akın Gürlek’in mal varlığına, özellikle kısa sürede alıp sattığı lüks konutlara ilişkin tartışmalara istinaden, CHP tarafından siyasi etik yasası Meclis gündemine taşındı. Özel, siyasi parti ziyaretlerinde bu konuyu da gündeme getirerek, sadece Akın Gürlek değil, Erdoğan’dan İmamoğlu’na herkesin siyaset sonrası edindiği zenginleşmenin kaynağını açıklamak zorunda olduğunu, açıklayamayanların bu göreve layık olmadığını vurguluyor.
Yerel Yönetimlere Yönelik Yargı Operasyonları
Muhalif belediyelere yönelik yargı üzerinden gerçekleştirilen baskıların ve operasyonların “bir program dâhilinde” sistematik olarak sürdürüldüğü görülüyor. Bu kapsamda Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne (geçmiş yıllardaki Nilüfer Belediyesi dosyaları bahane edilerek) geniş çaplı bir operasyon yapıldı. Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ile eşi, kızı ve kardeşinin de aralarında bulunduğu toplam 57 kişi gözaltına alındı. Soruşturma kapsamında belediye başkanı görevden uzaklaştırıldı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aynı şekilde Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’a yönelik rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma iddialarıyla operasyon düzenlendi. Yalım gözaltına alınarak görevden uzaklaştırıldı ve CHP tarafından da kesin ihraç talebiyle disipline sevk edildi.
Operasyonların İstanbul ayağında Üsküdar Belediyesi’nin 20 çalışanı gözaltına alındı. Muğla’nın Marmaris ilçesinde ise belediye başkan yardımcısı ve birim müdürlerinin de aralarında olduğu 13 kişi tutuklandı. Halen tutuklu bulunan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek hakkında ise “zimmete para geçirmek” suçlamasıyla yeni bir tutuklama kararı daha çıkarıldı. İktidarın baskılarının yalnızca belediye makamlarına yönelik olmadığı, belediyelerin elindeki yüksek gelir getiren tarihi ve kültürel mirasların da hedef alındığı görülüyor. Zira Yerebatan Sarnıcı ve Galata Kulesi gibi paha biçilemez yapıların mülkiyetinin kapalı kapılar ardında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçirildiği, benzer operasyonların İzmir’de de uygulandığı basına yansıdı.
Bu yaşananları mutlak butlan tartışmalarıyla birlikte düşündüğümüzde, anayasayı askıya alan rejimin, İran savaşının yarattığı ortamdan da yararlanarak, CHP’nin mevcut kadrolarını tamamen tasfiye edip eski “yandaş muhalefeti” geri getirmek konusunda daha cüretkâr olduğu söylenebilir. Zira Özel-İmamoğlu liderliğindeki kadro, Kürt meselesi de dahil, CHP’nin bugüne kadar izlediği yandaş muhalefet çizgisinden farklı, iktidar talep eden muhalefet çizgisine gelmiş durumda. Bu nedenle iktidarın amacının, CHP’nin yeni kadrolarını tamamen tasfiye ederek siyasetin dışına itmek ve uygun bir zamanda da Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye kayyum olarak atayarak CHP’nin şimdiki kadrolarına dönük çok yönlü ve yoğun bir saldırı dalgası başlatacağı söylenebilir.
İBB Davası
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na ve 400’ü aşkın sanığa yönelik açılan İBB davasının Silivri’deki duruşmalarına devam edildi. On dokuzuncu duruşması gerçekleştirilen davaya dair iddianamede yer alan bazı ‘itirafçıların’, verdikleri ifadeleri savcıların baskısı ve “hapse girmeyeceksiniz” vaadiyle kabul ettiklerini mahkemede açıklayarak geri çekmeleri davanın temelini sarsan gelişmelerdi. Dosyada adı dahi geçmeyen birçok kişinin aylardır tutuklu kaldığı davada, ara karar sonrasında 18 kişinin tahliyesine karar verildi. Hukuki açıdan bakıldığında iddianamenin içinin tamamen boşaldığı ve çöktüğü söylenebilir. Mahkeme heyetinin ifadelerini geri çeken sanıklara tek bir ek soru dahi sormaması da dikkat çekiciydi. Bu durum, yargılamanın hızlıca bitirilip önceden alınmış siyasi bir yasak kararının onanacağına işaret ettiği şeklinde yorumlanabilir.
