Geçen hafta, Savaş Bakanı Pete Hegseth, Kongre’yi 1,5 trilyon dolarlık 2027 Pentagon bütçesini onaylamaya çağırdı. Hegseth, bu artışı Çin’e karşı koymak için modernize edilmiş, yüksek teknolojili bir orduya ihtiyaçları olduğunu söyleyerek gerekçelendirdi.

ABD’li Kongre üyeleri yıllardır Çin’i askeri bütçeyi artırmak ve nihai bir politika oluşturmak için bir bahane olarak kullanıyor. Pekin ile rekabet, askeri genişlemeyi, yeni bölgesel ittifakları, yapay zeka silahlarının geliştirilmesini, yarı iletken kısıtlamalarını ve artan nükleer harcamaları haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bir politikayı, “Çin’e karşı koymak” için gerekli olarak sunmak, Washington’da iki partinin desteğini sağlamanın en hızlı yollarından biri haline geldi. Sonuç olarak, askeri bütçe hızla artarken “Çin tehdidi” retoriği de yaygınlaşıyor.

Gerçekte Çin, Hegseth ve diğerlerinin iddia ettiği gibi varoluşsal bir tehdit değildir. Öncelikle, Çin’in askeri duruşu, küresel askeri varlığı dünya çapında yüzlerce üsse yayılan ABD’ninkinden çok daha bölgesel odaklıdır. Çin bunun yerine, donanmasını kıyılarına yakın duracak ve herhangi bir işgal durumunda ülkeyi savunacak şekilde tasarlayarak ordusunu “aktif savunma” etrafında şekillendirmiştir. Çin’in savunma harcamalarında gerçekleşecek herhangi bir artış, Çin kıyılarının hemen açıklarındaki ilk ada zinciri boyunca ABD’nin askeri yığınaklarını göz önünde bulundurursak, hiç de şaşırtıcı olmamalıdır. Çin ayrıca, hem sözleriyle hem de eylemleriyle, savaş istemediğini açıkça belirtmiştir. Çin’in bir çatışmaya katılmasının üzerinden neredeyse elli yıl geçmiştir. Çin’in diplomatik çözüm arayışında bir politika değişikliği olduğuna dair hiçbir işaret yoktur, bu durumda tarihsel arka planı veya kanıtı olmayan “eğer öyleyse” senaryolarını kurmanın bir anlamı yoktur.

Yani hayır, Çin askeri bir tehdit değildir; ancak siyasi ve ekonomik güç dengesi için bir tehdittir. Çin’in son on yıldaki büyümesinin eşi benzeri görülmemiştir ve ekonomisi yakında ABD’ninkini geçecektir. Sadece bu da değil, Çin araştırma ve teknolojik ilerleme konusunda da küresel bir lider haline gelmiştir. Bu durum Amerikan halkı için gerçek bir tehdit oluşturmasa da ileri teknolojiye dayalı gelir akışları üzerindeki tekeli korumak için ABD’nin emperyalist davranışlarına güvenen yönetici sınıfı ve iş dünyası seçkinlerini tedirgin etmektedir. Palantir gibi ABD’li teknoloji devlerinin şu anda içerik üreticilere binlerce dolar ödeyerek yaklaşan bir “Çin yapay zeka tehdidi”ni öne çıkarmaya ve Amerikan yapay zeka şirketlerine destek verilmesini savunmaya çalışmasının bir nedeni de budur.

ABD, ABD-Çin “teknoloji yarışı”nın ulusal güvenlikle ilgili olduğunu iddia ediyor; ancak bu aslında kaynak kontrolü, ekonomik güç ve servet birikimi üzerine bir mücadeledir. Bu durum Amerikan halkına fayda sağlamak yerine, militarizasyonu teşvik ediyor ve ABD’nin peşinde olduğunu iddia ettiği bilimsel ilerlemeyi baltalıyor.

ABD, tarihsel olarak askeri ya da başka türden dış tehditlere güç kullanarak yanıt vermiştir. Dünya çapında sosyalist projeler ortaya çıktığında, ABD liderlerle diplomatik anlaşmalar yapmak yerine müdahaleler ve rejim değişikliği operasyonları başlattı. Bu, ekonomileri felç etti ve hükümetleri ABD’nin çıkarlarına uymaya zorladı. Son on yılda ABD Çin’in ekonomik büyümesine tüm Asya Pasifik bölgesini militarize ederek karşılık verdi. Basit bir rejim değişikliği operasyonu işe yaramayacaktı, bu yüzden daha uzun ve daha stratejik bir operasyon gerekliydi. Son on yılda, istikrarlı ve iyi finanse edilmiş bir kampanya, genel kamuoyunu Çin’in Amerikan halkının emniyeti ve güvenliği için en büyük tehdit olduğuna ikna etmiştir. Bu kampanya büyük ölçüde başarılı olmuştur, işte bu yüzden Çin’i bir politika oluşturucu olarak kullanmak bu kadar iyi sonuç vermektedir.

Gerçek şu ki, 1,5 trilyon dolarlık savaş bütçesi Amerikan halkını korumak için değil, egemen sınıfın gündemini gerçekleştirmek içindir. ABD, gelecekteki bir Çin tehdidini “caydırmaya” çalışmıyor; diğer bütün yöntemler başarısız olursa gerçekleştirmeye çalışacağı bir savaşa hazırlanıyor.

