Bu metin YZ yardımıyla Nuri Ersoy tarafından çevrilmiş, Necdet Hasgül tarafından redakte edilmiştir. Metnin orijinaline ZNetwork üzerinden ulaşılabilir.
İran’daki savaş, tehlikeli olmasının yanı sıra, asimetrik savaşın bir örneği olması nedeniyle oldukça da ilginç. ABD’nin çok daha güçlü olduğu açıkça ortada; muhtemelen bu yüzden de önemli ölçüde bir güç zehirlenmesi söz konusu: Bu savaşa büyük bir özgüvenle ve çatışmanın tırmanışında üstünlük sağlayacağı varsayımıyla girdi. Dolayısıyla, İranlıların enerji ticaretini durdurma imkanı da dahil olmak üzere başka yollarla savaşmak zorunda kaldığını görüyoruz. Üstelik İran’ın bu savaşı sadece “kadınları özgürleştirme çabası” veya benzeri bir şey olarak değil varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü göz önüne alındığında, İranlılar yenilgiden kaçınmak için küresel ekonomiyi durdurmaya istekli ve hazır görünüyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’ın eski maliye bakanı ve Avrupa’da Demokrasi Hareketi (DiEM25) kurucularından Profesör Yanis Varoufakis ile bu savaşın nereye doğru gittiği ve küresel ekonomi üzerindeki etkileri hakkında konuştum.
Glenn Diesen: Bu savaşın nereye doğru gittiğini düşünüyorsun? Çünkü herkes her şeyini buna yatırmış gibi görünüyor ve ben kimse için yeterince çıkış yolu göremiyorum.
Yanis Varoufakis: Bunun yeni bir şey olmadığını hatırlamalıyız. Amerika Birleşik Devletleri, büyük bir özgüvenle girdiği ve bazen yıllar sonra kanatları kırılmış bir şekilde çıktığı bir dizi asimetrik çatışmaya girmiştir.
Afganistan’ı işgal ettiler. Yenilgiye uğramaları 20 yıl sürdü, ancak sonunda yenildiler ve ilk işgalde ortadan kaldırmayı amaçladıkları Taliban’ı her zamankinden daha güçlü bir şekilde geride bıraktılar.
Irak: “Şok ve Dehşet.” George W. Bush oraya giriyor, Irak’ı fiilen bir iki günde ele geçiriyor, hatırlarsanız uçak gemisinde zafer ilan ediyor ve ardından yıpratma savaşı başlıyor [ve devam ediyor], ta ki Amerika Birleşik Devletleri tekrar yenilene kadar.
Bence İran’daki fark şu ki, Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi baştan beri kötü niyetle harap ettiği ülkelerden çok daha fazla muhalefetle karşılaştı. İran rejimi buna hazırlanıyordu. Ve hâlâ Tel Aviv’e, Körfez bölgesindeki Amerikan askeri üslerine saldırabilecek kapasitede olması oldukça ilginç. Sonunda yaklaşık bir hafta içinde, ABD Hükümeti’nin acı eşiğinin İran rejimininkinden çok daha düşük olduğunu görüyoruz.
Glenn Diesen: Bu savaşın ekonomisine bakarsanız, Ukrayna’da olduğu gibi endüstriyel gücün önemli olduğu, artık uluslararası tedarik zincirlerine güvenilemeyeceği dersi çıkarılıyor gibi görünüyor. Hem Ukrayna’dan hem de İran’dan çıkarılan dersler, büyük güçlerin teknolojik egemenliğe, bir miktar tedarik zinciri güvenliğine ve elbette endüstriyel güce ihtiyaç duyduğu yönünde. Bu, tüm ideolojimizi değiştirecek mi? Çünkü son on yıllarda her şey serbest ticarete dayanıyordu (yani, başkası silahlarınızı üretebiliyorsa, bunu dışarıdan tedarik etmelisiniz). Sizce bu dünyayı nasıl değiştirecek?
Yanis Varoufakis: Çok doğru bir noktaya değindiniz. Vietnam Savaşı’ndan sonra, 70’lerin başlarından ve Bretton Woods’un çöküşünden sonra, finansallaşma ve neoliberalizm çağı geldi; ki bu dönem, sizin de belirttiğiniz gibi, Batı’nın sanayi kuruluşlarının Batı elitleri, Batı egemen sınıfları tarafından elden çıkarıldığı bir dönemdi. Bunlar başka yerlere gönderildi. Ardından, esasen, finans sektörlerini geliştirdiler. Şimdi de Büyük Teknoloji sektörlerini aynı şekilde geliştiriyorlar. Bir sanayiye sahip olmadan da idare edebileceklerini düşündüler.
Birleşik Krallık örneğinde, aslında işçi sınıfını yenmek ve sendikaları ortadan kaldırmak amacıyla sanayiye yönelik neoliberal saldırıyı başlatan Margaret Thatcher, bu sanayisizleşme sürecinin ve sanayi kapasitesinin Çin, Vietnam, Güneydoğu Asya gibi yerlere taşınmasının zeminini ilk hazırlayan kişi oldu.
