Bu yazı 6-19 Mayıs 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

İÇ POLİTİKA

Süreç Çıkmaza Girdi mi?

6–19 Mayıs tarihleri arasında yaşananlar, Türkiye iç politikasının birbirine kilitlenmiş iki ana ekseninde —Kürt sorununun çözüm süreci ile iktidarın muhalefete yönelik topyekûn kuşatması— yoğun gelişmelere sahne oldu.

Kandil’den art arda gelen “süreç askıya alındı, dondu” açıklamaları, müzakere masasına dair kaygıları derinleştirmişti. “Apocu Hareket” cephesinin tutumu netleşmişti: yasal bir statü çerçevesi belirlenmeden ve Abdullah Öcalan ile doğrudan görüşme gerçekleştirilmeden silah bırakmanın mümkün olmadığını deklare ettiler. Sızdırılan görüşme notlarında Öcalan’ın da iktidarın oyalama taktiklerinden rahatsız olduğu, “Tepkimi gösteririm, oyuna gelmem” mesajı verdiği aktarıldı. Devlet, kulislerdeki iddialara göre PKK’dan bir yol haritası istedi; örgüt “önce yasal düzenlemeler” yanıtını verdi.

Tam bu kilitlenme noktasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dengeleri yeniden değiştirecek bir çıkış yaptı. IRA ve ETA örneklerine atıf yapan, 16 sayfalık kapsamlı bir belgeyle Öcalan’a “barış, siyasallaşma ve silahsızlanma koordinatörü” statüsü verilmesini önerdi. AKP sözcüsü Çelik, “Bahçeli’nin her cümlesi çok değerli, yol haritamızı güncelleyeceğiz” diyerek bu hamleyi sahiplendi. Erdoğan ise “Terörsüz Türkiye” başlığıyla kısa bir mesaj verdi; “Geriye dönüş yok” dedi. İstihbarat teşkilatının silah bırakma hızını artırmak için çalıştığını da ekledi.

Ne var ki bu tablonun altında ciddi bir senkronizasyon krizi okunuyor. Bahçeli’nin temsil ettiği devlet aklı şu tezi savunuyor: “Örgütün lideri elimizde; bu fırsatı değerlendirelim, ilerleyen dönemde parçalı bir yapıyla uğraşmak daha büyük bela olur.” AKP çizgisinin ise, sürece seçim itkileri ve iktidarını sürdürme öncelikleriyle yaklaştığı, daha ihtiyatlı bir tutum sergilediği, askeri üstünlüğü öne sürerek süreci zamana yaydığı söylenebilir. Söz konusu gerilimin bir AKP-MHP çatışmasından çok bir takvim ve öncelik sorunu olduğu, ancak bu muğlaklığın sürecin işleyişini zorlaştırdığı oldukça belirgin. Bugüne kadar Bahçeli’nin talep ettiği somut adımların çoğunun hayata geçirilmediği ortada. Fakat artık adım atmadan vakit geçirilecek aşama atlanmış gibi görünüyor.

DEM Parti’nin “Barış İçin Adım Atyürüyüşleri ve Demokratik Kurumlar Platformu öncülüğünde başlatılan eylemler pek çok kentte gerçekleşti. Amed’de düzenlenen Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu, Diyarbakır’daki “barışın hukuki zemini” paneli ve Barış Gazeteciliği atölyeleri sivil hareketliliğin sürdüğünü gösterdi. Bunların sürecin işleyişini ne kadar etkileyeceği kestirmek mümkün değil. Bunların yanı sıra Barış Anneleri MHP dahil meclisteki tüm siyasi partileri ziyaret etti; Adalet Bakanlığı’na Öcalan’la görüşme talebiyle başvurdu, cezaevi önlerinden sesini yükseltti.

Bu ortamda Kürtçe dil hakları da yeniden gündemin üst sıralarına taşındı. DEM Parti, Kürtçe ifadelerin meclis kayıtlarına Kürtçe geçmesi için başvuruda bulundu, başvuru 3 partinin oylarıyla reddedildi. Kürt Dil Bayramı etkinlikleri birçok kentte düzenlendi; müftülüklerin “Kürtçe vaaz” yasağına karşı sert tepkiler yükseldi. Kongra Star, Kürtçenin anayasal statüsünün artık ertelenemeyeceğini açıkladı.

