Bu değerlendirme yazısı 8-21 Nisan tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Kahramanmaraş Okul Katliamı
14 Nisan günü Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde Hasan Çelebi Mahallesi’nde bulunan Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne av tüfeğiyle silahlı saldırı düzenlendi. 2007 doğumlu olduğu açıklanan saldırganın rastgele ateş açtığı olayda çoğunluğu öğrenci 16 kişi yaralandı. Okulun içerisinde saklanan zanlı yakalanmak üzereyken yaşamına son verdi. Saldırının gerçekleştiği lisede eğitim-öğretime 4 gün ara verildi.
Hemen ertesi günü, Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nda bir saldırı gerçekleşti. Okulun 14 yaşındaki bir erkek öğrencisi yanında getirdiği 5 tane 9 mm’lik tabanca ve 7 tane şarjör ile sekizi öğrenci, biri öğretmen olmak üzere 9 kişiyi öldürdü ve 13 kişiyi yaraladı. Saldırıyı yapan öğrencinin bir velinin bıçaklı müdahalesi sonucu kan kaybından öldüğü bildirildi.
Üst üste yaşanan ve ikincisi Türkiye’de yaşanmış en büyük okul saldırısı niteliğindeki bu olayların ardından okul güvenliği, genç kuşaklarda şiddet eğilimi ve genel şiddet kültürü gibi meseleler kamuoyunda tartışmaya açıldı.
İçişleri Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda yedi basamaklı güvenlik tedbiri/koruma planı açıklandığı bildirildi. Yazılı basına yansıyan haberlere göre: Okullardaki risk ve tehdit analizleri yenilenecek, eğitimci, karakol amiri, sosyal hizmet uzmanından oluşan güvenlik kurulu oluşturulacak. İçişleri Bakanlığı tarafından fiziki güvenlik önlemleri artırılacak, okul giriş-çıkışları ile çevresinde güvenlik ve denetimler sıkılaştırılacak, okul ile en yakın karakol arasında erken uyarı sistemi kurulacak. Toplum sağlığı merkezleri devrede olacak, psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlığı bulunan öğrenciler toplum sağlığı merkezleri aracılığıyla düzenli olarak takip edilecek. Risk altındaki çocuklara siber takip yapılacak. Emniyet’e bağlı sanal devriye ekipleri sosyal medyada ve oyun gruplarındaki çocukları yakın takibe alacak. Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı arasında veri paylaşımı sağlanacak. Acil durumlar için eğitim ve farkındalık çalışması yapılacak, okullarda konferans ve seminerler düzenlenecek. Devlet merkezli önlemlerin tümünün ihtilafı, güvensizliği ve şiddeti daha da besleyecek dar güvenlikçi bir anlayışla ele alındığı görülüyor.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Eğitim-Sen 15-18 Nisan günleri arasında yürüttüğü “yaşam nöbeti”yle bir dizi oturma eylemi ve basın açıklaması yaptı. Nöbetin son gününde Milli Eğitim Bakanlığı önünden 23 maddelik bir deklarasyon açıklayan Eğitim-Sen, hak temelli, kamusal, eleştirel düşünce ve yaratıcı gelişimi esas alan, eğitim emekçilerinin de haklarını gözeten bir eğitim sisteminin önemine vurgu yaptı. Eğitim-Sen yayınladığı deklarasyonda, bu temel ilkelerin yanı sıra, okulun genel olarak öğrenciler ve eğitmenler açısından bir güven ortamı olarak inşasının önemini, bunun salt güvenlikçi önlemlerle sağlanmasının mümkün olmadığını da belirtti. MEB’in iktidara bağımlı vakıf ve derneklerle yaptığı protokollerin, rekabetçi sınav sisteminin ve MESEM (Meslek Eğitim Sistemi) uygulamalarının bu ilkelere aykırı olduğunu, lavedilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’yi BM Güvenli Okullar Bildirgesi’ni imzalamaya ve uygulamaya davet etti.
