Ukrayna’daki savaştan dünya çapında aşırı sağın yükselişine kadar aşırılık günlük yaşamın bir parçası haline geldi.

21 Eylül, diktatör Ferdinand Marcos’un Filipinler’de sıkıyönetim ilan ettiği gündür. 49 yıldır Filipinliler bu tarihte yas tuttular. Bu yıl sıkıyönetimin 50. yıldönümü, geçen Mayıs’ta büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen oğul Ferdinand Marcos rejimine denk geldi.

Pek çok insan bunun tarihin bir şakası olup olmadığını soruyor. Maalesef değil. Diktatörün oğlu 20 Eylül’de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda konuştu. Oğul Marcos’un oradaki varlığı, karanlık geçmişin gerçekten geçmiş olmadığını ve geri dönmek için doğru koşulları beklediğini dünyaya hatırlatan bir olay olmalı.

Aşırı olaylar yalnızca fiziki iklimde meydana gelmiyor; politik iklimde de meydana geliyor. 6 Ocak 2021’de Birleşik Devletler’de Kongre Binası’nın basılması bu türden başka bir olaydı. Marcos’ların dönüşü, Trump’ın isyana teşviki, Narendra Modi’nin Hindistanda etno-milliyetçi rejimi, Jair Bolsonaro’nun Brezilya’daki faşizan hükümeti, daha birkaç gün önce geleneksel olarak sosyal demokrat olan İsveç’te ve en dehşet verici olanı, bizatihi faşizmin doğum yeri olan İtalya’da aşırı sağın seçim zaferleri. Bütün bunlar aşırı olaylar ve daha kapsamlı bir olayın semptomu durumundalar: liberal demokrasinin derinleşen krizi.

Aşırı olaylar ekonomik iklime de damgasını vuruyor; nitekim hızla artan enflasyon ve stagflasyon[i] bu olaylardan biri. Başka biri, sadece imalatta gecikme ve ani durma tehdidi oluşturmayıp özellikle Küresel Güney’de gıda güvensizliği ve açlık tehdidine de yol açan tedarik zincirlerindeki kırılma. Bu üç aşırı olayın hepsi -stagflasyon, aşırı eşitsizlik, tedarik zincirlerinde kırılma- daha büyük bir aşırı olaydan kaynaklanıyor: son 40 yılda küresel kapitalist ekonominin sütunları olarak işlev görmüş finansallaşma, küreselleşme ve neoliberal ideolojiden oluşan üçlemenin başarısızlığa uğraması.

Aşırı olayların nedenleri neler?

Bütün bunlar nasıl gerçekleşebildi?

İklim kriziyle ilgili olarak ortada bir bahane bulunmuyor. 1980’lerin sonu ile 1990’lardan beri bilim bunu söylüyor. Fakat yaklaşık 30 yıl boyunca düzenlenen 26 tane BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’na rağmen, Kuzey’deki büyük şirketlerin gücü ve işbirlikçi hükümetler iklim krizine  karşı etkin bir yanıt oluşmasının önüne geçtiler!

Finansallaşma, küreselleşme ve neoliberal ideoloji üçlemesine gelince, 2008-09 finansal krizi dünyayı farklı bir patikaya yöneltmeliydi, özellikle de 1990’lardaki Japonya finansal krizinden ve 1997 Asya finansal krizinden sonra meydana geldiği için. Ancak neoliberalizme dönük çarpıcı bir güven kaybı yaşanmasına karşın 2008 sonrası dönemde neoliberalizm, ekonomiyi yönetmenin başka yolunu bilmeyen hükümet teknokratlarının şablonu olmayı sürdürdü; alternatifleri savunanlar ise bir John Maynard Keynes’in kapasitesinden yoksundu. Kovid-19 salgını doruk noktasına çıktığında hükümetler nihayet harekete geçmeye zorlandılar, fakat insanların esenliğini korumak için alınan önlemler gönülsüzdü, yetersizdi ve bazen de zararlıydı. Küresel Kuzey’deki hükümetler, mesele aşılar olduğunda, ticari fikri mülkiyetleri askıya almak gibi eylemlere girişmeleri gerektiğinde bunu yapmadılar; bunun yerine büyük ilaç şirketlerini korumayı seçtiler. Şimdiyse enflasyonla mücadele, itibar kaybetmiş neoliberal yaklaşımlara geri dönmeyi haklı çıkarmanın düsturu haline geldi.