İBB Davaları ve CHP’ye Kuşatma

İktidarın Ekrem İmamoğlu ve CHP’ye yönelik yargı hamleleri hız kesmedi. İBB davasının 33. ile 39. Celseleri görüldü. Dava sürecinde başta Murat Kapki olmak üzere tanık ifadelerinin çelişkili hale gelmesi, bazı “itirafçı” beyanlarının geri çekilmesi ve savcılığın iddialarına ilişkin somut delil tartışmaları, soruşturmanın siyasi niteliğini apaçık ortaya koymuştu. Ancak “Casusluk davası” trajikomedi açısından diğer davalara fark attı. İddianamede ajan olduğunu kabul ettiği öne sürülen Hüseyin Gün ajan olmadığını, devletin yetkilisi olduğunu ve İmamoğlu ile bir fotoğraf çekimi dışında hiç karşılaşmadığını söyledi. Diğer sanıklar da iftiraları kabul etmediler. Üstelik savcıların iddia edilen istihbarat paylaşımını MİT’e dahi sormadığı ortaya çıktı. Buna rağmen İmamoğlu ve üç sanığın tutukluluğunun sürdürülmesine karar verildi; bir sonraki duruşma 6 Temmuz’a ertelendi.

İmamoğlu’nun diploma iptal davasında ise kendi açtığı “hukuksuzluk” davası reddedildi ve diğer davadaki karar istinafa taşındı. Bu istinaf davasıyla birlikte aynı gün İmamoğlu’nun üç farklı duruşmasının yapılacak olması, savunma hakkının açık bir ihlali olarak nitelendirildi. Aziz İhsan Aktaş davasında dört kişi tahliye edilirken belediye başkanlarının tutukluluğunun devam etmesi, tablo hakkında yeterli bir özet sundu.

Operasyonlar İBB’nin çok ötesine taştı. Gaziosmanpaşa ve Tepebaşı belediye başkanları yargılanırken, Merkezefendi, Üsküdar ve Beşiktaş belediyelerine yönelik operasyonlarda onlarca kişi gözaltına alındı. İBB soruşturmasını yürüten Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü görevden alındı.

Etkin İftiracılık, Ahlak Terörü ve Afyon Rezaleti

İktidarın CHP’yi çökertme stratejisinin bir ayağı da “etkin pişmanlık” mekanizmasını araçsallaştırmaktı. Uşak Büyükşehir Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın etkin pişmanlık kapsamında ifade verdiği Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından açıklandı. Yalım’ın ifadesinin bir bölümü kısa sürede sızdı: “200 bin lira ve 1 milyon lira nakit verdim” deniliyordu. Özgür Özel bu iddialara doğrudan yanıt verdi; Yalım ile yapılan yazışmaların dosyaya kazandırılması için mahkemeye başvuruldu.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve oğlu Gökhan Böcek’e yönelik aile malvarlıklarına el konulmasının ve aile hayatına dair savcılığın elinde olduğu düşünülen cinsel içerikli görüntülerin sızdırılmasının ardından Böcek’in etkin pişmanlık başvurusu yaptığı duyuruldu. Üstelik bu, 39 gün önce “Asla” dediği bir adımdı. Özel, Böcek’in “sinir krizi geçirip ‘Tamam yeter, imzalayacağım’ dediğini” aktardı.

Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın istifa edip AKP’ye geçmesi, siyasi çevrelerde “yüzsüzlüğün dip noktası” olarak tanımlandı. Köksal, sessizliğini kısa bir açıklamayla bozdu. Bu gelişmelere karşı kamuoyunda yükselen sert eleştirilere, “böyle isimler nasıl CHP’de yer buldular?” sorusu eşlik etti.