Kahramanmaraş katliamı hakkında görüş ifade eden bazı uzmanlar ise sorunun daha karmaşık toplumsal-psikolojik boyutlarına eğildiler. Sosyal yalıtılmışlık, yalnızlık hissi, haksızlığa uğramış olma duygusu, bununla beraber şiddeti yücelten çevrim içi forumlara kolay erişim, dünyada benzer katliamları düzenleyen faillerin ortak özellikleri arasında değerlendiriliyor. Küresel istatistiklere göre 10 saldırgandan 9’unun erkek oluşu, incel (istemsiz bekâr) kültürüyle ilgili tartışmaları da gündeme getiriyor. Bilindiği üzere incel, heteroseksüel erkeklerin yaşadıkları cinsel ve romantik başarısızlıklar nedeniyle kadınlara, topluma ve bazen kendilerine karşı derin nefret, öfke ve şiddet eğilimi besledikleri, internet tabanlı misojinist (kadın düşmanı) bir ideoloji olarak tanınıyor.
Bu iki saldırının hatırlattığı diğer bir gerçek de -Kahramanmaraş saldırganı profili farklı olsa da- Türkiye’de okullarda şiddetin çok yaygın olması ve bunun ülkenin içine sürüklendiği genel cezasızlık, suç ve mafya tarzı örgütlenme kültürüyle ilişkisi. (Kahramanmaraş katliamı faili alt sınıflardan bir aileye mensup değil; babası rütbeli polis, annesi ise lise öğretmeni). Adeta bir devlet politikası, genç kuşakları üretken siyasi, kültürel ve sanatsal çalışmalardan uzak tutmak ve devlete karşı pasifize etmek üzere, bu kesimleri içine alan suç ve şiddet kültürünü teşvik ediyor. Gençlerin toplumsal ve bireysel gelecek hayallerinden, bu yönde güvenceden yoksun oluşları da suç örgütleriyle ilişkilenmelerini kolaylaştırıyor.
Gülistan Doku Soruşturması
5 Ocak 2020’den beri kayıp olan, dosyası “intihar” vakası olduğu gerekçesiyle atıl bırakılan Gülistan Doku’ya gerçekte ne olduğuna dair soruşturma 14 Nisan 2026 günü Tunceli Savcılığı tarafından cinayet şüphesi ve dosyada usulsüzlükler olduğu iddiasıyla yeniden başlatıldı. Gülistan Doku, kaybolduğu dönemde Tunceli Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2. Sınıfında okuyan, 1999 doğumlu, Diyarbakırlı bir Kürt ailenin kızıdır.
Dosyanın Nisan 2026’da basına yansıtıldığı biçimiyle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in talimatıyla birlikte başlatılması, Doku soruşturmasının peşi sıra, Rojin Kabaiş ve Raiba Baz Vatan gibi şüpheli çocuk ve kadın ölümlerinin araştırıldığı dosyaların yeniden canlandırılacağına dair yayımlanan mesajlar, ülkedeki siyasi gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde “neden şimdi?” sorusunu da gündeme getirdi. Zira soruşturmayı yürüten mevcut Tunceli savcısı dahi iki yıldır bu görevde bulunuyor.
Akın Gürlek’in bakan olmadan önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak İmamoğlu ve İBB davalarında iktidarın beklentileri doğrultusunda yönettiği soruşturma ve yargılama süreçleri (önceki kariyerinde Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreya Önder, Barış İçin Akademisyenler, Çağdaş Hukukçular Derneği, Enis Berberoğlu, Canan Kaftancıoğlu, Can Dündar vb. davalarda üstlendiği rol); bununla beraber, CHP genel başkanı Özgür Özel tarafından ortaya konan kaynağı belirsiz tapulu mülklerle birlikte anılması ve İBB davasındaki suçlamaların çürütülmesi kamuoyundaki itibarını neredeyse sıfırlamıştı. Dolayısıyla, kayıp ve ölümü şüpheli kadınların faillerini araştıran soruşturmaların onun adıyla birlikte anılması, iktidar bakımından kullanışlı bir iletişim stratejisi olarak görülebilir. Zira bu konu hakkında geçtiğimiz hafta içinde tartışma ve spekülasyonlar üretildi.
Konunun siyasi boyutuyla ilgili diğer bir mesele de Gülistan Doku’nun kaybolduğu dönemin Tunceli Valisi Tuncel Sonel’in dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun en yakın bürokratlarından biri olması. Soruşturma kapsamında sadece vali değil, o dönem Tunceli’de görev yapan bazı emniyet ve istihbarat müdürleri hakkında da dosya kapatma ve usulsüzlük iddialarıyla inceleme başlatılmış olması, arka planda siyasi bir hesaplaşma olduğu ihtimalini kuvvetlendiriyor. Konu hakkında CHP ve DEM Parti’nin açıklamaları da bu şüpheyi yansıtıyor.