Pek çokları, liberal demokrasinin karşı karşıya olduğu ölümcül tehditlere sahiden şaşırdı. 2014’e kadar, Macaristan’da Viktor Orban hükümeti dışında tam anlamıyla otoriter bir rejim yoktu. Derken Hindistan’da Modi, Filipinler’de Duterte, ABD’de Trump ve Brezilya’da Bolsonaro art arta iktidara geldiler. Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki merkeziyetçi sosyalist rejimlerin 1990’ların başında çökmesiyle liberal demokrasinin olumlanmasının, politik analist Francis Fukuyama’nın ortaya koyduğu gibi tarihin sonunu temsil ettiğine inanan seçkinler ve entelektüel seçkinlerin hayatlarından memnun olduğu ortaya çıktı.

Filipinler, Brezilya ve Hindistan gibi Küresel Güney’deki ülkelerde liberal demokrasinin eşitsizlikle yoksulluğu köklü biçimde azaltma vaatlerini tutamamasının harekete geçirdiği liberal demokrasi karşıtı dürtüler yaygınlaştı. Hindistan örneğinde söz konusu dürtüleri, eşitlikçi seküler bir devlet ideolojisinin zorlukla bastırdığı çözülmemiş etnik ve dinsel çatışmalar kışkırtmıştı.

Küresel Kuzey’de göç, diğer yandan ırksal adalet ve kadın hakları hareketinin kazanımları, liberal demokrasi karşıtı duyguları besledi. Birleşik Devletler ve Avrupa’da pek çok orta sınıf ve işçi sınıfı üyesi erkek için 2008’teki ekonomik ve finansal çöküş taşma noktası oldu. Irksal adalet ve toplumsal cinsiyet hareketlerinin kazanımlarıyla zaten psikolojik olarak beyaz derili ve erkek olmanın ayrıcalığını kaybetme tehdidini hisseden bu sınıfların üyelerinin ekonomik güvencesizliğe itilmesi, sağa doğru radikalleşmelerinin nihai adımı oldu. Paul Mason’ın mutlaka okunması gereken How to Stop Fascism [Faşizmi Nasıl Durdurmalı] adlı kitabında belirttiği gibi, sınıf kimliklerini piyasada tüketici kimlikleriyle değiştiren bu kesimlerin 2008-09 kriziyle bu kimliklerini de yitirmesi, onları internette yayılan, en başta Beyaz Üstünlükçülüğü gibi sahte dayanışma ve inançların ayartısına açık hale getirdi.

Beyaz Üstünlükçülüğü, ABD’yi etkisi altına alan liberal demokrasi karşıtı hareketin köşe taşıdır. Bu ülkenin kuruluşundaki ilk günahın, Afrika-Amerikalıların köleleştirilmesi ve Kızılderililerin soykırımı olduğu düşünülürse bu durum şaşırtıcı gelmemelidir. Trump’ın yaptığı basitçe, daha önce yüzsüzce sadece internet sohbet odalarında ifade edilebilen, kuşaklar ve topluluklar boyunca aktarılan bu derinlere işlemiş anti-demokratik özü saygın olmasa da meşru hale getirmek oldu. Bugünlerde sohbet odalarındaki öfkeli konuşmalarda “Büyük Yerinden Etme Teorisi”nden bahsediliyor. Bu teoriye göre Beyazlar; Siyahlar, feministler, LGBTİ’ler, göçmenler ve demokratların onları azınlık haline getirmek ve nihayetinde bir ırk savaşında yok etmek üzere düzenlediği, süregiden bir kumpasın kurbanı durumdalar.

Hepimiz için büyük sorun, iklimsel, ekonomik, politik ve ideolojik krizlerin kesişmesidir, ki şu sıralar tam da bu oluyor; zira nemli havanın ve sıcak okyanus suyunun bir kasırganın oluşumunda yaptıkları gibi, bu krizler de birbirini besliyor ve önüne çıkan her şeyi parçalayan birleşik bir güç oluşturuyorlar. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, küresel bir toplumsal kasırganın doğuşudur.