Bunların yanı sıra Kemal Kılıçdaroğlu’nun “CHP’yi çürütenler partiyi terk etsin” içerikli videosunun 22 CHP’li milletvekili tarafından organize biçimde paylaşılması, mutlak butlan hamlesinin ayak sesleri olarak okundu. Kılıçdaroğlu ekibinin bu hamleyle esas olarak AKP’ye “Özgür Özel‘i devirin, partiyi biz almaya hazırız” mesajı verdiği yorumu yapıldı. Özgür Özel ise Balıkesir mitinginde “Başka adaylarımız da var” diyerek İmamoğlu’ndan vazgeçilme ihtimalini ima etti; bu, kuşatmanın boyutunu açıklıyordu.

Mutlak Butlan ve Baskın Seçim Hesapları

İktidarın elinde tuttuğu en keskin kart “mutlak butlan” davası. CHP kurultayının iptali için açılan dava 1 Temmuz’a ertelendi; itirafçı Adem Soytekin tanık sıfatıyla dinlenecek. Özgür Özel, Bahçeli’nin mutlak butlan davasına yönelik açıklamasını “kıymetli” bulduğunu söyledi; bu kartın şimdilik masada tutulduğu anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mevcut anayasa çerçevesinde yeniden aday olabilmesi için meclisin 360 oyla erken seçim kararı alması gerekiyor. Bu sayının AKP tarafından nasıl bulunacağına ve bu aşırı kötü ekonomik koşullarda seçime nasıl cesaret edileceğine dair sorular mevcut. Ancak AKP’nin birtakım planları olduğuna ve beklenmeyen gelişmeler yaşanabileceğine dair işaretler de oldukça fazla. İktidarın bu süreçte CHP’yi içeriden parçalamak, “mutlak butlan” kartını zamanında kullanmak ve gerekirse milliyetçi bir dış politika gerilimi yaratarak seçmen tabanını konsolide etmek üzere çok katmanlı bir strateji izlediği gözlemleniyor.

İktidarın “çözüm sürecinde” muhtemelen atacağı küçük adımlarla konuyu zamana yayması, başka ve çoğunlukla uluslararası gelişmelere bağlı olduğu kadar, bir baskın seçime kadar DEM Parti’yi paralize tutmak ve CHP’ye açıktan destek verememesini sağlamak amaçlarını da taşıyor demek oldukça mümkün.

Diğer Gündemler

Üniversiteler ve gençlik hareketleri de Mayıs ayının önemli gündemlerinden biri oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Bahar Şenliği sırasında yaşanan gerilimler sonrası öğrencilerin gözaltına alınması ve altı öğrencinin tutuklanması, akademik özgürlük ve kampüs özerkliği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Öğrenciler ve mezunlar “Şenlik ODTÜ’nün” sloganıyla tepki gösterirken, Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Sanat Bayramı” etkinliği ise alternatif bir demokratik kampüs atmosferi yaratma çabası olarak değerlendirildi.

Aynı dönemde uyuşturucu ve bahis operasyonları da iktidarın “temiz toplum” söylemi çerçevesinde yoğun biçimde öne çıkarıldı. Çok sayıda ilde düzenlenen operasyonlar ve yüzlerce gözaltı kamuoyuna servis edilirken, operasyonların medya ve sosyal medya ayağında Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimlere uzanan tartışmalar dikkat çekti. Bu operasyonların bir taraftan “temiz toplum” iddiası, bir taraftan ise gündemi değiştirmek için yapıldığını söylemek çok zor değil.  Sonuçta kamuoyu gelmekte olan “butlan operasyonunu” bir kenara bırakıp, son bir hafta ROK tartıştı.