Yukarıdaki siyasi arka plan, ülke genelinde -tüm şüpheli kadın ölümlerini aydınlatacak şekilde- bir adalet arayışının gündemde olamayacağını ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Doku vakasında bugün kamuoyuna yansıyan ayrıntılar ve Doku ailesinin ısrarlı adalet arayışı, devlet koruması altında işlenen kadın cinayetlerine dair önemli ipuçları ortaya koyuyor. 14 Nisan’da 7 ilde düzenlenen operasyonlarda 13 kişi gözaltına alındı. Dosyada adı geçen isimlerden önce Doku’nun sevgilisi Zeynal Abarakov ve dönemin Tunceli Valisi’nin oğlu Mustafa Türkay Sonel gözaltına alınıp tutuklandılar. Dönemin valisi Tuncay Sonel önce İçişleri Bakanlığı’ndan açığa alındı, sonra gözaltına alınıp tutuklandı. Ayrıca, Sonel döneminin polis memuru Gökhan Ertok (Doku’nun SIM kart verilerini silmekle suçlanıyor), Tunceli Devlet Hastanesi eski başhekimi Çağdaş Özdemir (Doku’nun hastane kayıtlarını silmekle suçlanıyor) tutuklandılar. Soruşturmada gizli tanık ifadeleri de yer alıyor. Basına servis edilen bilgilerin toplamı, Doku’nun istismar edildiğine (fuhuşa sürüklenmiş veya tecavüze uğramış olabileceğine), ardından Mustafa Türkay Sonel tarafından başından vurularak öldürüldüğüne ve cesedin yok edildiğine işaret ediyor.
Yüksek devlet görevlilerinin iştirakiyle gerçekleştiği görülen bu hunhar ve gaddar cinayet, diğer “şüpheli” kadın ölümleriyle birlikte nasıl açıklanabilir? Rabia Naz Vatan, Nadira Kadirova, Şule Çet, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızma, Yeldana Kaharman ve diğerleri… Bu şüpheli ölümlerin hemen hepsinin üzerinde, iktidar gücünü arkasına alan erkeklerin, siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin gölgesi var. Şüpheli ölenlerin, kaybolanların pek çoğu Kürt kadınları… İnsan hakları aktivisti avukat Eren Keskin meseleyi 90’ların kirli savaşına götürerek, kadın bedeninin nasıl bir savaş ganimeti olarak değerlendirildiğini, tecavüze uğrayan ve öldürülen, isimleri kamuoyu tarafından bilinmeyen çok sayıda kadının varlığını hatırlatıyor. 90’larda kadın bedenini bir ganimet olarak sunan militarizm, 2000’lerde, hukukun lağvedildiği, cezasızlığın ve suçun teşvik edildiği erkek egemen bir devlet ve toplum düzeninde kadınların canını almaya devam ediyor.
Adeta adı konulmamış bir devlet politikası altında gerçekleşen bu ölümler sonrasında, yine devletten adalet beklemek ne kadar meşru ve haklı bir mücadele olsa da bugün çocukların ve kadınların benzer suçların maktülü olmamaları için toplumsal dayanışma ağları örmek ve aşağıdan yukarı bir siyasi mücadele yürütmek çok daha önemli bir yerde duruyor.
CHP’ye Yönelik Operasyonlar ve İBB davası
İktidar, 2027 veya 2028’de yapılması muhtemel bir seçime CHP’yi zayıflatarak veya CHP’siz girmek üzere yürüttüğü yargı operasyonlarını hızlandırdı. “İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” iddiasıyla yürütülen 92’si tutuklu 414 sanığın yargılandığı davanın 27. duruşması Silivri’de görüldü. Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ve diğer 19 kişi daha “irtikap” ve “ihalede usülsüzlük” suçlamalarıyla tutuklandılar. Uşak Eşme, Adana Yüreğir, Bursa Büyükşehir, Ankara Büyükşehir belediyelerine de benzer gerekçelerle soruşturmalar açıldı. Ülke genelinde CHP tarafından yönetilmekte olup hakkında soruşturma açılmamış bir belediye neredeyse kalmamış vaziyette. Diğer taraftan CHP’nin 38. Olağan Kurultay’ında usülsüzlük yapıldığı iddiasıyla yürütülen ve kamuoyunda “mutlak butlan” davası olarak bilinen davanın gelecek duruşması 6 Mayıs’ta görülecek. CHP aleyhine bir karar çıkacağı yönündeki iddialar güç kazanmış vaziyette.
