1965 kışında, Malcolm X suikastından üç gün önce ve Oy Hakkı Yasası’nın kabul edilmesinden altı ay önce, Cambridge Union Tartışma Salonu hıncahınç doluydu. 700 öğrenci ve konuk büyük salonu doldurmuş, yüzlercesi canlı yayın için bitişikteki salonlara doluşmuş ve daha fazlası içeri girme umuduyla dışarıda bekliyordu. 1000’den fazla kişi, o zamandan beri Amerika’daki ırk üzerine yapılmış en etkili entelektüel tartışmalardan birine tanıklık etmek için oradaydı.

O gece, James Baldwin ve William F. Buckley Jr., şu sorunun karşıt taraflarında yer aldılar: “Amerikan Rüyası, Afro-Amerikalılardan alınanlar pahasına mı gerçekleştirildi?”.[1] Bu, sadece iki adamın karşıt argümanlarının değil, birbirine zıt iki Amerika’nın temsil edildiği gerilimli bir tartışmaydı. Muhafazakar bir yorumcu olan Buckley, ülkedeki başarıyı sistemik baskının değil, kişisel sorumluluğun belirlediğini savundu. Amerika’da siyah bir adam olmanın yaşanmış deneyimlerinin ağırlığını taşıyan bir sivil haklar aktivisti olan Baldwin ise ülkenin ırksal adaletsizlik temelleri üzerine konuştu.
“Pamuğu ben topladım, pazara ben taşıdım ve demiryollarını başkasının kırbacı altında ben inşa ettim.”
Sözlerinin ağırlığı salonun her yerinde hissedildi; inançlarından emin bir şekilde salona girenlerin fikirleri sarsılmaya başladı. Oy verme zamanı geldiğinde, çoğunluğu İngiliz muhafazakarlardan ve toplumun üst tabakasından oluşan izleyiciler, ezici bir sonuçla karar verdi: 540’a 160 oyla Baldwin lehine. Buckley’nin görüşlerine yatkın olanlar bile Baldwin’in argümanının gücünü inkar edemedi. Kamusal entelektüelin yeteneği ve amacı buydu: derinlere kök salmış inançlara meydan okumak, en katı ideolojileri bile yıkabilecek yadsınamaz fikirler sunmak.
Tartışmanın ehemmiyeti salonun ahşap duvarlarının çok daha ötesine ulaştı. Birçok Amerikan kanalı tarafından yeniden yayınlandı, gazetelerde ve sınıflarda incelendi ve bugün bile geçerliliğini korumaya devam ediyor. Bu tartışma, o dönemde entelektüellerin sadece düşünür değil, kültürel söyleme şekil veren ve toplumu etkileyen kişiler olduklarını yansıtan bir andı. Bu, kamusal entelektüellerin halkın zihniyetini değiştirme, halkı eğitme ve halka meydan okuma konusunda gerçek bir güce sahip olduğu bir dönemi temsil ediyordu.
Bugün böyle bir tartışmanın, özellikle de aynı düzeyde kültürel etkiyle bu tür bir ilgi gördüğünü hayal etmek zor. Bir zamanlar bin kişinin tartışmaları dinlemek için bir salona doluştuğu yerde, bugünün entelektüel karşılaşmaları çevrimiçi alanda gerçekleşiyor. Bir zamanlar sessizlik ve odaklanma gerektiren şeyler, artık sonsuz bir içerik akışıyla rekabet ediyor. Entelektüellikten gösteriye doğru yaşanan bu değişim, kültürümüzün fikirlerle etkileşim kurma biçiminde temel bir değişikliğe işaret ediyor.
Ama önce, kamusal entelektüel kimdir?
“Kamusal entelektüel” terimi ilk kez Russell Jacoby’nin The Last Intellectuals: American Culture in the Age of Academe (Son Entelektüeller: Akademi Çağında Amerikan Kültürü) adlı çalışmasında kullanıldı. Jacoby, onları “genel ve eğitimli bir kitleye hitap eden yazar ve düşünürler” olarak tanımladı. Kamusal entelektüeller, bilgi ve entelektüel otoritelerini toplumsal, siyasi ve kültürel konuları halka anlatmak için kullandılar. Platformlarını dönemin statükosuna meydan okumak için kullanmaları özellikle önemliydi.