Medya alanında ise Halk TV etrafındaki kriz öne çıktı. Kanal içindeki istifalar, çalışma koşullarına yönelik eleştiriler ve patronaj tartışmaları, muhalif medya yapılarının kendi iç sorunlarını da görünür hale getirdi. DİSK/Basın-İş’in açıklamaları ve kanal çalışanlarının eleştirileri, muhalif medyada emek rejimi tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Dargeçit JİTEM Davası zamanaşımı gerekçesiyle düşürüldü; bu karara karşı derhal suç duyurusunda bulunuldu. Aynı günlerde Adalet Bakanı Akın Gürlek, 638 faili meçhul dosyasının incelendiğini açıkladı; aynı zamanda Rojin Kabaiş’in ailesiyle görüşerek “dosyasının üzerine sonuna kadar gideceğiz” dedi. Geçmiş ile hesaplaşma temasında hiçbir ciddi adım atılmazken, sanki Akın Gürlek’in tapu iddiaları ile kirlenen sicili temize çekilmeye çalışılıyor.

Geçtiğimiz dönemde yaşanan Doruk Madencilik işçilerinin coşkulu direnişinin ardından sevindirici nadir bir gelişme olarak BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen 58 gün tutuklu kaldıktan sonra hâkim karşısına çıktı; savcının ceza istediği duruşmada mahkeme beraat kararı verdi. Bu beraat kararında Türkiye’deki dağınık ve zayıf sendikal yapıya rağmen, çeşitli bağımsız sendikaların ve işçi gruplarının Mehmet Türkmen’e destek eylemlerinin ve açıklamalarının etkisi oldu. Bu da konunun diğer bir sevindirici boyutu.

EKONOMİ

Makroekonomik Veriler, Enflasyon ve Durgunluk (Stagflasyon):

İran savaşı ve Hürmüz Boğazı krizinin küresel enerji fiyatlarına yansımasıyla petrolün varili 100-110 dolar bandına yerleşti. Bunun dünya genelinde ve özellikle enflasyon sarmalından çıkamayan Türkiye ekonomisinde ciddi bir baskı oluşturduğu görülüyor. Hükümetin yılbaşındaki enflasyon hedefleri ilk dört ayda tamamen çöktü. Merkez Bankası %16 olan yılsonu enflasyon hedefini (veya tahminini) %24 seviyelerine yukarı yönlü revize etti. Ancak bu revize edilmiş hedeflerin de yıl sonuna kadar tutturulamayacağını öngörebiliriz. Zira Nisan sonu itibarıyla ilk 4 ayın enflasyonu %14,64 seviyesinde.

İktidarın aslında enflasyonu kalıcı bir şekilde düşürmek gibi bir niyetinin olup olmadığı tartışmalı hale geldi. Enflasyon alt ve orta sınıflardan sermaye sınıfına yönelik bir “servet transferi aracı” olarak da kullanılıyor olabilir. İşçi, memur ve emekli maaş zamlarının bu sahte/düşük “hedef enflasyon” oranlarına göre yapılıp sonradan bu oranın revize edilmesi politikasının bilinçli ve sistematik bir yoksullaştırma aracı olduğu iddia edilebilir.

Makroekonomik düzeyde sanayide ve özellikle tekstil sektöründe daralmaların, iflasların ve işsizliğin artmaya başladığı, istihdamın ve ücretli çalışan sayısının azaldığı görüldü. İnşaat üretim endeksinin son üç yılın en sert düşüşü yaşaması da önemli bir gösterge oldu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de bizzat “Bu yıl büyüme yavaş olacak” diyerek durgunluğu teyit etti.

2027 Hazırlıkları: Teşvikler ve Varlık Barışı:

Yurt dışındaki kaynağı belirsiz “kara para” veya “kayıt dışı fonların” Türkiye’ye getirilmesi şartıyla her türlü incelemeden ve vergiden muaf tutulmasını sağlayacak yeni bir “Varlık Barışı” (sermaye affı) yasasının hazırlık aşamasında olduğu görülüyor. Buna ek olarak, 2016 kalkışma sonrası Körfez ülkelerini (Dubai vb.) tercih etmeye başlayan küresel teknoloji şirketlerini ve veri merkezlerini (data center) Türkiye’ye çekmek amacıyla, ‘”İstanbul Finans Merkezi” gibi belirli lokasyonlarda faaliyet gösteren uluslararası şirketlere “Sıfır Kurumlar Vergisi”’ gibi kapitülasyon benzeri vergi muafiyetlerinin ve teşviklerin sağlanacağı kanun tasarıları gündeme geliyor.