Terörsüz Türkiye Süreci
Devletin yaygın adlandırma şekliyle “terörsüz Türkiye süreci”, Meclis Komisyonu’nun (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) yayımladığı rapor ve çalışmalarını sonlandırmasının ardından tümüyle tıkanmış görünüyor. DEM Parti ve Kürt Siyasi Hareketi başta “geçiş süreci” yasaları olmak üzere, Meclis’ten geçirilecek bir dizi yasa ile “barış sürecinin” hukuki güvence altına alınmasını talep ederken, iktidar kanadı “sürecin” hızına ve şekline dair verdiği yer yer çelişkili mesajlarla ve tekrar PKK’nin silah bırakması şartının altını çizerek meseleyi belirsizliğe terk etmiş görünüyor. Ortadoğu savaşlarının devam etmesi, Suriye’de Kürtlerin statüsüne dair belirsizliklerin sonuçlanmamış olması, Irak ve İran Kürtlerinin gelecekteki statülerinin belirsizliği, Türk Devleti’nin uluslararası gelişmelere bağımlı olarak oyaladığı sürecin halihazırda tıkanmasına yol açmış vaziyette.
“Barış süreci”nin tüm inandırıcılığını yitirdiği koşullarda, meselenin büyük ölçüde Öcalan’ın yasal güvence altında “başmüzakereci” statüsüne endekslenmesi ve DEM Parti yöneticilerinin Kürt tabanını oyalayıcı nitelikteki mesajları da Kürt ve demokrat kamuoyunda rahatsızlık yaratıyor. Halihazırda beklentiler, Kürt yasal muhalefetinin Öcalan’ın görüşleri dikkate alınarak yeniden yapılandırılacağı ve bu yolla Kürt demokratik muhalefetinin de canlandırılacağı yönünde. Diğer taraftan, ülkede faşizmin kurumsallaştığı ve şiddet ikliminin geliştiği koşullarda, baskı, tutuklama ve tasfiyeler tüm kesimleri içine alacak şekilde devam ederken, Kürt siyasal hareketinin özgürce ve iktidarı zorlayacak toplumsal muhalefet stratejileriyle yeniden yapılanmasına kendiliğinden alan açılması mümkün görünmüyor. Demokratik çoğulcu Türkiye ve barış mücadelesinin yüksek siyasi tercihleri beklememesi gerektiği, örgütlü ve dirayetli bir toplumsal çalışma gerektirdiği daha iyi anlaşılıyor. Mesele, ne Kürtler ne de seküler toplumu da içine alacak şekilde daha geniş toplumsal muhalefet açısından bir zafer veya mağlubiyet şeklinde değil, faşizm koşullarında toplumsal dayanışma ağları üzerinde yükselen sürekli örgütlü bir mücadele olarak anlaşılmak durumunda.
EKONOMİ
2023 yılında uygulamaya konulan ve ekonomik krizin tüm yükünü halka ödeten ekonomik program, İran savaşının etkisiyle çökme noktasına gelmiş durumda. Tüm makro veriler Türkiye ekonomisinin hızla bir stagflasyona doğru gittiğini gösteriyor. Bir taraftan enflasyon düşürülemezken, diğer taraftan ekonomideki durağanlık artıyor. Son iki haftada karşımıza çıkan veriler bu durumu destekliyor. Enflasyon oranları hâlâ beklenenin çok üstünde seyrediyor. Diğer taraftan, IMF Türkiye’nin büyüme tahminini düşürdü. Fitch ise Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana çekti.
