Bu yazı 29 Temmuz – 11 Ağustos 2026 tarihli haber akışı esas alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Çerçeve Yasa’nın Kapsamı ve Tartışmalar
Ekim 2024’te başlayan ve ismi konusunda bile anlaşmaya varılamayan çözüm sürecinde nihayet beklenen adım geldi. PKK’nin silah bırakma kararının ardından, PKK’li militanların geri dönüşü ve bu dolayımla ceza almış insanların serbest kalması için bir çerçeve yasanın çıkması gerektiği, aksi taktirde çatışmasızlık sürecinin tam bir silahsızlanmaya dönüşemeyeceği konuşuluyordu. AKP’nin süreci uzun vadeye yayma tutumu nedeniyle bu yaz da çerçeve yasanın meclise gelmesinin zor olduğu dile getirilirken nihayet çerçeve yasa ortaya çıktı ve 5 Ağustos 2026’da 360 Milletvekilinin imzasıyla, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM başkanlığına sunuldu. Meclis Adalet komisyonuna sevk edilen yasa teklifi, 8 Ağustos 2026 tarihinde komisyonunda kabul edilerek Meclise gönderildi. 10 Ağustos’ta TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen Çerçeve Yasa, 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul edildi.
Yasanın hayata geçebilmesi için, “PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararı’nın Resmî Gazete’de yayınlanması gerekecek”. Bu kapsama giren ve üst sınırı 15 yıl veya daha az cezayı gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar 5 yıl, 15 yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar 10 yıl süreyle ertelenecek. Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, 6 ay içerisinde bireysel başvuruların yapılması gerekiyor. Ayrıca Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılacak. TBMM Başkanlığınca bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek üzere İzleme Komisyonu kurulacak.
Çerçeve Yasa beraberinde birçok tartışmayı da getirdi. AKP ve MHP, bu yasayla “Terörsüz Türkiye” hedefine ulaşmak için önemli bir adım atıldığını belirttiler. Kürt siyaseti, yasanın çok yetersiz olduğunu, Kürt meselesini çözmekten uzak olduğunu ayrıca Öcalan’ın statüsünün de belirsiz bırakıldığını söylerken, uzun bir yolda atılmış ilk adım olarak destekleyeceğini açıkladı. İyi Parti ve Zafer Partisi, terörle müzakere olmayacağını ve bu yasanın bir ihanet yasası olduğunu belirterek hayır oyu vereceklerini açıkladılar. Kemal Kılıçdaroğlu, CHP olarak tereddütsüz destek vereceklerini söylese de 29 kabul oyuna karşın 2 milletvekili ret oyu verdi. Ayrıca 14 CHP’li vekil oylamaya katılmadı.
Merakla beklenen ise Yeni Parti’nin tavrıydı. Özgür Özel, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada “Ben ve yönetici arkadaşlarım tarihsel bir tutarlılık ve sorumluluk içinde bu yasaya evet diyeceğiz. Bununla birlikte bunu bütün vatandaşlarımıza ilan ederim ki yeni partimizi millet kurmuştur, partimizin adını millet koymuştur, partiyi büyüten de güçlendiren de milletimizdir. Bu sebeple milletvekillerimiz de seçildikleri illerde millet ne diyorsa ona göre karar verecek, ona göre oy kullanacaktır” açıklamasında bulundu. Bu ifadenin parti grubunu serbest bırakmak anlamına gelmediğini belirten Özel, milletvekillerine yönelik “kendi il, bölge, temsil ettiği toplumsal kesimlerin hassasiyet, beklenti, endişe, umut ve heyecanını dikkate alarak onları milletin vekili olma sorumluluğuyla baş başa bırakıyorum” ifadesini kullandı. Yapılan oylamada Yeni Parti’den 35 milletvekili evet oyu verirken 54 milletvekili ret oyu kullandı. Böylece yasaya en çok ret oyu Yeni Partiden çıkmış oldu.