Baldwin’in ırk ve kimlik üzerine yazıları, Sontag’ın sanat ve kültür üzerine çalışmaları ve Chomsky’nin ABD dış politikasına yönelik eleştirileri daha geniş toplumsal tartışmalara katkıda bulundu. Onlar akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp medya aracılığıyla geniş bir kitleyle doğrudan etkileşim kurdular. Kamusal entelektüeller televizyon programlarına davet edildi, ulusal platfromlarda tartışmalara katıldı ve sayısız haber makalesi ve yazının konusu oldu.
Özünde, kamusal entelektüel, hem entelektüel derinliğin hem de kültürel görünürlüğün nadir görülen bir örneğiydi ve bu da onları zamanlarının önemli kültürel güçleri yapıyordu.
Ancak bugün, bu tür figürler giderek mumla aranır hale geliyor. Kamusal entelektüelin rolü parçalara ayrıldı, terimi tanımlamak artık kolay değil. Peki bu gerilemeye hangi güçler yol açtı ve onların yerini ne aldı? Kamusal entelektüeller bir zamanlar yazıları, konferansları ve tartışmalarıyla söyleme yön verdiyse, onların yerini kim ya da ne aldı?
Her zaman suç mahalinde: İnternet
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz: internet her şeyi kökten değiştirdi. 60’lar, 70’ler ve 80’lerin kamusal entelektüelleri, nispeten sınırlı bir medya ortamında geliştiler. Daha az televizyon kanalının, gazete yayınının olduğu ve entelektüel engellerin (gatekeeping) çok daha az olduğu bir zamanda sesleri gürültünün arasından sıyrılıyordu. Entelektüeller televizyondaki canlı yayınlarda siyaset tartıştılar, makaleleri saygın yayınlarda basıldı ve kitaplar ve röportajlar aracılığıyla geniş bir kitleye ulaştılar. Bu ortamda, kamusal entelektüeller kültürel birer simge haline geldi.
Günümüzde entelektüel alan, tamamen kenara itilmiş olmasa bile, parçalanmış durumda. Bir zamanlar Chomsky veya Baudrillard olabilecek türden bir kişi, artık derinlik ve nüans yerine hızı ve viral olmayı ödüllendiren bir medya ortamında dikkat çekmek için savaşmak zorunda. Günümüzün düşünürleri artık herkesin tanıdığı isimler değil, en parlak fikirlerin bile viral manşetlere indirgenme riski taşıdığı platformlarda etkileşim için mücadele eden niş mikro ünlüler.
Seslerin muazzam çokluğu, entelektüel otorite duygusu kazanmayı da zorlaştırdı. Eskiden seçkin birkaç kişinin elinde olan bir pozisyon, şimdi her biri en son trend veya kriz hakkında farklı bir görüşe sahip binlerce sese bölündü. Sosyal medya platformlarının birincil kültürel tüketim kaynağımız olmasıyla entelektüellik, kasıtlı, yavaş ilerleyen bir sanattan sürekli hareket halinde olan, dikkat çekmeye çalışan bir endüstriye dönüştü.
Kamusal entelektüellerin bulunmasının zorlaşması, parlak düşünür eksikliğinden değil, bu figürlere ayrılan alanın neredeyse yok olmasından kaynaklanıyor. Günümüzün entelektüel “influencer”ları —kendi alanlarında parlak olsalar da— kendilerini sosyal medyada markalaştırmak için mücadele etmek zorundalar. Derin düşünmeyi teşvik etmekten ziyade etkileşim yaratan makaleler yayınlamak ve içerikler üretmek zorundalar. Fikirlerin karmaşıklığı ve ağırlığı, genellikle kitlelere hitap etmek uğruna feda ediliyor.
“…entelektüeller, son derece kusurlu bir güce dalkavukça hizmet ederek doğalarından sapmış profesyoneller değil, tam aksine -tekrar etmek gerekirse- iktidara karşı gerçeği söyleme olanağı sağlayan alternatif ve daha ilkeli bir duruşa sahip aydınlardır.”
— Edward W. Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı
Amacınız sadece fikir sunmak değil, aynı zamanda onları dikkati dağınık bir izleyici kitlesi için “lezzetli” ve sindirilebilir hale getirmek olduğunda, entelektüelliğin sınırları bulanıklaşmaya başlar. Fikirler artık tartışma için değil, tüketim içindir.