Cari açık 2026’nın şubat ayında 7,5 milyar dolar olarak açıklandı. Dış ticaret verilerinin de olumsuz gidişatı göstermesi açısından önemli bu. 2026 Mart ayı dış ticaret verilerine göre ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 6,4 oranında azalarak 21,9 milyar dolara düşerken, ithalat yüzde 8,4 artarak 33,2 milyar dolara yükseldi. Türkiye’de şirket iflaslarının 2025 yılında yüzde 30 oranında arttığı bildiriliyor. Bunun dışında, kredi kartı ile hayatlarını sürdürmeye çalışan insanlar açısından da durum pek parlak görünmüyor. Türkiye’de icra dosyalarının sayısı 35 milyonu bulmuş durumda. Her yüz aileden on beşinin icralık olduğu dile getiriliyor. İktidara yakın ve Türk-İslam rejiminin klientalist ağı içerisinde yer alan sermaye her geçen gün büyürken, bu ağın dışında kalan yapılar ve halk her geçen gün ekonomik krizin yıkıcı etkisiyle mücadele ediyor.
Bu ekonomik programın iflas ettiğini ve büyük bir toplumsal krize yol açma ihtimali yarattığını artık iktidar medyası da kabul ediyor. Yeni Şafak gazetesi 20 Nisan’da “Şimşek’in enflasyonla mücadele planı çöktü” diyerek bu durumu kabullenmiş oldu. Özelde Yeni Şafak’ın genelde ise iktidara bağımlı medyanın bu çıkışlarına yabancı değiliz. Ekonomik gidişat kötüye doğru yol aldığında ve toplumsal bir tepki ihtimali ortaya çıktığında, bir günah keçisi bulma ve tüm sorumluluğu ona yükleme konusunda yandaş medya oldukça başarılı. Bugün de benzer bir yol izledikleri söylenebilir. Böylelikle hem Türk-İslam rejiminin neoliberal klientalist soygun düzenini kamufle edebiliyorlar hem de tepkinin Erdoğan’ın üzerine yönelmesini engelleyebiliyorlar. Ayrıca şunu da unutmamak gerekiyor ki, bu medya kuruluşları, devletten aldıkları büyük ölçekli kredilerle iş yapan yandaş sermayenin elinde bulunuyor. Dolayısıyla ekonomi konusunda verdikleri tepki, büyük oranda yandaş sermayenin görüşlerini yansıtıyor.
Bugüne kadar tecrübe ettiğimiz senaryo, günah keçisinin yaratılıp görevden alınması ve seçime bir yıl kala geniş çaplı bir seçim ekonomisi programının uygulanması şeklinde seyretti. Ancak özellikle İran savaşının da etkisiyle, devletin bu kez aynı senaryoyu işletip işletemeyeceği konusunda soru işaretleri var. Merkez Bankası savaş başladıktan sonra 50 milyar doların üzerinde döviz sattı; gerçi son birkaç haftada 20 milyar dolarlık bir alım yapıldığı söyleniyor, ancak seçim ekonomisine geçişi sağlayacak bir ekonomik birikim yaratılması çok zor görünüyor. Bu ekonomik ortamda seçimlere gidilmesi elbette Erdoğan için çok yıkıcı sonuçlar üretebilir. Unutmayalım ki Macaristan’daki ekonomik kriz verileri Türkiye’dekinden çok daha iyi durumdayken bile Orban’a seçim kaybettirdi.
Rejim seçimler yaklaşırken güçlü bir seçim ekonomisi programı uygulayamazsa ne yapacak? Aslında bu sorunun cevabı niteliğindeki gelişmeleri 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçle beraber yaşıyoruz. Muhalif basını yok etmek, muhalif siyaseti dağıtıp önemli siyasi figürleri hapse atmak, muhalefeti siyaset yapamaz hale getirmek ve diktatörlük koşullarında bir seçime gitmek. Bu ekonomik tabloda rejimin diktatörlüğü daha belirgin ve yıkıcı bir şekilde kullanmaktan başka çaresi yok gibi görünüyor.