Bu gelişmeleri iktidarın erken ya da zamanında yapılacak bir seçim (2027 sonu – 2028 başı) için ekonomik altyapı hazırlıkları girişimi olarak değerlendirebiliriz.

DIŞ POLİTİKA

ABD-Çin Görüşmeleri ve Hegemonya Mücadelesi

ABD ile Çin arasındaki rekabet, artık yalnızca ekonomik değil, küresel düzenin geleceğini belirleyecek bir hegemonya mücadelesi olma yönünde ilerliyor. Trump ile Şi Cinping’in Pekin’de gerçekleştirdiği görüşme bu çerçevede kritik önem taşıyor. Görüşmeye ilişkin haberlerde ilişkilerde kontrollü bir denge arayışının öne çıktığı görüldü. Çin’in müzakerelerde çok daha soğukkanlı ve “çatışmayı erteleyici” bir tutum takındığı; ABD’ye “Biz büyüklere bu çatışma yakışmaz, dünyayı iş birliği halinde yönetelim” mesajı verdiği söylenebilir.

Görüşmede başta İran olmak üzere siyasi konuların ne şekilde gündeme geldiği ve neler konuşulduğu konusunda net açıklama olmaması dikkat çekti. Trump’ın görüşmeden sonra, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in, İran’la anlaşma ve Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda yardımcı olmaya hazır olduğunu söylediğini belirtmesi dışında bir bilgi paylaşılmadı. Zirvede tarafların bu konularda uzlaşamadığı için açıklama yapılmadığı düşünülebilir. Ancak başta ekonomi olmak üzere bazı alanlarda iş birliği zemini oluştuğu görülüyor. Bu çerçevede özellikle ekonomik ilişkileri geliştirmek amacıyla ABD-Çin Ticaret ve Yatırım Kurullarının oluşturulmasına karar verilmesi, Boeing uçak alımı, nadir toprak elementleri ve yapay zekâ alanında diyalog başlatılması öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

Bununla birlikte Tayvan meselesi iki ülke arasındaki en büyük gerilim başlığı olmaya devam ediyor. Çin lideri Şi Cinping’ Trump’a “Tayvan konusunda çatışma çıkabilir” uyarısı yaparken, Trump’ın “9500 mil ötede savaş mı yapacağız?” yaklaşımı ABD’nin Tayvan konusunda ne kadar ısrar edeceğine dair soru işaretleri yarattı.

Bu gelişmeler, uluslararası ilişkilerde sıkça tartışılan “Thukididis Tuzağı” kavramını ve Gramsci’nin “eskinin öldüğü, yenininse henüz doğmadığı bir zaman” tanımlamasını yeniden gündeme getirdi. Graham Allison tarafından popülerleştirilen “Thukididis Tuzağı” teorisine göre: yükselen bir güç mevcut hegemonu tehdit etmeye başladığında savaş riski artıyor. Çin’in bugün doğrudan çatışmadan kaçınması ise henüz tam askeri hegemon seviyesine ulaşmamış olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Pekin, teknoloji ve ekonomik yatırımlar üzerinden yükselmeyi tercih ederken; ABD daha çok askeri üstünlük üzerinden küresel liderliğini sürdürmeye çalışıyor.