Dava sürerken yayınlanan bazı anketlerde İmamoğlu’na olan desteğin 5 puan düştüğünün görüldüğü; ancak bu düşüşün halkın desteğini çekmesinden ziyade, “Bunlar çok güçlü, hukuku dinlemeden yapacaklarını yaparlar” şeklindeki yılgınlık, çaresizlik ve kanıksama duygusundan kaynaklandığı belirtiliyor. Ayrıca bu davaların yarattığı terörize edici ortam nedeniyle, CHP belediyelerindeki personelin her sabah “bugün evden alınacak mıyım” korkusuyla işe gittiği, müteahhitlerin veya etkinlik sponsorlarının tutuklanma endişesiyle belediyelerle iş yapmaktan kaçındığı ve belediyelerin adeta “çalışamaz hale getirildiği” söylenebilir.
Davaya ilişkin olarak iki konuyu daha vurgulamak gerekiyor. İktidar açısından bakıldığında, davayı gözlerden ırak kılmaya çalıştığı ve insanların davayı izlememeleri için her şeyi yaptığı görünüyor. Muhalif kanalların ve en önemlisi sivil toplumun da davayı yeterince gündemleştirmediği söylenebilir.
Çözüm Süreci
Abdullah Öcalan’ın 27 Mart tarihli görüşmesinde ilettiği mesajlar kamuoyu ile paylaşıldı. Paylaşılan metinden Öcalan’ın, iktidarın yasal adımlar atmakta ayak diremesinden, süreci ipe un sererek yavaşlatmasından ve PKK’nin silah bırakmasını ön şarta bağlamasından duyduğu rahatsızlığı net bir biçimde ifade ettiği anlaşılıyor. İktidar kanadından AKP kurmayları Efkan Ala ve Ömer Çelik‘in yasal adımlar için silah bırakılmasının tamamlanması gerektiğini savunan yaklaşımları, ifade edilen rahatsızlığı destekler nitelikteydi. MHP lideri Devlet Bahçeli‘nin sürecin hızlandırılmasına dair açıklamalar yapmasına karşın, devletin güvenlikçi pratiklerinden vazgeçmediği söylenebilir.
Öcalan’ın 4 Nisan’daki doğum günü kutlamalarında Sebahat Tuncel‘in gözaltına alınması (ardından serbest bırakılması) ve önceki dönem değerlendirmemizde bahsettiğimiz Newroz etkinlikleri sırasında gerçekleştirilen kitlesel gözaltılar ile çocukların dahi tutuklanması, devletin süreci samimi bir demokratikleşme niyetinden ziyade baskıyla yönetme stratejisinin kanıtı olarak görülebilir. Devletin bu süreçteki asıl niyetinin; İran merkezli savaşın sonuçlanmasını beklemek, bölgede gerilim yüksekken PKK’yi silahsızlandırarak Kürt siyasi ve bölgesel kazanımlarını minimize etmek olduğu söylemek yanlış olmaz.
Kürt siyaseti açısından bakıldığında Öcalan’ın bölgedeki katliam ve savaş riskini öngörerek PKK’ye stratejik bir kararla silah bıraktırmasının Kürt halkını olası bir bölgesel soykırımdan korumak adına zorunlu ve son derece doğru bir manevra olduğu söylenebilir. DEM Parti ve Kürt siyasi hareketinin yüksek siyasetteki kadrolarının ise bir sıkışmışlık içinde olduğu yorumları yapılıyor. Yasal reform süreçlerinin tıkanmasının ardından Kürt siyasetinin toplumsal tabanı harekete geçiremediği, sivil itaatsizlik ve benzeri kitlesel eylemler örgütlemek yerine edilgen bir bekleyiş içinde oldukları, yalnızca” devlet ne dedi, Öcalan ne dedi” şeklinde özetlenebilecek bir eksene sıkıştığı, tabanda yer alan yaklaşık 20-25 milyonluk Kürt nüfusunun gerçek sorunlarının tamamen göz ardı edildiği eleştirileri sıklıkla gündeme geliyor. Bu bağlamda, derin yoksulluğu ve artan ırkçılığı gündemine alan, ana dilde eğitim gibi asgari müştereklerin etrafında örgütlenebilen yeni, katılımcı ve tabandan gelen demokratik bir sivil hareketin inşa edilmesi elzem duruyor.