Doruk Madencilik İşçilerinin Eylemi
Eskişehir’de faaliyet gösteren Yıldızlar Holding’e ait Doruk Madencilik’te çalışan işçiler, kıdem tazminatı hakları ve ödenmeyen maaşları için 13 Nisan’da Ankara’ya bir yürüyüş başlattı. Aylardır ücret alamayan, ücretsiz izne zorlanan ve hak ettikleri kıdem tazminatları ödenmeyen işçiler ailelerinin açlıkla karşı karşıya olduklarını söyleyerek eylemlerine başladılar. Holdingin sahibi Sebahattin Yıldız 2 bin 364 adet maden ruhsatına sahip. Maden alanında adeta tekele dönüşmüş olan Yıldız Holding’in diğer işletmelerinde de benzer durumların olduğu bildiriliyor. Türk-İslamcı rejimin klientalist düzeninin en temel isimlerinden biri olduğu anlaşılan Sebahattin Yıldız’ın uzun yıllardır benzer bir şekilde işçilerin ücretlerini ödemediği ve denetimsiz bir şekilde madenleri işlettiği dile getiriliyor. Örneğin, 2021’de Yıldızlar Holding’e ait Nesko Madenciliğe ait atık havuzu çökmüş ve 4.500 ton zehirli atık Şebinkarahisar’ın tarım arazilerine akmıştı. Şirkete ceza verildiği ve faaliyetlerinin süresiz durdurulduğu söylenmiş, ama şirket maden faaliyetlerine devam etmişti.
Bu arada, Bağımsız Maden-İş üyesi olan işçilerin yürüyüşüne ve eylemliliklerine özellikle Türk-İş ve DİSK gibi konfederasyonların ilgisiz kaldıklarını kaydedelim. Son yıllarda gelişen işçi eylemliliklerinin daha çok bağımsız ve küçük sendikalar tarafından yapıldığına, örneğin bürokratik pozisyonları sol muhalif kadroların doldurduğu DİSK gibi sendikaların bu tür eylemlilikler konusunda etkisiz olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor.
DIŞ POLİTİKA
İran Savaşı ve Ortadoğu
İran
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş şimdilik durdu. İran’ın beklenenin ötesinde bir direniş göstermesi, savaşı tüm Körfez ülkelerine yaymayı başarması ve en önemlisi Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisinde yarattığı etki, ilk saldırı dalgasının başarıya ulaşmadığını gösteriyor. Nisan başında yürürlüğe konan 14 günlük ateşkes sürecinde her iki taraf da taleplerini kamuoyu ile paylaştı. İki tarafın talepleri arasında var olan uçurum, anlaşmaya varılma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor. ABD ve İsrail temel olarak, İran’ın nükleer programını tamamen sona erdirmesini (kimi kaynaklara göre en az 20 yıl süreyle durdurma garantisi vermesini), Hürmüz Boğazı’nı açmasını ve en önemlisi vekil güçlerine olan desteğini kesmesini istiyor. İran ise, savaşı kazanan tarafın kendisinin olduğunu iddia ederek, saldırıların durdurulması garantisiyle birlikte kendisine tazminat ödenmesini talep ediyor. Sonuç olarak, Pakistan’da başlayan görüşmeler en azından şimdilik sonuçsuz kaldı ve ABD Hürmüz’e abluka uygulamaya başladı. İran’a giden ya da gelen tüm gemilerin engelleneceği açıklandı. Görüşmelerin yeniden başlayacağına dair haberler çıksa da henüz böyle bir gelişme yok.
Kimi yorumlara göre Trump, zafer olarak satabileceği bir hikâyeye ihtiyaç duyuyor ve bunu aldığında savaşı bitirecek. Bu hikâyenin yazılabilmesi için İran’ın nükleer programını durdurduğunu ve Hürmüz’ü tamamen açtığını duyurması gerekiyor. Ancak İran’da artık iktidarı tamamen ele geçirmiş gibi görünen Devrim Muhafızları’nın bunu kabul etmeyeceği dile getiriliyor. Dolayısıyla da savaşın yeniden başlama ihtimalinin çok yüksek olduğu söyleniyor. Bir başka yoruma göreyse savaşın ilk aşamasında bekledikleri sonuçları alamayan ABD ve İsrail yeni bir aşamaya hazırlanıyor. Şu anda ilan edilen ateşkes aslında zaman kazanmak için yaptıkları bir hamle. ABD ve İsrail yeni bir savaşa hazırlanıyor ve eğer İran bu sırada teslim olmak anlamına gelen talepleri kabul etmezse, savaş bir süre sonra yeniden başlayacak. Örneğin, çok yakın bir zamanda ABD’nin, üçüncü uçak gemisini de bölgeye getirmesi, bu durumun bir işareti olarak okunuyor.Nitekim İranlı yetkililer de ABD ve İsrail’e güvenmediklerini ve yeni bir savaşa hazırlık yaptıklarını düşündüklerini ve bu nedenle yeni tur görüşmelere katılmayacaklarını dile getiriyorlar. Özetle, ABD ve İsrail, İran’ı istedikleri noktaya getirmeden bu savaşı bitirmeyecek görüşü hakimiyetini koruyor.