Geleceği ileri teknoloji belirleyecek. Şu anda ABD ve Çin, özellikle yapay zeka, yarı iletkenler ve kuantum bilişim alanlarında kendi teknoloji ekosistemlerini inşa ediyorlar. ABD bunu, daha geniş ulusal güvenlik etkileri olan “stratejik bir rekabet” olarak nitelendiriyor. Bu bakış açısı yalnızca Çin’in bir rakip olarak görülmesi nedeniyle var. Çin’in bir rakip olarak görülmesi gerekmez. Çin, aynı kolaylıkla bir kalkınma ortağı olarak da görülebilir. Aslında öyle de olmalı, çünkü teknoloji alanında işbirliği, gezegenin varlığını sürdürmesini sağlamanın tek potansiyel yoludur.

Oysa teknoloji yarışı, militarizasyonu ve savaşı şiddetlendirirken çevreye ağır bir yük getiriyor. ABD, silah sistemleri ve teknolojik gelişme için kritik öneme sahip nadir toprak elementleri ve diğer kaynaklar konusunda hâlâ büyük ölçüde Çin’e bağımlıdır. Bu bağımlılığı telafi etmek için ABD, petrol ve nadir toprak minerallerine erişim amacıyla dünyanın diğer bölgelerine, yani Venezuela ve İran’a yönelmiştir.

Özellikle İran nadir toprak elementleri konusunda önemli bir potansiyele sahiptir. 2023 yılında Tahran, 8,5 milyon ton lityum bakımından zengin hektorit kilinin keşfedildiğini bildirdi. Çinko, bakır ve demir rezervleri, tıpkı Venezuela’nın dünyadaki en büyük petrol rezervine sahip olması gibi, küresel ölçekte en büyük rezervler arasındadır. ABD’nin İran ve Venezuela’yı hedef alması tesadüf olmadığı gibi ABD liderlerinin sık sık iddia ettiği gibi “potansiyel bir tehdidi etkisiz hale getirmek”le de ilgili değildir. Bu girişimler, kaynak bağımlılığı sağlamak, ticari çıkarları geliştirmek ve Çin’e karşı olası bir savaşa hazırlanmak için daha kapsamlı stratejik bir planla uyumludur.

ABD Çin’e karşı teknoloji yarışını gerçekten kazanmak istiyorsa, kendi ayağına kurşun sıkıyor demektir. Bu ülkedeki bilimsel gelişme, askeri alanda uygulanabilir olmasına göre finanse edilmektedir. Dolayısıyla, insanların günlük yaşamlarını ve refahını iyileştirebilecek bilimsel gelişmelerin peşinde koşmak yerine yalnızca askeri amaçlar için uygun olanlar takip edilmektedir. Potansiyel kâr yeterince yüksek olmadığı için araştırılmayan pek çok olasılık alanı vardır.

Ayrıca ABD, ülkedeki Çinli bilim insanları ve akademisyenlere karşı bir savaş başlattı. Geçen yıl Marco Rubio, yönetimin bilim ve teknoloji gibi “kritik alanlarda” çalışan Çinli akademisyenlerin vizelerini yoğun bir şekilde iptal etmeye başlayacağını duyurdu. O zamandan beri, ülke çapındaki üniversitelerde okuyan çok sayıda Çinli akademisyen sorguya çekildi, gözaltına alındı ve sınır dışı edildi. Daha geçen ay, yarı iletken araştırmacısı Dr. Danhao Wang’ın federal yetkililer tarafından hedef alınmasının ardından Michigan Üniversitesi’ndeki bir binanın üçüncü katından düştüğü bildirildi. Dr. Wang’ın ölümünü çevreleyen koşullar hala soruşturulurken, olay, ABD’de zaten giderek daha fazla gözetime tabi tutulduklarını ve istenmediklerini hisseden Çinli araştırmacılar arasında endişeleri artırdı.

Çinli akademisyenlere yönelik bu zulüm, nihayetinde ABD’nin teknolojik ilerlemesine zarar veriyor. Bu alandaki güvenliği aşırı derecede artırma çabasında olan ABD, tarihsel olarak ilerlemesini sağlayan yolları sistematik olarak yok ediyor. O zamandan beri birçok Çinli akademisyen Çin’e geri döndü; diğerleri ise zulüm korkusuyla artık ABD’ye gelmeye cesaret edemiyor.

Ayrıca ABD, kendi endüstrilerini korumak için Çin teknolojisine yaptırım uygulamaya devam ediyor. Bu durum, elektrikli araçlar ve güneş panelleri gibi kritik teknolojiler söz konusu olduğunda özellikle absürt bir hal alıyor. Uygun fiyatlı ve sürdürülebilir sistemlere geçişi sağlamak yerine, gezegen sürekli olarak kâr uğruna feda ediliyor.

ABD-Çin teknoloji yarışındaki en büyük çelişki, ABD’nin kendi güçlerini savunma adına giderek daha fazla zayıflatmasıdır. Bilimsel işbirliği şüpheyle boğulmuş durumda, teknolojik ilerleme militarizasyona tabi tutuluyor ve acil olarak ihtiyaç duyulan yeşil teknolojiler, şirketlerin açgözlülüğü adına kısıtlanıyor. Sonuç, geleceğin krizleriyle baş edebilmek için gerekli olan sistemlerin kasten zayıflatılmasıdır.

 

Megan Russell, CODEPINK’in “Çin Düşmanımız Değil” Kampanyası Koordinatörüdür. London School of Economics’den Çatışma Araştırmaları alanında yüksek lisans derecesiyle mezun olmuştur. Bundan önce New York Üniversitesi’nde Çatışma, Kültür ve Uluslararası Hukuk eğitimi almıştır. Megan, bir yılını Şanghay’da eğitim görerek geçirmiş ve sekiz yılı aşkın bir süre Çin Mandarin dilini öğrenmiştir. Araştırmaları, ABD-Çin ilişkileri, barış inşası ve uluslararası kalkınma arasındaki kesişim noktasına odaklanmaktadır.