İran-ABD-İsrail Çatışması ve Bölgesel Gerilim

İran ile ABD/İsrail ekseninde çözüme yönelik müzakere süreçleri devam ederken yer yer sıcak çatışmaların da devam ettiği görüldü. Hürmüz Boğazı’nda ufak çaplı karşılıklı saldırıların yaşanması ve iddiaya göre 3 ABD destroyerinin vurulması gibi gelişmeler gözlendi. Öte yandan devam eden müzakerelerde Tahran yönetimi, ABD’nin taleplerine karşılık “14 maddelik revize edilmiş kapsamlı bir plan” sundu. Trump, İran’ın ateşkes taslağına verdiği yanıtı reddetti. (Bu taslakların detaylı içeriğinin kamuoyuna yansıtılmadığı dikkat çekici). Aynı günlerde Trump’ın tehditleri devam ederken İran yönetiminden de misilleme açıklamaları geldi. Ancak beklenen büyük ve kapsamlı ABD-İsrail bombardımanının Trump’ın “Saldırıyı durdurdum” minvalindeki açıklamalarıyla şimdilik askıya alındığı görülüyor. Pakistan üzerinden yürütülen ve resmi açıklamalarda pek de yer almayan dolaylı görüşmelerde, ABD’nin İran’dan nükleer çalışmalarını 20 yıl süreyle durdurmasını/kontrol altına aldırmasını ve Hürmüz Boğazı’nı tamamen ulaşıma açmasını talep ettiği, İran’ın ise “Ancak kendi koşullarımda açarım” diyerek geri adım atmadığı iddia ediliyor. İran’ın yaptırımların ve İran aleyhine alınan BMGK kararlarının kaldırılması ve ABD güçlerinin tamamen çekilmesi yönündeki ısrarı ise zaten biliniyor.

Diğer yandan savaşın bölge ülkelerine etkisi ve kamplaşma da derinleşiyor. Bölgedeki aktörlerden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) açıkça ABD ve İsrail safında konumlandığı; Tahran’da meydana gelen iki büyük patlamanın BAE tarafından gerçekleştirildiğinin iddia edildiği ve İran’ın BAE’yi artık komşu değil “açık düşman” ilan ettiği biliniyor. BAE’nin OPEC’ten ayrılması ve Netanyahu’nun ülkeyi ziyaret etmesi de bu yeni kamplaşmanın göstergesiydi. Bir Fransız uçak gemisinin ve bir İngiliz destroyerinin Körfez’e intikal ettiği bir ortamda İran’ın geri adım atmaması durumunda bölgede yeni ve çok daha şiddetli ve kapsamlı bir saldırı dalgasının yaşanma olasılığının oldukça yüksek olduğunu da belirtmemiz gerekir.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kullanılamaz hale getirmesi başta Katar olmak üzere çevre ülkelerin ekonomilerine ciddi zarar veriyor. Enerji piyasalarındaki belirsizlik ve artan fiyatlar ise tüm dünyada enflasyon baskısı yaratıyor. Yeni açıklanan bir CIA raporunda, İran’ın dayanma gücünün ABD’nin varsaydığından daha uzun sürebileceği belirtildi.

Suriye, Rojava ve Irak’taki Dinamikler:

Suriye’de SDG ile HTŞ ve merkezi hükümet arasındaki müzakerelerde sürecin çok yavaş işlediği görülüyor. Önceki dönemde Haseke’de adliye tabelalarından Kürtçenin kaldırılması ile başlayan “iki dilli tabela” sorunu bu dönem şimdilik anlaşmayla sonuçlandı. Mazlum Abdi ANHA’ya yaptığı değerlendirmede, yaklaşık iki hafta önce başlayan anlaşmazlığın entegrasyon sürecini geçici olarak aksattığını söyledi. Abdi, sorunun “Özerk Yönetim bünyesindeki hakimlerin hükümet sistemine entegrasyonu için net bir mekanizma bulunmaması ve bölgenin özellikleri ile hakların korunmasına ilişkin endişelerden” kaynaklandığını ifade etti. Bölgedeki yargı yönetiminin tepkisinin meşru olduğunu belirten Abdi, sürecin ortak bir uzlaşma olmadan ilerlemesinin entegrasyonu da duraksattığını dile getirdi. Mazlum Abdi, iki dilli Arapça ve Kürtçe tabelaların kullanılmasında anlaşma sağlandığını açıkladı. Abdi, iki tarafın adliye ve yargı merkezlerinin açılmasının hızlandırılması konusunda da anlaştığını ifade etti.

Selabiyat (Akçakale karşısı) sınır kapısının açılması ekonomik akış ve Türkiye-Rojava ilişkileri açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri de yerlerinden edilen 600 Afrinli ailenin daha evlerine geri dönmesi oldu.