Diğer yandan İran, Kürt partilerinin Irak’ta bulunan kamplarına saldırmaya devam ediyor. Savaşın başlarında sahaya sürülmek istenen Kürtler, istedikleri garantileri almadıkları için bunu reddettiler. Bir araya gelerek ortak hareket etme kararı alan altı Kürt partisi, rejimin değişeceğine dair emareleri görmediği gibi ABD ve İsrail’e de güvenmiyor. Rojava’da yaşananlar Kürtler açısından çok önemli bir kırılma yarattı denebilir. Bu nedenle, İran’da yaşayan Kürt halkını tehlikeye atabilecek hiçbir girişimde bulunmayacaklarını söylüyorlar. Ancak buna rağmen, önümüzdeki süreçte kendisine karşı silahlı bir hareket başlatma potansiyeli olan Kürtlere şüpheyle bakan İran, Kürtlere karşı saldırı ve tehditlerini sürdürüyor. Bu saldırılar sadece Kürt partilerinin kamplarına yapılan saldırılar ya da Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’nin şehirlerine yönelen dron saldırılarıyla sınırlı değil. İran aynı zamanda Irak’ta bulunan ve Devrim Muhafızlarıyla birlikte hareket eden Haşdi Şabi milislerini de Kürtlere karşı kullanma tehdidini sürdürüyor. Bu anlamda savaşın gidişatı ne olursa olsun, hem İran’daki hem de Irak’taki Kürt toplumu ciddi bir saldırı riskiyle karşı karşıya.
Irak
Bu riski artıran diğer bir unsur ise Irak’ta yaşanan siyasi kriz ve belirsizlik. Seçimlerin yapılmasının üzerinden aylar geçmesine rağmen hükümet hâlâ kurulamadı. Cumhurbaşkanı ise yeni seçilebildi. Irak’ta yeni Cumhurbaşkanı KYB’den (Kürdistan Yurtseverler Birliği) Nizar Amed oldu. Ancak KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) bu seçimi protesto ederek Meclis’teki oylamaya katılmadı. Uzun süredir Federe Kürdistan Bölgesi’nde ortak bir hükümet kurmayı başaramayan Kürtler bu kez de Cumhurbaşkanı seçimi konusunda karşı karşıya geldi. Ancak bu bölünmüşlük sadece Irak’taki Kürtler arasında değil. Sünni siyaseti de Şii siyaseti de bölünmüş durumda. Bu nedenle aylardır hükümet kurulamıyor ve bu durum her geçen gün Irak’ı tehlikeli bir belirsizliğe sürüklüyor. Irak’ta bir iç savaş çıkma olasılığı hem İran savaşının gidişatına göre şekillenebilir hem de kendi iç dinamikleri nedeniyle tetiklenebilir.
Suriye
Benzer bir belirsizlik Suriye’de de devam ediyor. Geçici Suriye hükümeti ve Rojava yönetimi arasında entegrasyon görüşmeleri devam ediyor. En azından şimdilik olumsuz bir gidişat olmadığı görülüyor. Yeni esir takası yapıldı ve 491 tutsak daha HTŞ tarafından serbest bırakıldı. Önümüzdeki günlerde tüm SDG’li tutsakların serbest bırakılacağı bildiriliyor. Diğer taraftan SDG ve Suriye geçici hükümeti arasında Şam’da belirli görüşmeler yapılmaya devam ediyor. Görüşmelerde hem Rojava yerel yönetimlerinin hem de SDG’li savaşçıların entegrasyonu konularının ele alındığı ve SDG’ye verilecek bakanlıkların konuşulduğu söyleniyor. Bu gelişmeler sürecin olumlu devam ettiğini gösterse de, çok temel konularda henüz bir ortaklaşmanın sağlanmadığı da görülüyor. Örneğin, Rojava bölgesinde eğitimin tümüyle Kürtçe yapılması konusunda anlaşma yok. Yine kadın savaşçılardan oluşan YPJ’nin entegrasyonu konusunda da bir mutabakat yok. Ama belki de en önemli ayrışma noktası, yeni Suriye Anayasası’nın hangi ilkeler üzerinden şekilleneceği konusundaki belirsizlik. Geçici Suriye Hükümeti açıkça şeriata dayalı bir anayasa isterken, SDG’nin bunu kabul etmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla Irak’takine benzer bir belirsizlik ve iç savaş riski Suriye’de de mevcut denebilir.