Kamusal entelektüeller yazdı, böylece influencer’lar estetikleştirebildi
Bu arada, kültürü şekillendiren insanlar —ne giydiğimizi, nasıl konuştuğumuzu ve hatta nasıl düşündüğümüzü etkileyenler— artık entelektüeller değil, influencer’lardır. Ve bu, ünlülerin doğal evrimi gibi hissettirse de, bugün neye değer verdiğimiz hakkında önemli bir şey söylüyor. Artık bizi entelektüel olarak zorlayanlara bakmıyoruz, bize mükemmel bir şekilde paketlenmiş bir yaşam tarzı sunanlara bakıyoruz.
Kültürü şekillendiren figürler bugün tamamen farklı bir alanda faaliyet gösteriyor. Hailey Bieber gibi biri artık trendleri estetiğin sessiz diliyle dikte ediyor. Etkisi Sontag’ınkinden çok farklı olsa da, daha az güçlü değil; ancak yazıları ve düşünceleriyle halkın düşüncesini şekillendiren Sontag’ın aksine, Bieber’ın etkisi tamamen görseldir. Yeni bir (garip bir şekilde yemek temalı?) güzellik trendi başlattığında —’glazed donut skin’ (sırlı donut cildi), ‘brownie lips’ (brownie dudaklar), ‘strawberry makeup’ (çilek makyajı) ve benim kişisel favorim olan saçma isimli ‘cinnamon cookie butter hair’ (tarçınlı kurabiye ezmesi saçı)— en keskin kültürel eleştirilerle yarışacak bir hız ve güçle kültürümüzün dört bir yanına yayılıyor.
Kim Kardashian, modern kadınlığı şekillendirmek için son birkaç on yıldaki herhangi bir feminist yazardan muhtemelen daha fazlasını yaptı. Güzellik standartları ve kendimizi çevrimiçi sunma şeklimiz üzerindeki etkisi ölçülemez. Kardashian estetiği —küratörlüğünü yaptıkları hiper-kadınsılık ve cerrahi olarak mükemmelleştirilmiş vücutları— modern güzelliğin şablonu haline geldi. Ve Kim’in kendini pazarlama sanatında ustalaşması nedeniyle kendi alanında entelektüel bir güç olduğu iddia edilebilse de, etkisi tamamen estetiktir. Bizi düşündürmüyor, özendiriyor.
Bu değişimin merkezinde yatan şey budur. Kamusal entelektüeller bir zamanlar fikirlere meydan okuyarak kültürel söylemi şekillendirirken, günümüzün en etkili figürleri bir yaşam tarzı modelleyerek kültürü şekillendiriyor. Kardashianlar ve internet mikro trendlerini dikte eden sonsuz influencer ordusu, halka açık tartışmalara girmiyor veya felsefelerini denemeler ve konferanslarda dile getirmiyor. Bunun yerine, fikirleri yansıttıkları yaşamlara içkindir. Etkileri etkileşim yoluyla değil, sürekli maruz kalma yoluyla pasif olarak emilir.
Bu tesadüfi bir değişim değil, daha geniş kültürel dönüşümümüzün bir yansımasıdır. Eğer Sontag, kamusal entelektüelliğin kitlesel çekiciliğe sahip olduğu bir dönemi temsil ediyorsa, bu influencer’lar onun yerini alan şeyi temsil ediyor: kamusal estetikçilik. Bir filozof toplumumuz üzerine bir eleştiri inşa etmek için yıllarını harcayabilir, ancak bir influencer tek bir Instagram gönderisiyle insanların dünya görüşlerini değiştirebilir. Bugünün kültürel liderleri arzuyu somutlaştırıyor; onlar aynı anda hem ürün, hem mesaj, hem de pazarlama stratejisidir.
Podcast veya blog gibi entelektüel sayılabilecek bir platforma sahip figürler bile, geçmişin kamusal entelektüellerinden farklı bir çerçevede faaliyet gösterme eğilimindedir. En başarılı olanlar, fikirlerini kolayca tüketilebilir formatlara nasıl paketleyeceğini bilenlerdir. İçerikleri etkileşim talep edebilir, ancak derinlemesine düşünmeyi gerektirmeyebilir. Dijital çağımızın en başarılı kültürel eleştirmenleri cilt bakımı rutini yerine bir dünya görüşü satan farklı bir tür influencer’dır.