Öte yandan cezaevinden yeni çıkan ve kamuoyunda “30 yıllıklar” olarak bilinen kadroların, Kürt siyasetinin bu elitist ve bürokratik yapısını kırmak, yeniden tabana dönmek amacıyla kapsamlı raporlar hazırladıkları ve radikal bir yeniden yapılanma süreci başlatacaklarına dair yorumlar yapılıyor. Bu yapılanmanın hayata geçip geçmeyeceği, geçecekse, yüksek siyasetin dar kalıplarının ötesinde, Kürt halkının derin yoksulluk, bazı yerellerde Kürt gençlerinin çeteleşmesi ve ayrımcılık gibi sosyolojik düzeydeki sorunlarının çözümlerine yönelik ne tür adımlar atacağı takip edilmeli.
Diğer Hak İhlalleri
Türkiye genelinde demokratik haklara ve ifade özgürlüğüne yönelik yürütülen baskıların korkunç boyutlara ulaştığını söylemek yanlış olmaz. Osman Kavala ve Tayfun Kahraman gibi pek çok davadaki hak ihlalleri kararlarına rağmen tutukluluklarının hukuksuz bir şekilde ısrarla sürdürüldüğü görülüyor. Akbelen Ormanı’nda yaşam alanlarını savunduğu için İkizköy Muhtarı’nın kızı Esra Işık‘ın tutuklanmasından, gazeteciler Alican Uludağ ve İsmail Arı‘nın mesleki faaliyetleri nedeniyle hapsedilmesine, popular isimlere yönelik uyuşturucu operasyonlarına kadar çok geniş bir toplumsal kesim baskı ve hapis cezalarıyla sindirilmeye çalışılıyor. Bununla birlikte, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in inisiyatifiyle gündeme getirilen; sosyal medya hesaplarına e-Devlet ve T.C. kimlik numarasıyla girilmesini zorunlu kılan yeni yasa tasarısının, toplumsal muhalefeti tamamen susturmayı ve “çocukları koruma” kılıfı altında dijital bir fişleme altyapısı kurmayı hedeflediği açık. Son olarak, siyasetin iktidar bloğu tarafında, MHP içerisinde de İstanbul merkezli başlayan ve Türkiye geneline yayılan çalkantıların baş gösterdiğini; genel başkan yardımcısının istifa ettirildiği ve İstanbul dâhil 39 ilçe teşkilatının feshedildiği sürecin takip edilmesi gerektiğini vurgulayalım.
EKONOMİ
Savaşın Küresel Etkileri
Ortadoğu’da tırmanan savaşın küresel ekonomiye etkilerinin, sadece enerji fiyatlarındaki artışla sınırlı olmayacağı, gıda güvenliği ve tedarik zincirleri üzerinde de ciddi etkilerini olacağı öngörülüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan uyarılara göre, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin kesintiye uğraması, başta Suudi Arabistan menşeyli gübre olmak üzere temel tarımsal tedarik zincirlerinin kopmasına neden oluyor. Gıda fiyatlarındaki bu şok dalgasının Avrupa ülkelerinde şiddetli bir gıda enflasyonuna yol açması beklenirken, Afrika, Asya Pasifik ve Latin Amerika bölgelerindeki düşük gelirli ülkelerde doğrudan açlık riskini tetikleyecek bir gıda krizine dönüşeceğini tahmin etmek güç değil. Zira uzmanlar, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının %90 oranında azaldığı ve savaş bugün sona erse dahi maliyet dengesinin yeniden kurulmasının aylar alacağını vurguluyor. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) verileri, her yıl milyonlarca çocuğun açlıktan yaşamını yitirdiği bir küresel tabloda, savaş kaynaklı gübre ve gıda tedariki aksaklıklarının bilançoyu daha da ağırlaştıracağını gösteriyor.
Türkiye’nin Eriyen Rezervleri
Küresel enerji ve tedarik şokları, halihazırda kırılgan bir yapıda olan Türkiye ekonomisine de ağır bir darbe indirdi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre döviz kurlarını belirli bir seviyede tutabilmek amacıyla dört haftalık periyotta yaklaşık 55 milyar dolarlık döviz rezervinin harcandığı görülüyor. Ayrıca uluslararası ekonomi basınına yansıyan haberlerde, savaşın patlak verdiği günden itibaren piyasaları baskılamak adına TCMB’nın rezervlerinden sadece iki hafta içinde 8 milyar dolar değerinde yaklaşık 60 ton altının takas yoluyla elden çıkarıldığı ve 27 Mart haftasında da rezervlerde 22,1 milyar dolarlık tarihi bir erime yaşandığı bildiriliyor.