Lübnan
Nisan başında ilan edilen ateşkes sürecine Lübnan’ın dahil olup olmadığı tartışması, Lübnan’da da geçici bir ateşkes sağlanmasıyla son buldu. Bu süreçte iki bini aşan sayıda insan hayatını kaybetti. Lübnan devletinin temsilcileriyle İsrailli yetkililer ABD’de bir araya gelerek görüşmeler gerçekleştirdiler. Ancak burada da en önemli sorun, Hizbullah’ın nasıl silah bırakacağı konusundaki belirsizliğin sürüyor olması. Her iki taraf da Hizbullah’ın silah bırakması konusunda hemfikir olsa da, Hizbullah silah bırakmak istemiyor. Lübnan ordusunun böyle bir planı gerçekleştirecek bir gücü yok. Dolayısıyla da halihazırda Lübnan’ın üçte birini işgal etmiş olan İsrail’in saldırılarına devam etmesi yüksek ihtimal olarak görünüyor. Lübnan ordusunun İsrail’le birlikte Hizbullah’a karşı bir hareket içine girmesi ise yeni bir iç savaşı tetikleyebilir. Bu belirsizlikler içerisinde tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi Lübnan’da da bir iç savaş riski ortada duruyor.
Özetlemek gerekirse, Ortadoğu’da savaş kısa süreliğine durmuş gibi görünse de yeniden başlama ihtimali çok yüksek görünüyor. Bununla birlikte, mesele sadece İran savaşı da değil. Irak, Suriye ve Lübnan’da da belirsizlikler ve çatışma ihtimali doğurabilecek koşullar varlığını koruyor. ABD ve İsrail tarafından yeniden şekillendirilmeye çalışılan Ortadoğu’da, on binlerce insan hayatını kaybetti ve katledildi. Bu sürecin sona ereceğine dair bir beklentiye girmek en azından şimdilik mümkün görünmüyor. Ortadoğu’nun devletsiz halkları bir varoluş mücadelesi içindeyken, Türkiye, Körfez ülkeleri, İsrail gibi devlet yapılanmaları, yeni Ortadoğu’da, bedeli ne olursa olsun güçlü bir yer kapma mücadelesi içine girmiş durumdalar.
Macaristan Seçimleri ve Orban’ın Yenilgisi
Macaristan’da 16 yıldır süren Orban iktidarının, eski bir müttefiki olan ve daha sonra ayrılarak merkez sağda konumlanan Peter Magyar tarafından anayasayı değiştirecek bir meclis çoğunluğuyla mağlup edilmesi geniş yankı uyandırdı. Son yıllarda tüm dünyada güçlenen ve iktidarları ele geçiren popülist sağcı liderlerden biri olan Orban’ın seçimi kaybetmesi elbette çok önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu gelişmenin dünyadaki sağ popülist ve faşizan liderlik eğilimini geriletebileceğini düşünmek için henüz çok erken.
Öncelikle Macaristan bir AB ülkesi ve demokratik standartlar ne kadar aşağı çekilmiş olsa da, belirli bir hukuk düzeni varlığını koruyor. Muhalif adayları hapse atmak, basını tamamen susturmak, seçimlere müdahale etmek o kadar da kolay olmuyor. Ayrıca açıkça Trump ve Putin gibi sağcı liderlerle birlikte hareket eden Orban karşısında Magyar AB ülkelerinin desteğini arkasına almayı başardı. Nitekim bu seçimlerde siyaseten kaybedenin, Putin ve Trump olduğu belirtilirken kazananın AB ülkeleri olduğu söyleniyor. Önümüzdeki süreçte Magyar’ın neler yapacağı, taahhütlerini yerine getirip getiremeyeceği ve AB’nin Macaristan’ı ekonomik olarak ne kadar destekleyeceği gibi konular belirleyici olacak gibi görünüyor. Magyar’ın başarısızlığı Orban’ı daha da güçlendirebilir.