Özgür Özel’in tavrı pek çok kesim tarafından olumlu karşılanırken, Ekrem İmamoğlu da Özel’in tavrını desteklediğini açıkladı. Ret oyu veren Yeni Partili milletvekilleri, yasanın demokratikleşme adına hiçbir madde içermediği için ve ayrıca kendi kitlelerinin hassasiyetlerini de gözeterek böyle bir karar verdiklerini dile getirdiler.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu yasa ne Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir yasa ne de demokratikleşme hedefi taşıyan bir yasa. Yasa, belirli şartlar çerçevesinde silah bırakmak isteyen PKK’li militanlara, yurt dışına çıkmak zorunda kalmış insanlara ve terör suçuyla hapse girmiş olanlara, Türkiye’ye dönme ve hapishaneden çıkma imkânı sağlıyor. 1990’lı yıllardan itibaren başlayan çözüm süreçleri düşünüldüğünde bu yasa bir ilk. İlk kez çözüm süreci bağlamında Meclisten bir yasa tasarısı çıkıyor ve bu, sürecin hukuki bir zemine oturtulması açısından önemli bir yerde duruyor. Zaten bu nedenle Abdullah Öcalan’ın, yasanın yetersizliğine ve kendisi için bir statü tarif etmemesine rağmen desteklenmesini talep ettiği belirtiliyor.
Yetersiz ve dar kapsamlı bir yasa tasarısı olsa da bu yasaya hayır demenin milliyetçi refleksler ve popülist siyaset eğilimi dışında bir anlamı yok gibi görünüyor. Çatışma sürecinin bitmesi ve Kürt meselesinin siyaset alanında tartışılabilmesi için silahların teslim edilmesi, hapishanedeki insanların çıkması ve PKK’li militanların Türkiye’ye dönebilmesi gerekiyor. Bu yasaya karşı çıkmak aynı zamanda bunlara karşı çıkmak ve savaş devam etsin demek anlamına geliyor. Bu yasanın çıkması iki konuda netlik sağlandığını gösteriyor: Öncelikle bu projenin bir devlet projesi olduğu iddiası oldukça güçlenmiş oluyor. PKK açısından ise, silahlı direniş döneminin artık kesinlikle sona erdiğinin teyit edildiği görülüyor.
Yasanın yetersiz olduğu, Kürt meselesinin adını dahi geçirmediği, demokratikleşme adına bir açılım önermediği eleştirileri elbette doğru. Ayrıca yasanın ne zaman uygulamaya konacağı konusu da belirsizlikler içeriyor. “PKK/KCK terör örgütü […] ve bununla bağlantılı her türlü oluşum […]” ifadesi ise oldukça tartışma kaldırır durumda. Suriye’de PYD ve SDG’nin entegrasyon sürecinin devam ettiği ve bunun Türkiye’deki süreçle bağlantılı olduğu biliniyor. Ancak örneğin, PJAK henüz silah bırakmadı diye yasanın uygulamaya konulması geciktirilebilir mi? MGK ve devletin ilgili kurumları hangi şartlar yerine getirildiğinde onay verecekler? Bu konularda belirsizlikler olduğu açık. Ancak yasanın büyük bir oy oranıyla çıkması ve tarafların bu konudaki kararlılıklarını ifade etmeleri, sürecin artık geri dönülmez bir noktaya geldiğini gösteriyor.
Bu yasanın kısa vadede Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açmayacağı açık. Ancak çatışma sürecinin tümüyle bitmesi, orta vadede Türkiye’de demokratik siyasetin alan ve imkanlarını genişletebilir. Bu noktada, gerçekten demokratik ve eşit yurttaşlığa dayalı bir cumhuriyet isteyen demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi ve güçlü bir sivil direniş hareketi örgütlemesi önemli bir yerde duruyor. AKP’nin bu süreçle Kürt siyasetini muhalefetten kopararak kendi yanına çekmek istediğini dile getirenler, Kürt siyasetiyle hangi ilkeler çerçevesinde bir araya gelmek istediklerini de açıklamak durumundalar. Sadece silahsızlanmaya dönük yetersiz bir yasayı dahi Kürtlere reva görmeyen Türk milliyetçisi bir muhalefetle Kürt siyaseti hangi ilkeler çerçevesinde bir araya gelebilir? Demokrasi, eşit yurttaşlık, kültürel çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerini temel alan bir demokrasi hareketinin kurulması, bugün için en hayati mesele olarak ortada duruyor.