Münazara öldü, çok yaşa söylem
Kültürel manzaradaki en çarpıcı değişikliklerden biri, entelektüel tartışmaların giderek daha fazla ayrışmasıdır. Geçmişin büyük halk tartışmalarının yerini “subtweet”ler ve algoritma güdümlü yankı odaları aldı. Entelektüellerin ideolojik savaşlara girdiği televizyon tartışmaları yerine, ya ciddiye alınamayacak kadar “çevrimiçi” ya da alakasız, aşırı sterilize edilmiş söylemlerle karşı karşıyayız.
Geçmişte entelektüel tartışmalar, halkın düşüncesini şekillendiren kültürel olaylardı. Sadece eğlence için değillerdi, derin entelektüel tartışmaların gerçekleşmesi için fırsatlardı. 1968 Ulusal Kurultayı’ndaki William F. Buckley Jr. ve Gore Vidal arasındaki tartışmalar, kişisel hakaretleri ve hararetli atışmalarıyla kötü şöhretli olsa da, yine de o dönemin entelektüel ve ideolojik alanını yansıtıyordu. Tartışmalar genellikle gerçek özden sapsa da, halkın dikkatini çekti ve siyasi söylem üzerinde kalıcı bir etki yarattı.
Bunun gibi entelektüel tartışmalar, izleyicilerini ahlak, siyaset ve toplum üzerine sorularla meşgul ederek kamusal tartışmayı şekillendirdi ve zamanlarının ideolojik ruhunu (zeitgeist) yakaladı. O dönemde entelektüel fikirler akademinin duvarlarının çok ötesine ulaştı.
Ancak bugün entelektüel tartışmalar algoritmalar, entelektüel faunuslar ve dijital linçlerle parçalanmış durumda. Algoritma güdümlü yankı odaları, yalnızca zaten hemfikir olduğumuz kişileri duymamızı sağlıyor. İnsanların artık tartışmadığı söylenemez —sürekli tartışıyoruz— ancak tartışmanın doğası değişti. Amaç artık fikirleri keşfetmek veya sorgulamak değil, zekâ göstermek ve o an için geçerli olan her türlü söylemi “kazanmak”. Sonuç olarak, gerçek tartışmanın nadir olduğu, fikirlerin ya kitlesel çekicilik için sulandırıldığı ya da belirli gruplar içinde radikalleştirildiği bir entelektüel ortam ortaya çıkıyor.
Jordan Peterson, akademik tartışmalardaki titizliğinden ziyade, daha geniş kültürel savaşlardaki konumlanmasıyla öne çıktı. Ben Shapiro tartışmayı, rakibi aşağılamanın eldeki sorunların karmaşıklığını keşfetmekten daha değerli hale geldiği bir eğlenceye dönüştürdü. Tartışma, gerçeğin peşinde koşmaktan ziyade, bir izleyici kitlesi önünde zekâ gösterisi yapmaya dönüştü.
Akademinin paralı fildişi kuleleri
Ancak kamusal entelektüelin ölümü sadece değişen medya ortamından kaynaklanmıyor, aynı zamanda bilgiye erişim biçiminin de değişmesinin bir sonucu. Bir zamanlar entelektüellerin genelci olmaları, edebiyat, siyaset, bilim ve felsefe arasında geçiş yapabilmeleri ve bunları ortalama insan için daha erişilebilir hale getirebilmeleri bekleniyordu. Sontag veya Russell tek bir dar alana hapsolmadılar, karmaşık fikirlerin birçoğuyla ilgilenerek bunları halk için sindirilebilir ve düşündürücü hale getirdiler. Ancak bugün entelektüel yaşam daha katı.
“Akademik yaşam daha da profesyonelleşti. Genel okuyucu için değil, birbirleri için yazıyorlar. Örneğin, bugünün akademik siyaset felsefesinin siyaset pratiği üzerinde etkisi sıfır. Şu anda herhangi bir politikacının önde gelen bir akademik filozofun adını verebileceğinden şüpheliyim. Kim olduklarını kimse bilmez.”
— John Gray
Aşırı entelektüel uzmanlaşma, akademik dünyayı, akademisyenlerin halkla etkileşime girmek yerine yalnızca meslektaşlarıyla konuştuğu kapalı bir yankı odasına dönüştürdü. Bir zamanlar kamusal entelektüeller uzmanlaşmış bilgi ile ana akım söylem arasında köprü olurken, bugün entelektüeller akademik çevrelere hapsedilmiş durumda. Bugün filozoflardan Sartre’ın bir zamanlar yaptığı gibi edebiyat veya siyaset hakkında yorum yapmaları beklenmiyor, bunun yerine entelektüel nişlerindeki bir avuç meslektaşı için iş üretmeleri bekleniyor.