Kuşkusuz karşı yönde eğilimler de var. Bugün Latin Amerika’da Şili, Peru, Kolombiya, Bolivya, Venezüela, Küba ve Meksika’da ilerici veya sol eğilimli hükümetler var, Lula da Brezilya’da iktidara geri dönmek üzere. Bu kayda değer bir eğilim, ancak şimdiye kadar Latin Amerika’yla sınırlı kaldı. Üstelik, yakınlarda Şili’de ilerici yeni bir anayasanın büyük çoğunlukla reddedilmesinde görüldüğü gibi, sağ ve onun ideolojik nüfuzu dünyanın bu kısmında gücünü sürdürüyor.

Küresel bir hegemonya için savaş

Ayrıca Çin’in klasik neoliberalizme ve Batı hegemonyasına karşı oluşturduğu meydan okuma var. Çin küresel sermaye birikiminin merkezi ya da popüler imgedeki gibi “dünya ekonomisinin lokomotifi” haline geldi. 2013-18 yılları arasında bütün dünyadaki büyümenin yüzde 28’i, yani ABD’nin payının iki katından fazlası Çin’den kaynaklanıyor. Her ne kadar geçmişte Çin kendini, ABD’ye alternatif bir kalkınma yolu olarak sunmaktan kaçınmaya çalıştıysa da ABD’nin giderek şiddetlenen saldırılarına karşı koymak için şimdi ihtiyatlı şekilde bunu yapıyor. Giderek artan şekilde Küresel Güney’deki birçok ülke kendini Çin’le özdeşleştiriyor ve Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi gibi küresel projeleriyle ilişki kuruyor. İktisatçı Branko Milanovic’in terimini kullanacak olursak, Çin’in politik kapitalist sistemi sorular ve kuşkulara yol açmaya devam ediyor, fakat gittikçe daha fazla kişi politik hakların kısıtlanmasının kalkınma için ödenmesi gereken bedel olabileceği fikrini kabul ediyor.

Aslına bakılırsa Çin modelinin çok sayıda sorunu var; özellikle kaçınılmaz şekilde kâra susamış ve durdurulamaz şekilde kaynak kullanan bir kapitalizm varyantı olması. Buna karşın bütün olarak bakıldığında, Çin’in varlığı zamanın bu noktasında ABD hegemonyasına karşı pozitif bir karşı ağırlık oluşturuyor. ABD-Çin rekabeti, Küresel Güney’in iki süper güç karşısında daha fazla özerklik kazanabileceği bir alan sağlıyor. Ama aynı zamanda sorun da burada yatıyor; zira Birleşik Devletler ekonomik bakımdan Çin’in gerisinde kaldıkça, mutlak anlamda üstün olduğu askeri alandaki kaynaklarına dayanarak Çin’i sınırlandırmaya yönelecektir. Temsilciler Meclisi Sözcüsü Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, Washington’ın provokasyonunun hafife alınmaması gerektiği gösterdi. Bu ziyaret, Çin’in kapısının önünde ABD’nin gücüne karşı koyamayacağını vurgulamak hesabıyla yapıldı.

Küresel bir etki üreten askeri tırmanışın tehlikeleri Rus-Ukrayna savaşında da aşikâr şekilde görülüyor. Küresel Güney’deki çoğu ülke Rusya’nın işgalini kınadı, gelgelelim Putin’e karşı oluşturulan Batı ittifakının bir parçası haline gelmeyi de reddetti; çünkü Küresel Güney’deki birçok ülke, Rus işgalinin Batı’nın Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme uğraşıyla kışkırtıldığını düşündü. Yine de bu ülkelerin çoğunun müzakereye dayalı bir çözümde çıkarı bulunuyor, çünkü Ukrayna ve Rusya’nın kendilerine yaptığı tahıl ihracatındaki savaşın neden olduğu hızlı düşüş gıda güvenliklerini etkiliyor.

Başka bir deyişle, savaş sadece Avrupa için değil bütün dünya için aşırı bir olay. Rusya, geçenlerde Ukrayna hücumuyla uğradığı kayıpları telafi etmek üzere taktik nükleer saldırıya başvurursa, bu savaş iyiden iyiye aşırı bir olay haline gelebilir. Böyle bir gelişme olursa, ABD ve NATO’nun Ukrayna’yı desteklemek üzere savaşa müdahil olması çok büyük olasılıkla daha üst bir düzeye çıkacak ve bu düzeyin nükleer düzey olması olasılığı önüne geçilemez görünüyor.