Bunun yanı sıra, “carry trade” olarak bilinen ve sıcak para hareketlerine dayanan piyasada da büyük bir kaçış dalgası yaşandığı görülüyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre Mart başından bu yana bu çıkışın aralıksız sürdüğü ve bu sürede 21,5 milyar dolarlık yabancı sermaye çıkışı belirtiliyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın Londra’da uluslararası yatırımcılarla gerçekleştirdiği temaslarda “devalüasyona izin verilmeyeceği ve döviz kurunun sabit tutulacağı” yönünde taahhütlerde bulunulduğu, bu sözün tutulabilmesi uğruna TCMB rezervlerinin feda edildiği dile getiriliyor. Savaşın uzaması ve petrol fiyatlarının bu seviyelerde uzun süre kalması durumunda, bankalardaki döviz mevduatlarını karşılayacak rezervin kalmayabileceği uyarıları yapılıyor. Sermaye çıkışını durdurabilmek adına %40-50 bandındaki faiz oranlarının dahi yeterli olmayabileceği belirtiliyor. Diğer yandan finansal kesim dışındaki reel sektör firmalarının net döviz pozisyonu açığının 200 milyar dolara yaklaşarak son 7,5 yılın en yüksek seviyesine çıkması ve enerji maliyetleri gerekçe gösterilerek elektrik ve doğalgaza %25 oranında zam yapılması, makroekonomik krizin ulaştığı vahim boyutları gözler önüne seriyor.
İşçi Direnişleri
Ekonomideki bu devasa sarsıntı, toplumsal eşitsizlikleri ve sınıfsal çelişkileri daha da derinleştiriyor. Sermaye çevrelerinin kurlar ve döviz pozisyonları üzerinden spekülasyon yaptığı bir ortamda, emekçi sınıf ağır bir geçim ve hayatta kalma mücadelesi içerisine itilmiş durumda. Yüksek enflasyon karşısında ücretleri eriyen işçilerin hak arama eylemleri ülkenin farklı noktalarında devam etti. Divriği’de işten atılan maden işçilerinin direnişi 125. gününe ulaşırken, Afşin Elbistan Termik Santrali’nde yaklaşık bin işçinin işine son verildi ve ağır çalışma şartlarına karşı protestolar başladı. Benzer şekilde Bursa İnova fabrikasında sendikalaşma faaliyetleri nedeniyle 16 işçinin işten çıkarılması üzerine üretimin durdurulduğu bildirildi. Emeğiyle geçinen kesimler üzerindeki vergi yükü her geçen gün artarken, kuyumculuk ve pırlanta sektöründeki sermaye gruplarına 22,2 milyar TL’lik vergi muafiyeti sağlanması, gelir dağılımındaki adaletsizliğin sistematik bir devlet politikasına dönüştüğünün en son kanıtı oldu.
DIŞ POLİTİKA
İran-ABD/İsrail Savaşı
Ortadoğu’da ABD ve İsrail ile İran arasında haftalardır süren ve İran altyapısını yok etme tehditlerine kadar varan savaş, geçici bir ateşkes kararıyla şimdilik duraksama evresine girdi. Dünyayı felaketin eşiğinden döndüren bu süreçte, İran tarafından başlangıçta kapalı tutulan diplomatik kanalların daha sonra “arka kapı diplomasisi” ile işletildiği; bu düzlemde özellikle Pakistan ve arkasındaki güç olarak Çin’in kritik arabuluculuk rolleri üstlendiği anlaşılıyor. Nitekim Çin ve Pakistan tarafından, barışın tesisi ve uluslararası hukukun korunması amacıyla 5 maddelik ortak bir barış planı uluslararası kamuoyuna sunuldu.