Günümüz entelektüelleri akademik alanlarının dışına çıkmaya kalkışsalar bile, uzmanlaşmanın doğası gereği bilgileri sıklıkla sorgulanır. Siyaset üzerine yazan bir tarihçi veya felsefeyi inceleyen bir fizikçi, entelektüel otoritenin katı sınırlar içinde sıkı bir şekilde denetlenmesi nedeniyle şüpheyle karşılanabilir.
Akademi ile kamusal yaşam arasındaki bağ aşındı. Bugünün entelektüelleri, belirli bir alanda giderek daha fazla uzmanlaşma talep eden kurumlar tarafından boğuluyor ve bu da çalışmalarını genel halk için giderek daha erişilmez hale getiriyor. Bu arada, ana akım söylem entelektüelikten tamamen uzaklaşmaya devam ediyor. Baskın medya platformları, özü ve entelektüel tartışmayı önceliklendirecek bir alan yerine, geçici dikkat dağıtıcı unsurları ve sansasyonel manşetleri tercih ediyor.
“Bilgiye evrensel erişim, bilgi toplumlarına geçişi destekleyen temel dayanak olmaya devam etmelidir. Kamu malı bilginin kapsamı ve niteliği ne olursa olsun, içeriğin ayrımcılık yapılmaksızın gerçekten herkes tarafından erişilebilir olmasını sağlamak son derece önemlidir.”
— Abdul Waheed Khan, UNESCO İletişim ve Bilgi eski Genel Müdür Yardımcısı, Küresel Bir Kamu Malı Olarak Bilgiye Evrensel Erişim (2009)
Kamusal entelektüeller eskiden sadece çevirmenlerdi, karmaşık fikirleri ana akım tartışmalara dönüştürmeye yardımcı olan kişilerdi. Ancak şimdi entelektüeller, kamusal alan yerine dergiler ve konferanslar için çalışma üretmeye hapsolmuş durumda. Sonuç olarak, kamu merkezli entelektüellik nadir hale geldi. Bunun nedeni, o kalibredeki entelektüellerin artık var olmaması değil, bir zamanlar fikirlerini görünür kılan yapıların kurumsal engeller altında gömülmüş olmasıdır.
Perdeler kapandıktan sonra sahneye çıkma korkusu
Günümüzde bazı kişilerin entelektüel alana adım atmakta tereddüt etmesi de anlaşılabilir bir durum; çünkü her şey zaten söylenmiş ve yapılmış gibi hissediliyor. Her düşüncenin, argümanın, karşı argümanın ve karşı-karşı argümanın zaten ortaya atılıp analiz edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Modern dünya entelektüellerden yoksun değil; daha az insan kamusal entelektüel rolüne adım atmaya istekli, çünkü artık özgünlüğün mümkün olmadığını düşünüyorlar.
Her fikrin, sizden daha zeki, daha hızlı ve daha geniş bir kitleye sahip biri tarafından zaten didik didik edilmiş olması hissi bir hayal kırıklığı yaratıyor. Birçoğu için, sohbete katkıda bulunma dürtüsü, tekrara düşme korkusuyla bastırılıyor. Eminim çoğumuz bunu anlayabiliriz—ben de ne zaman bir makale yazmaya kalksam, daha önce söylenmiş fikirleri tekrarlıyormuşum gibi hissediyorum. Bu makaleyi yazarken bile, tartışmamın tamamen yeni veya benzersiz olmadığının farkındayım, bu da yazma ve yayınlama konusunda özgüvenimi zedeliyor. ‘Birisi zaten bu konuda bir makale yazmışken neden kamusal entelektüelliğin ölümü üzerine bir makale yazayım?’ ‘Birisi zaten kabul, tepki ve kaçınılmaz ilgisizlik döngüsünden geçmişken neden statükoyu sorgulamaya çalışayım?’
Bu düşüncenin sonucu ne? Entelektüel bir yankı odası. Birçok kişi kamusal söyleme katılmak yerine, başkasının zaten tüm işi yaptığına ve söylenmesi gereken her şeyi söylediğine inanarak pasif bir şekilde içerik tüketiyor.