CHP- Yeni Parti ve Devam Eden Operasyonlar
Mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesi ve kurultayı toplamayacağının ortaya çıkmasıyla Özgür Özel ve onu destekleyenlerin ayrılarak yeni bir parti kurması kaçınılmaz hale geldi. Böylelikle hem CHP toplum tabanından koparılarak bitirilmiş oldu hem de Özel ve ekibi erken doğmuş, program ve ilkeleri belirsiz, alt yapı imkanlarından yoksun bir partiyi kurmaya mecbur bırakıldılar. İktidarın en azından şimdilik amaçladıklarının ilk bölümünü gerçekleştirdiği söylenebilir. Ayrıca 2024’ten sonra birçok belediyeyi alan muhalefetin, belediyelerin imkanlarıyla halkla buluşması ve iktidara yürümesinin önü de yapılan operasyonlarla kesilmiş oldu.
Bundan sonra gerçekleşecekler biraz da Yeni Parti’nin performansıyla ilgili görünüyor. Dağınık, alt yapı imkanları zayıf ve kitleselleşemeyen bir Yeni Parti, iktidar için sorun olmayacaktır. Ancak Yeni Parti, bazı anketlerde belirtildiği gibi % 35- 40 bandında bir destek oluşturabilirse operasyonun ikinci aşamasına geçileceği ve Özgür Özel’le birlikte ekibinin bir kısmının tutuklanabileceği öngörülebilir. Son aylarda gerçekleşenler, bu tutuklamaların alt yapısının oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor. Özgür Özel’le ilgili olarak Meclise elli beş “dokunulmazlığın kaldırılması fezlekesi” verilmiş durumda. Son olarak Özgür Özel ve Veli Ağababa ile ilgili “zincirleme rüşvet” suçlamasıyla bir fezleke daha gönderildi. Bu arada Veli Ağababa’nın kardeşi rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma iddialarıyla tutuklandı. Yeni Parti Manisa İl Başkanı İlksen Özalper’in göz altına alındıktan sonra tutuklanmasıyla birlikte partiye dönük ilk tutuklama gerçekleşti.
Diğer taraftan özellikle Yeni Parti’yi destekleyeceklerini açıklayan belediyelere dönük operasyonlar da hız kesmeden devam ediyor. Bu süreçte 232 Belediye Başkanı CHP’den istifa ederek Yeni Partiye katıldı. Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş göz altına alındıktan sonra tutuklandı. Avcılar Belediyesi soruşturmasında ise 12 kişi tutuklandı. Ayrıca Menderes Belediye Başkanı İlkay Çiçek’le birlikte 10 kişi tutuklandı. Önümüzdeki günlerde de Yeni Parti’ye katılmış olan Belediyelere dönük operasyonların devam edeceği anlaşılıyor. AKP’nin, seçime doğru gidilirken, dağınık, lidersiz ve kaos içinde bir muhalefet kurgulamaya çalıştığı görülüyor.
EKONOMİ
Türkiye ekonomisinde son dönemde, makroekonomik göstergelerde sağlanmaya çalışılan istikrar görüntüsü ile toplumun yaşadığı geçim sıkıntısı arasındaki uyumsuzluğun artmaya devam ettiği görülüyor. TÜRK-İŞ verilerine göre açlık sınırının 40 bin TL’ye, yoksulluk sınırının ise 120 bin TL’ye yaklaşmasını, geniş kesimlerin ne denli büyük zorluklar yaşadığının işaretleri olarak görmek mümkün. Ekonomi programı açısından öne çıkan gelişme ise Merkez Bankası rezervlerindeki artışın devam etmesi. Ancak rezerv birikiminin üretim ve yatırımlarda genişlemeyle birlikte gerçekleşmemesi önemli bir çelişki yaratıyor. Sanayi ve özellikle otomotiv gibi sektörlerde daralma işaretleri görülürken ülkeye giren yabancı sermayenin önemli bölümünün kısa vadeli ve yüksek getiri arayan finansal sermaye niteliğinde olması mevcut programın kırılganlığını artırıyor. Yüksek faiz (enflasyonun ve kur artış oranının üstünde), sıcak para girişi ve rezerv birikimine dayanan bu model, ekonominin orta/uzun vadeli üretim kapasitesini geliştirmekten çok, kısa vadeli finansal dengeyi korumaya odaklanmış görünüyor.