Devam eden sorunlardan biri de parlamentonun nasıl şekilleneceği. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), kurulacak parlamentoda Kürtlere ayrılması planlanan dört sandalyelik düşük kontenjanı reddediyor. Rojava’da etkinlik gösteren 24 Kürt partisi ve siyasal kuruluş, Şam’daki Ahmet Eş-Şara başkanlığındaki Geçiş Hükümeti’nin 210 vekilden oluşacak Suriye Parlamentosu’nda Kürtlere yalnızca 4 sandalye ayırmasına karşı bir araya geldi ve ortak açıklama yaptı.

En önemli sorun ise YPJ’li (kadın) savaşçıların nasıl entegre olacağı konusu. YPJ’li (kadın) savaşçıların yerel polis gücüne dönüştürülmesi önerisi YPJ tarafından reddedildi. Kadınların doğrudan merkezi orduya entegre bir tugay olmak istediği ve bu noktada uzlaşmazlığın sürdüğü belirtiliyor.

Bölgedeki aktörlerin (özellikle ABD ve HTŞ’nin) statükoyu bozmamaya özen gösterdiği; Kürtlerin entegrasyonu başarılamazsa Batı’nın Suriye’de bir “başarı hikayesi” yazamayacağının anlaşıldığı söylenebilir. İran’daki olası çatışmalar karşısında Kürt örgütlerin temkinli davranmasının sebeplerinden biri de Kürtlerin Rojava’daki katliam provasını görmüş olmaları olduğunu söyleyebiliriz. Bu konjonktürde Mazlum Abdi’nin olası Türkiye ziyareti ve “Öcalan ile görüşme olabilir” açıklaması dikkat çekici. Zira Kürdistan sorunu tüm coğrafya parçalarında kritik bir noktaya gelmiş durumda.

Irak sahasında ise şu anda en önemli gündem yeni hükümetin kurulma süreci. Oldukça parçalı bir yapı arz eden bakanlar kurulu adaylığından pazarlıklar sonucu iki Şii adayın çekilmesi sonrası Irak Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda Başbakan Ali ez-Zeydi ile 14 kabine üyesi güvenoyu aldı. Ancak 23 bakanlı kabinede 9 bakanlık koltuğu boş kaldı, bu bakanlıklar için “ileri tarihte” yeni oturum düzenlenecek. Federe Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Zeydi’yi tebrik mesajı, gelinen aşamada ABD etkisinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Öte yandan İran destekli Haşdi Şabi milislerinin silahsızlandırılması sorunu devam ediyor.

Lübnan, Gazze ve Küresel Yansımalar:

İsrail, ateşkese rağmen Lübnan’a (Beyrut’un içlerine kadar) saldırılarını sürdürüyor. İsrail’in Lübnan saldırılarında can kaybı 3 bin 42’ye yükseldi. İsrail’in temel amacının Lübnan’ın tamamını işgal etmekten ziyade, Lübnan ordusunu kışkırtarak Hizbullah ile çatıştırmak ve ülkede bir iç savaş çıkartmak olduğu görülüyor.

Gazze’de ise Hamas üzerindeki silah bırakma baskısının aynı şiddetle devam ettiği görülüyor. Batı Şeria’da radikal İsrailli yerleşimcilerin Filistinli köylere silahlı saldırılar düzenlediği; Avrupa Birliği’nin bu yerleşimcilerin ürettiği ürünlerin alımını yasaklayan bir yaptırım kararı çıkardığı, ancak bu kararın son derece göstermelik, minör ve yetersiz bulunarak eleştirildiği belirtiliyor.