Müzakere detaylarına bakıldığında, Washington yönetimi tarafından İran’a maksimalist talepler içeren 15 maddelik bir taslak sunulduğu basına yansıdı. Planda, Hürmüz Boğazı’nın açılması, balistik füze ve nükleer faaliyetlerin durdurulması ile bölgedeki müttefik (direniş ekseni) silahlı gruplarla bağların tamamen kesilmesi talep edildi. Egemenlik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle bu taslağı reddeden İran, ABD taleplerini “gerçekçi olmayan bir dilek listesi” olarak tanımladı. Sürecin devamında İran’ın öne sürdüğü 10 maddelik alternatif bir barış taslağının ABD tarafından sürpriz bir biçimde müzakere zemini olarak kabul edildiği belirtildi. Bu taslakta; Hürmüz Boğazı’nın kontrolünün İran’da kalması, uranyum zenginleştirme hakkının korunması, ABD’nin bölge üslerinden çekilmesi ve dondurulan varlıkların serbest bırakılması şartları yer almış, ayrıca anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi güvencesine alınması talep edilmişti. Bu arada müzakerelerde arabulucu ülke olarak Türkiye’nin, muhtemelen önceki süreçlerde ABD lehine aldığı pozisyonlar dolayısıyla İran tarafından reddedildiği ve diplomasinin ağırlıklı olarak Pakistan üzerinden yürütüldüğünü belirtelim.
ABD Hegemonyası ve ABD İç Politikası
Sahada yaşanan gelişmelerin, ABD’nin küresel hegemonyasının geri dönülemez bir kriz ve gerileme sürecinde olduğuna dair soru işaretlerine neden olduğu görülüyor. Trump yönetiminin; Evanjelistler, askeri-sanayi kompleksi ve fosil yakıt lobisinin desteğine rağmen zayıflayan hegemonyasını enerji geçiş yollarını (Hürmüz Boğazı, Panama Kanalı vs.) askeri şiddet yoluyla kontrol ederek sürdürmeye çalıştığı söylenebilir. Ancak Pentagon’un Hark Adası’nı işgal planlarının, İran’ın asimetrik insansız hava aracı (İHA) kapasitesi karşısında çok maliyetli olacağı ihtimali karşısında, ABD’nin maksimalist hedefleri tekrar ele alarak diplomatik çözümü göz ardı etmediği ve masaya oturmak durumunda kaldığı anlaşılıyor.
Savaşın, ABD sermayesi ve devleti içerisinde derin çatlaklar yarattığı görülüyor. Silah sanayisi krizden beslenirken, küresel istikrarı savunan finans ve teknoloji şirketlerinin (özellikle Yapay Zekâ sektörü) savaşın uzamasından ve petrol fiyatlarının 200 dolar seviyelerine çıkma ihtimalinden rahatsızlık duyduğu yorumları yapılıyor. İç politikada ise savaş kararı, Kongre onayı alınmadan başlatılan bir “tercih savaşı” olarak görülmüş ve yoğun protestolara neden olmuştu. “Krallara Hayır” adı verilen eylemlerde milyonlarca insan sokaklara indi. Trump’ın savaş stratejilerine karşı çıkığı düşünülen Kara Kuvvetleri Komutanı dâhil çok sayıda üst düzey generalin görevden alınması ve Adalet Bakanı Pam Bondi‘nin, Trump’ın ikinci döneminde daha 15 ay dolmadan azledilen ikinci bakan olması, siyasi ve askeri krizin büyüklüğünü gösteriyor. Hatta Trump’ın görevden alınmasını öngören Anayasa’nın 25. Maddesi’nin işletilmesi yönündeki çağrıların da ivme kazandığı görülüyor. ABD’nin bu istikrarsız durumu, NATO ittifakı içerisinde de yarılmalara neden oluyor. Fransa, Almanya ve İngiltere gibi aktörler ABD politikalarına mesafe koyarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme kararlarını vurgularken, Fransa dünya ülkelerine ABD ve Çin arasındaki rekabete karşı bir “üçüncü bir yol” arayışını önerdi.
İsrail Soykırımcı Yaklaşımını Lübnan’a Taşıyor
Müzakere sürecine girilirken ilan edilen ateşkesin kapsamı konusunda taraflar arasında tartışma yaşandı. İran ve kolaylaştırıcı rolündeki Pakistan varılan uzlaşıda Lübnan’ın ateşkes kapsamında olduğunu söylerken ABD ve İsrail Lübnan’ın kapsamda olmadığını iddia ettiler. Bu iddiaların hemen ardından da İsrail ordusu tarafından Beyrut’un merkezine gündüz vakti ağır hava saldırıları düzenlendi. Resmi verilere göre bu saldırılarda çok sayıda sivilin ve görev başındaki gazetecilerin yaşamını yitirdiği saptandı. Bir ayını dolduran savaşta Lübnan genelinde 1268 kişinin hayatını kaybettiği ve 1 milyonu aşkın sivilin yerinden edilerek çadırlarda yaşam mücadelesi verdiği bildiriliyor. İsrail’in kara harekâtında Hizbullah’ın sert direnişiyle karşılaştığı, Güney Lübnan içlerine yalnızca 6 kilometre ilerleyebildiği ve hedeflediği tampon bölgeyi henüz oluşturamadığı görünüyor. Kara operasyonundaki bu çıkmaz, İsrail’in stratejisini, havadan sivil alanları hedef alarak, Hizbullah karşıtlığı ve göçler üzerinden Lübnan’da bir iç savaş çıkarmaya yönelttiği söylenebilir.