Bu doğrultuda iktidar para politikasıyla talebi baskılayıp rezerv biriktiriyor ve seçim takvimi yaklaştığında daha geniş bir hareket alanı hedefliyor. Seçim yaklaştığında da ücret ve kredi genişlemesi, kamu harcamalarının artırılması ya da çeşitli destek paketleri yoluyla rezervlerin ve bütçe imkânlarının bir bölümünün yeniden ekonomiye aktarılması hedeflenecektir. Bu nedenle bugünkü politikaların, ileride uygulanabilecek bir “seçim ekonomisinin” hazırlık dönemine işaret ettiğini bir kez daha vurgulayabiliriz.
Öte yandan kamu maliyesindeki yapısal sorunlar devam ediyor. Kamu-özel işbirliği modeliyle yapılan şehir hastaneleri, otoyollar ve köprülerin garanti ödemeleri ile giderek ağırlaşan faiz giderleri bütçe açıklarını artırıyor. Enflasyonun hâlâ yüksek seviyelerde seyretmesi ise ekonomi yönetiminin temel açmazı olmaya devam ediyor. Enflasyon düşse bile fiyatların düşmemesi, yalnızca artış hızının yavaşlaması nedeniyle, ücretleri aynı ölçüde artmayan geniş kesimler açısından hayat pahalılığı devam ediyor.
Makro düzeydeki bu tablo, çalışma hayatında çok daha sert biçimde hissediliyor. Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi bunun çarpıcı örneklerinden biri. İşçiler aylardır alamadıkları ücretlerini talep ediyor. Ankara’ya yürüyüşleri sırasında yaşanan gözaltılara rağmen eylemlerin devam etmesi, sınıf çatışmasının artık kazanılmış hakların ve hatta hakedilmiş ücretlerin gaspına kadar vardığını gösteriyor. Zira şirketlerin kriz dönemlerinde kullandıkları yöntemler de değişiyor. İşçiyi doğrudan işten çıkarmak yerine ücretsiz izne ayırmak, işletmeler açısından tazminat yükünü azaltmanın bir aracına dönüşebiliyor. Uzun süre gelirsiz bırakılan işçinin başka bir iş bulmaya veya kendi isteğiyle ayrılmaya zorlanması, ekonomik krizin maliyetinin sermayeden emeğe aktarılmasının dolaylı yollarından biri haline geliyor. Sendikal örgütlenme üzerindeki baskılar da bu tabloyu tamamlıyor. Bağımsız sendikaların yetki süreçlerinde karşılaştıkları bürokratik engeller, işçilerin toplu pazarlık gücünü zayıflatırken büyük sermaye gruplarının elini güçlendiriyor. Yıldızlar Holding çevresinde yaşanan işçi mücadeleleri bu nedenle tek bir şirketle sınırlı bir ücret veya tazminat anlaşmazlığından daha geniş bir anlam taşıyor.
Bu nedenle asıl soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği veya rezervlerin ne kadar artacağı değil. Daha önemli soru, uygulanan ekonomik programın yarattığı yükün kimler tarafından taşındığı ve biriktirilen rezerv ve vergi gelirlerinin sonunda kimler için kullanılacağıdır. Seçimlere doğru ekonomi politikası gevşetilse bile, üretim, gelir dağılımı ve çalışma hayatındaki yapısal sorunlar değişmediği sürece geçici rahatlamaların mevcut toplumsal gerilimi ortadan kaldırması zor görünüyor.
DIŞ POLİTİKA
ABD- İran Savaşı
ABD- İran savaşında, çatışma ve müzakere arasında ilerleyen süreç devam ediyor. ABD, İran’ı teslim olmaya zorlayacak nihai ve büyük bir saldırıya henüz girişmese de İran’ı yıpratmaya dönük saldırılarını aralıklı olarak tekrarlıyor. İran ise teslim olmuyor ve savaşın bitmesi için kendi koşullarının kabul edilmesi gerektiğini tekrarlıyor. Geçtiğimiz dönemde yeniden şiddetlenen savaş yeni bir müzakere süreciyle şimdilik durdu. Ancak her iki tarafın öne sürdüğü şartlar ve beklentileri o kadar birbirinden uzak ki müzakerelerin en azından bir ateşkes anlaşmasıyla sonuçlanması pek olası görünmüyor. ABD’nin, hem İran’ın alt yapısına onarılması çok zor zararlar vermek istemediği hem de İran’ı sıkıştırarak ve çevreleyerek teslim olmaya ikna edebileceği düşüncesiyle hareket ettiği söylenebilir. Bunun için Avrupalı devletler başta olmak üzere bölge ülkelerini de içine alan yeni bir ittifak kurmaya çalıştıkları görülüyor.