Bu dönemde küresel Sumud filosu da gündem oluşturdu. 10 Mayıs’ta İsrail saldırısından zarar gören filo bakım ve ikmal amacıyla Marmaris’e gelmişti. 14 Mayıs’ta filo tekrar yola çıktı. 18 Mayıs’ta Gazze’ye yaklaşık 250 deniz mili mesafedeyken İsrail donanmasına ait olduğu belirtilen savaş gemileri filonun çevresinde görüldü. Kriz Masası açıklamasına göre filodaki bazı tekneler taciz edildi. Aktivistleri taşıyan teknelerden biriyle iletişim tamamen kesildi. 19 Mayıs’ta İsrail güçleri uluslararası sularda filonun tamamına müdahale etti. Teknelere el kondu ve uluslararası aktivistler gözaltına alındı.

Avrupa’daki Eurovision Şarkı Yarışması’nda İsrail’e yönelik yoğun protestoların yaşanması, İsrail’in teşvik/rüşvet iddiaları ve devlet bloklaşmaları (Azerbaycan vb. oylarıyla) sonucunda yarışmayı ikinci tamamlaması dikkat çekti. Aynı kapsamda, Almanya’da Filistin bayrağı renklerini çağrıştırdığı gerekçesiyle “karpuz dilimi” simgesinin kullanımının yasaklanması, Batı’nın protestolara tahammülsüzlüğünün skandal bir örneği olarak kayda geçirilmiştir.

Dünya’dan diğer önemli gündemler

Küba–ABD Gerilimi Yeniden Tırmanıyor

Son günlerde ABD ile Küba arasındaki gerilim yeniden yükselmiş durumda. Trump yönetimi Küba’ya yönelik askeri seçenekleri değerlendiriyor. Buna karşılık Küba yönetimi, ABD’nin ülkeye yönelik olası bir müdahaleyi meşrulaştırmak amacıyla çeşitli iddialar ortaya attığını savunuyor. Özellikle ABD’nin dile getirdiği “300 dron” iddiası Havana tarafından sert biçimde reddediliyor. Kübalı yetkililer, olası bir ABD saldırısının bölgede ciddi bir insani felakete yol açacağını ve “kan banyosu” yaşanabileceğini belirtiyor. Bu açıklamalar, iki ülke arasındaki tarihsel gerilimin yeniden güvenlik eksenli bir boyut kazandığını gösteriyor. Birleşmiş Milletler uzmanları, ABD’nin Küba’ya uyguladığı yaptırımların enerji krizini derinleştirdiğini ve bunun ağır bir insan hakları ihlali niteliği taşıdığını ifade ediyor. Küba üzerindeki baskıların önümüzdeki dönemde de uluslararası alanda tartışma konusu olmaya devam edeceği görülüyor.

Bolivya’da Ekonomik Kriz ve Siyasi İstikrarsızlık

Bolivya’da ekonomik kriz nedeniyle başlayan protestolar giderek büyüyor. Eylemler sırasında üç kişi hayatını kaybetti. Protestolar yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmamakta, siyasi boyut da kazanmakta. Gösterilerde “Rodrigo Paz istifa” sloganlarının öne çıkması, ekonomik hoşnutsuzluğun siyasal sisteme yönelik bir tepkiye dönüştüğünü gösteriyor. Ülkede hükümet ile muhalefet arasındaki gerilim önümüzdeki dönemde daha da artabilir.

Ukrayna – Rusya savaşı

Bu dönemde savaşta öne çıkan gelişmeler şöyle:

Rusya ve Ukrayna, 9–11 Mayıs arasında geçici bir ateşkes ve esir takası konusunda anlaştı. Ancak her iki taraf da ateşkes ihlallerinin yaşandığını açıkladı. Rusya, “Zafer Günü” öncesinde ve sonrasında Ukrayna şehirlerine füze ve İHA saldırılarını sürdürdü; Ukrayna ise Rus enerji altyapısına yönelik uzun menzilli drone saldırılarını yoğunlaştırdı. Baltık bölgesinde Ukrayna’ya ait olduğu düşünülen bazı dronların NATO hava sahasına girmesi güvenlik alarmına yol açtı. Bu dönem cephede büyük bir stratejik kırılma yaşanmasa da Rusya sınırlı saldırılarını yoğun bir şekilde sürdürürken Ukrayna’nın iç bölgelere saldırılara ve enerji savaşına ağırlık verdiği görüldü.