Ama gerçek şu ki, hiçbir konuşma asla gerçekten bitmez. Tarih bize fikirlerin ve inançların asla durağan olmadığını, bağlamları ve onlarla etkileşime giren insanlar tarafından şekillendirildiğini göstermiştir. Yüzyıllar önce tartışılan aynı felsefi sorular, dünya değiştikçe evrimleşmeye ve yeni anlamlar kazanmaya devam ediyor. İnsanların 70’lerde feminizmi anlama biçimi, şimdi anlama biçimimizle aynı değil. Baudrillard’ın 80’lerde medya ve hipergerçeklik hakkında yazdıkları bugün ürkütücü derecede geçerli, ancak yorumumuz mevcut dijital çağımız tarafından şekillendiriliyor. Her dönem geçmişi yeniden yorumlar ve her ses bu yoruma yeni bir şey ekler.
Asıl tehlike sessizlikte yatıyor. Her şeyin zaten söylendiğine dair inancımız, insanların konuşmaktan tümüyle caydırıldığı, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet haline geldi. Ancak entelektüel alan, yüzyılda bir gelen bir avuç düşünür tarafından sürdürülmez; sürekli konuşmaya dayanır. Hiç kimse her şeyi söyleyemez ve hiçbir fikir asla gerçekten tamamlanmış değildir. Soru, bir şeyin daha önce söylenip söylenmediği değil, tam da bu anda sizin tarafınızdan söylenip söylenmediğidir.
Bir trajedi mi yoksa sadece düşüncenin evrimi mi?
Peki, kamusal entelektüelin gerilemesi önemli mi? Belki de değil. Belki de her zaman görüntülerin kelimelerden daha yüksek sesle konuştuğu, estetiğin analizden daha etkili olduğu bir noktaya ulaşacaktık. Belki de bu, aşırı görsel, algoritma odaklı bir çağda etkinin doğal evriminden başka bir şey değil.
Fakat önde gelen kültürel figürlerden artık bizi entelektüel olarak zorlamalarını beklemediğimiz gerçeğinde rahatsız edici bir şeyler var. Onlardan yazmalarını, tartışmalarını veya kamusal söylemi anlamlı bir şekilde şekillendirmelerini beklemiyoruz. Tek beklentimiz ne yapıyorlarsa onu yaparken iyi görünmeleri.
Entelektüellerden influencer’lara doğru yaşanan değişim, fikirlerle nasıl etkileşim kurduğumuzu ve bizim için gerçekten neyin önemli olduğuna nasıl karar verdiğimizi etkiliyor. Eğer “kültürü kim şekillendiriyor?” sorusunun cevabı “en iyi cilde sahip olan” ise, belki de yol boyunca bir şeyleri kaybettik demektir.
Peki, entelektüel alan geri kazanılabilir mi yoksa kalıcı olarak dijital gösteriye mi hapsoldu? Podcast’lerde, makalelerde, forumlarda ve başka çevrimiçi alanlarda bulunan uzun erimli tartışmalar harika başlangıç noktalarıdır. Bu medya türlerinin platformları, incelik ve derinliğin büyük önem taşıdığı fikirlerin daha derinlemesine incelenmesine olanak tanır.
Ancak entelektüel alanlar sadece bu geleneksel platformlarla sınırlı değildir. İnternet kitap kulüpleri veya Substack bültenleri gibi niş çevrimiçi topluluklar, insanların benzersiz fikirlerle bağlantı kurması için yeni yollar yaratıyor. Entelektüel konuşmayı günlük hayatınıza da dahil edebilirsiniz. Bu konuları daha erişilebilir ve alakalı hale getirmek için yerel etkinliklere, sanat galerilerine katılın veya hatta arkadaşlarınızla gündelik tartışmalar başlatın. Entelektüel alan değişmiş olabilir ama yok olmadı. Sadece fikirlerle derinlemesine ilgilenmeye istekli insanlarla bu alanları geri kazanmak için beraber çalışmalıyız.
Nihayetinde, kamusal entelektüelin ölümü göründüğü kadar trajik olmayabilir; bu sadece entelektüelliğin yeni biçimler aldığı anlamına gelebilir. Ancak gerçekten önemli olanı, yani derinliği, karmaşıklığı ve daha büyük bir şeyin peşinde kolay cevaplara razı olmayı reddetmeyi gözden kaçırmadığımızdan emin olmalıyız.