Geçtiğimiz hafta Türkiye, Pakistan ve Sudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma, ABD’nin teşvikiyle ve İran’ın çevrelenmesi amacıyla kurulmuş bir pakt olarak değerlendirildi. Mısırve Katar henüz bu pakta katılmamış olsa da yakın bir zamanda katılabilecekleri konuşuluyor. ABD’nin yeni dönemde, Ortadoğu’daki askeri etkinliğini, kendisiyle birlikte hareket eden bölge ülkeleri üzerinden şekillendirmek istediği biliniyor. Bu paktı, Müslüman NATO olarak değerlendirenler olsa da Ortadoğu’daki yeni dönem düşünüldüğünde, konjonktürel bir gelişme olarak ele almak ve değerlendirmek daha doğru olacaktır. İran, anlaşma imzalandıktan sonra ciddi bir tepki gösterse de daha sonra bu paktın kendilerine karşı kurulmuş olduğuna inanmadıklarını dile getiren bir açıklama yaptı. İran’ın, bu ülkeleri doğrudan karşısına almak istemediği anlaşılıyor. Ancak İran’ın teslim olmaması ya da en azında ABD’nin istediği koşullarda bir anlaşmayı imzalamaması durumunda savaşın yeniden alevleneceği ve bu ülkelerin de İran’la yapılan savaşa dahil olabileceği konuşuluyor. Böylelikle Türkiye’nin de artık İran karşıtı koalisyonun bir parçası olduğu iddia edilebilir. Türkiye, Pakistan ve Sudi Arabistan arasında yapılan anlaşmanın maddeleri arasında yer alan, “bir ülkeye yapılmış olan saldırı diğer ülkelere de yapılmış sayılacak” ibaresinin, sahada nasıl bir karşılık bulacağını bilmek zor. Bu maddeyi kâğıt üzerinde kalan işlevsiz bir taahhüt olarak değerlendirenler olsa da örneğin, İran ya da Yemenli Husiler Suudi Arabistan’a saldırdığında Pakistan ve Türkiye’nin tavrı ne olacak sorusu ortada duruyor. Nitekim yapılan haberlere göre Suudi Arabistan, Yemen’deki Husilere karşı büyük çaplı bir askeri operasyon yapma hazırlığında.
Diğer taraftan, kendisine karşı daha büyük bir koalisyonun harekete geçebileceğini öngören İran, büyük savaşa hazırlandığını ve böyle bir saldırı karşısında bütün Ortadoğu’yu hedef alacaklarını dile getirmeye devam ediyor. İran, Hürmüz’ü kapatarak dünya ekonomisinde ciddi sorunlar yarattığını ve bunun büyük bir baskı oluşturduğunu görüyor ve bunu sürdürmek istiyor. Bu dönemde İran, Çin’le bazı askeri anlaşmalar ve tatbikatlar yaparak yalnız olmadığını gösterdi. Diğer taraftan İran’ın vekil güçleri olarak görülen yapılar da henüz tümüyle ortadan kaldırılabilmiş değil. Hatta Irak’taki Haşdi Şabi güçleri ve Yemen’deki Husiler, güçlerini olduğu gibi koruyor denebilir. Nitekim, Türkiye, Pakistan ve Sudi Arabistan arasında imzalanan anlaşmanın hemen ertesi günü Husiler, Suudi Arabistan’daki Aramco tesislerine dönük bir saldırı gerçekleştirdi. Irak merkezi ordusuna entegre edileceği söylenen Haşdi Şabi güçleri ise bu planı kabul etmediklerini açıkça dile getirdiler. Yine Lübnan’da da Hizbullah silah bırakmayı reddediyor. Dolayısıyla İran’a dönük kapsamlı bir saldırı, sadece İran’la sınırlı olmayan ve tüm bölgeye yayılan bir savaşa dönüşebilir. Üstelik bu savaşın bir Şii- Sünni savaşına dönüşme riski de büyük. Suriye’nin hem Irak hem de Lübnan sınırına asker ve mühimmat sevkiyatını artırması da bölgedeki gerilimin oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.