Irak ve İran Kürdistanı
Bu arada çatışmaların Irak ve İran Kürdistanı’na yansımaları da dikkatle takip edilmeli. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani’nin Duhok’taki ikametgâhının İran destekli Haşdi Şabi milisleri tarafından bombalanması, Kürt siyasi aktörlerinin savaşta ABD-İsrail safında yer almasını engellemeye yönelik açık bir tehdit ve “gözdağı” mesajı olarak değerlendirilebilir. Diplomatik girişimlerle IKBY’nin doğrudan bir savaş cephesi olmaktan son anda korunduğu anlaşılıyor. Sahadaki muhalif Kürt partileri, geçmiş tecrübelerin ışığında, uluslararası koalisyondan net bir “uçuşa yasak bölge” güvencesi ve silah desteği almadan rejime karşı ayaklanmama yönünde stratejik bir bekleme pozisyonu benimsediklerini sıklıkla vurguluyorlar. İran rejiminin sarsılmadan girişilecek olası bir kalkışmanın, Kürtler ve Beluçlar için katliamla sonuçlanacağı öngörmek yanlış olmaz. Bu sebeple, ABD Başkanı Trump’ın “İranlı göstericiler için gönderilen silahların Kürt milisler tarafından alıkonulduğu” yönündeki provokatif iddiaları, bölgedeki Kürt partileri tarafından kesin bir dille yalanlandı ve ABD’den hiçbir destek alınmadığı vurgulandı. Rejimin iç baskısı ise had safhada; savaş tahribatını sosyal medyada paylaşanların idam edileceği söylenirken, yüzlerce sivil yargısız olarak gözaltına alındı.
Suriye ve Rojava
Suriye sahasında, 29 Ocak Anlaşması temelinde kurumsal entegrasyon ve normalleşme adımlarının hız kazandığı söylenebilir. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanlarından Çiya Kobani’nin Suriye Ordusu 60. Tümen Komutan Yardımcılığı görevine resmen başlaması, bu askeri entegrasyonun en somut göstergesi oldu. Benzer şekilde YPJ kadın güçlerinin orduya katılım ve entegrasyon yöntemleri üzerine Şam hükümeti yetkilileriyle üst düzey görüşmeler gerçekleştirildiği bildiriliyor. Bölgedeki demografik ve insani sorunların çözümüne yönelik olarak, yerinden edilmiş yüzlerce ailenin yıllar sonra kafileler halinde Efrin’e dönüşü devam ediyor. Kobani ekseninde ise Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) unsurlarının kente kendi belediye başkanını atama girişimi sivil halkın güçlü direnişiyle kırılarak, geri adım atan HTŞ’nin ardından göreve SDG kökenli bir kadın eş başkan atandı. Buna ilaveten SDG ile Şam yönetimi arasında yeni esir takası mutabakatlarına varıldığı ve bölgedeki su krizinin aşılması adına stratejik istasyonların yeniden faaliyete geçirildiği belirtiliyor.
Küba’daki ABD Ambargosu
Gündemdeki bir diğer insani kriz noktası ise ABD ablukası altında ezilen Küba oldu. Trump yönetimi tarafından ülkeye yönelik uygulanan ambargonun olağanüstü boyutlara taşındığı, Rusya ve Çin menşeli petrol tankerlerinin adaya erişiminin ABD güçlerince fiziksel olarak engellendiği basına yansıdı. Enerji tedarikinin çökmesiyle ülke genelinde derin elektrik kesintileri yaşanıyor, hastanelerde jeneratör eksikliği sebebiyle can kayıpları kayıtlara geçmiş. Küba, krizi bir süredir Karadeniz Holding iştirakinden kiraladığı enerji gemileriyle aşmaya çalışıyor.