Özetle, iklim, siyaset, iktisat ve jeopolitik alanlarındaki aşırı olayların yeni normal haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu trendlerin kesişmesi, yeni normalin daha yüksek bir düzlük değil, daha fazla, hatta daha beter aşırı olayların harekete geçireceği aşağıya doğru bir spiral olması anlamına gelebilir; başka bir deyişle, uçurumdan hızlanmış bir düşüş.

İdeolojik rekabet ve manevra savaşı

Bir alternatife, kesişen aşırı krizlere yanıt veren kapsamlı, ilerici bir alternatife sahip olmak hiçbir zaman olmadığı kadar aciliyet arz ediyor. Sormamız gereken soru şu ki ilericiler ve müttefikleri krizler ve sınırlar boyunca seferber olup uçurumdan yuvarlanmaya karşı böyle bir alternatifi ortaya koyabilir ve teşvik edebilir mi? Kitabı Mukaddes’teki 29. Özdeyişlerin hakkı var: “Vizyonu olmayan halk helak olur.” Sadece rasyonel açıdan anlamlı olmakla kalmayıp bu aşırı zamanlarda insanların ayağını yerden kesecek, hakikaten demokratik bir gelecek vizyonuna ihtiyacımız var; çünkü karşı karşıya olduğumuz paranoyak paradigmalar akla veya gerçekliğe başvurmuyor; Büyük Yerinden Etme Teorisi ya da Hindistan’da Hindu nüfusu yerinden etmek için güya Müslümanlar tarafından Hindu kadınlara yöneltilen “Cihadı Sev” gibi, bilinçaltı korkuları seferber etmeyi hedefliyor.

Bu ideolojik rekabet meselesiyle bağlantılı bir başka mesele de bu aşırı zamanlarda politik savaş sorunudur. Bu tür dönemlerde siyaset son derece akışkan hale gelir. Gramsci’nin terimlerini kullanacak olursak, bir manevra savaşı[ii] haline gelir. Fakat görüldüğü kadarıyla sağ bu dersi özümsemiş ve ister internette, sokakta, isterse kurumsal siyasette olsun solun çok önünde olduğu görülüyor. İlericilerin ve liberallerin yanıtının ise, tersine, eski liberal demokrasinin sınırları içinde kaldığı; geçmişte işlevsel olmuş, fakat aşırı koşullar altındaki bir manevra savaşı için yetersiz kalabilecek kurumlara dayandığı görülüyor.

İnternette, sokakta ve kurumsal siyasette aşırı sağ ile savaşa girişirken eski normalin ötesine geçmeye hazır mıyız? Eric Hobsbawm’ın klasik eserinin başlığını ödünç alırsak, bu bir “aşırılıklar çağı”; eski normalin siyasetinden kendimizi kurtarıp yeni normalin talep ettiği manevra savaşına girmedikçe kaybedeceğiz.

 

 

[i] Stagflasyon, ekonomik durgunluk ile yüksek enflasyonun birlikte görüldüğü ekonomik duruma işaret ediyor. -ç.n.

[ii] Devrimci hareketleri askeri taktiklere özgü bir terminolojiyle ele alan İtalyan komünist ve düşünür Antonio Gramsci “manevra savaşı”nı, işçilerin ayaklanması, genel grev, doğrudan iktidarın ele geçirilmesi gibi cepheden ve doğrudan bir saldırı olarak tanımlarken; devletin yönetimsel aygıtının gerisindeki sivil toplumun hegemonik aygıtı içinde ve ona karşı yapılan mücadeleyi “mevzi savaşı” olarak tanımlar. Gramsci, sivil toplumun çok zayıf olduğu, devletin ise her şey demek olduğu Rusya’da manevra savaşının işe yaradığını öne sürerken, toplumsal düzeni koruyan son derece sağlam bir sivil toplumun var olduğu gelişmiş Batı toplumlarında mevzi savaşının öne çıkarılması gerektiğini savunur. –ç.n. Bkz. https://wiki.p2pfoundation.net/War_of_Maneuver_vs_War_of_Position