İsrail, Gazze ve Lübnan: İsrail Barışa Direniyor
ABD’nin öncülüğünde hazırlanan 15 maddelik Gazze barış planı Hamas tarafından kabul edildi. Ancak Hamas’ın silah bırakmak için şartı, İsrail’in Gazze’de işgal ettiği bölgelerden çekilmesi. Hamas, silah bırakmayı ve hatta onun ötesinde yönetimi, yeni oluşacak teknokrat bir hükümete devretmeyi de kabul ediyor ancak İsrail’in işgali sürdükçe bunları yapmayacağını belirtiyor. İsrail ise her zamanki gibi kendi kazanımlarını maksimize etme amacıyla hareket ediyor. Hamas’ın kabul ettiği 15 maddelik barış planını İsrail’in de kabul etmesi konusunda ABD’nin baskı uyguladığı haberleri yapılıyor. Netanyahu’nun ilk teklifi reddettiği ve Hamas silah bırakmadan Gazze’den çekilmeyeceklerini söylediği yönünde haberler çıkmış olsa da Netanyahu “bu anlaşmaya bir şans vermeyi düşünüyoruz” açıklamasını yaptı. Ancak şu ana kadar somut bir adım atılmış değil ve İsrail’in ne yapacağı bilinmiyor. Nitekim İsrail’in, tüm barış çabalarına rağmen Gazze’de saldırılarına devam ediyor
Benzer bir durum Lübnan’da da söz konusu. Lübnan hükümeti ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri devam ediyor. Ancak burada da Hizbullah’ın silahsızlandırılması meselesi aşılabilmiş değil. İsrail, Güney Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilmek için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartını koşuyor. Hizbullah silah bırakmama konusunda kararlı bir tavır sergilese de İsrail’in işgal ettiği yerlerden çekilmesi durumunda masaya oturabileceğini söylüyor. Hizbullah, İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceğini dile getiriyor.
Özetlemek gerekirse, tüm aktörler aslında nihai olarak İran’da neler olacağını bekliyor diyebiliriz. İran var olduğu ve direnişini sürdürdüğü müddetçe, Ortadoğu’daki vekil güçlerini tümüyle silahsızlandırmak ve yok etmek mümkün olmayacaktır. Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun nasıl şekilleneceği, Gazze, Lübnan, Suriye ve Irak’ta neler olabileceği, İran savaşının nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak şekillenecek gibi görünüyor.
Suriye’de Entegrasyon Süreci
Suriye’de SDG ve Suriye hükümeti arasında devam eden entegrasyon görüşmelerinin büyük oranda Türkiye’de yürüyen süreçle birlikte ilerlediği söylenebilir. Türkiye’de Çerçeve Yasanın meclise sunulması ve sürecin hızlanmasına benzer bir şekilde Suriye’de de entegrasyon görüşmelerinde sıcak bir dönem yaşandı. Neçirvan Barzani Şam’ı ziyaret ederek Ahmet Şara ile görüştü. Ardından Mazlum Abdi ve İlham Amed de Şam’a giderek, entegrasyonla ilgili görüşmeler yaptılar. Aynı günlerde, Suriye Dış İşleri Bakanı Esad Hasan Şeybani’de Ankara’daydı ve Hakan Fidan ile görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerin ardından, yedi yıl önce sürgün edilen Serekaniye (Resulayn) Kürtlerinin bir kısmı evlerine dönmeye başladı. Ancak evlerine dönen ailelere yapılan saldırılar, bölgede güvenlik konusunda hala çok önemli sorunlar olduğunu gösteriyor. SDG güçlerinin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda önemli bir aşama kaydedilmiş olsa da YPJ’nin entegrasyonu ve Kürtçe anadilde eğitim konusu hala çözülebilmiş değil. Suriye Devletinin hem Irak’taki Haşdi Şabi hem de Lübnan’daki Hizbullah güçleri ile yaşadığı gerilim ve bu bölgelere yaptığı askeri yığınak düşünülürse, Suriye’de yakın bir zamanda istikrarın sağlanabileceğini düşünmek zor.