Şimdi yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşme zamanı geldi.
Ama Glenn, Donald Trump’ın buna kanmasına özellikle şaşırdım. İran’a karşı hiçbir çıkış stratejisi olmadan savaş başlatma gibi aptalca bir karar vermeden önce, Venezuela’da yaptığı gibi bir şey yapacağını düşünmüştüm: İçeri girip uluslararası hukuka aykırı bir şey yapacak, örneğin Maduro’yu kaçıracak (ya da İran örneğinde Hameney’i öldürecek), sonra zafer ilan edip eve dönecekti. Çünkü sadece bunu yapsaydı, her şey yolunda giderdi, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi; sonuçta bu, (sonrasında) bir diktatörü devirdiğini iddia edebileceği çok kısa bir an olacaktı.
Ama bunu yapmadı. Ve bence onu bu tuzağa düşüren ve şimdi siyasi olarak yıkıcı sonuçlar doğuran bir savaşa girmesinin sebebi İsrail. Benjamin Netanyahu, ABD Hükümeti’ni bitmek bilmeyen, kalıcı bir savaşa sürüklemekte bir kez daha son derece yetenekli olduğunu kanıtladı. Bu, İsrail’in stratejisidir ve bu strateji İsraillilerin zihninde sürekli bir güvensizlik yaratmak ve bölgede sürekli olarak başka bir savaş çıkarmak için kullanılır; ister Güney Lübnan’da, ister Yemen, ister Suriye, isterse de şimdi İran’da olsun. Bütün bunların tek bir sebebi var: çok fazla gürültü çıkarmak, tüm İsraillileri savaş kışkırtıcılığına ve İsraillilerin ve hayatta kalabilmek için savaştıkları yanlış fikrine kaptırmak. Bu yanlış düşünce, Netanyahu’nun önem verdiği tek şeyi, yani Batı Şeria’nın ilhakını, Filistin’de hiçbir Filistinli kalmayana kadar süren istikrarlı ve kalıcı etnik temizliği sürdürmek için gereklidir (ki bu, hatırlarsanız, Ariel Sharon döneminden beri [İsrail politikasıyla] el ele gidiyor; Gazze’nin önce bir toplama kampı, şimdi ise bir soykırım alanı haline dönüştürülmesiyle).
Unutmayalım ki Trump, ilk döneminde İsrail’in kendisini İran’a karşı bir savaşa dahil etme girişimine başarıyla direndi. Trump’ın üzerinde de, Obama ve diğer Amerikan başkanlarında olduğu gibi, Tel Aviv’den, İsrail’den İran’a karşı bir savaş başlatması için muazzam bir baskı vardı. Trump 1.0 buna direndi ve çok başarılı oldu.
Peki, şu an içinde bulunduğu tuzağa nasıl düştü? Zira yaptıklarının nedenini açıklayacak hiçbir neden yok. Glenn, aklıma gelen tek mantıklı açıklama, tek cevap şu ki -ve bu tartışmalı kısım olacak- Netanyahu’nun elinde onun üzerinde bir koz vardı, İsrail’in Trump 2.0 üzerinde Trump 1.0’da sahip olmadığı bir etkisi vardı ve bu da onun neden [bu işe karıştığını] açıklıyor, zira başka bir açıklama olamaz.
“Ne düşünüyorlardı acaba?” dediğinde harika bir şekilde özetledin. Gerçekten de İran’a karşı bitmek bilmeyen bir bombardıman kampanyası yürütürlerse Hürmüz Boğazı’nın açık kalacağını mı sandılar? Dolayısıyla bunu yapmalarının başka mantıklı bir açıklaması olmadığı için varabileceğim tek sonuç, Netanyahu’nun Trump hakkında elinde bir şey olduğu ve Trump’ın bu şeyden, Kasım ayındaki Kongre seçimlerinden hemen önce içine düştüğü bataklıktan daha çok korktuğudur.
“Kadınları özgürleştirmeye çalışıyorlar” bahanesinden bahsettin ve bence bu, cevaplamamız gereken bir soru. İster şimdi olsun ister yıllar önce Afganistan örneğinde olduğu gibi, liberal emperyalistler bana “Peki ya kadınlar, Yanis? Amerikan emperyalizmini kınıyorsun ama bu kadınlar için bir çözüm değil miydi?” dediklerinde cevap vermem gerektiğini düşünüyorum.
Hayır, öyle değildi.
İranlı kadınların, özellikle İran’da başörtüsü takmadığı için gözaltında öldürülen 17 yaşındaki Mahsa Amini’nin katledilmesinden sonra, göstericilerin harika sloganı olan (“Kadın, Yaşam, Özgürlük”) sloganını hatırlamak için, unutmayalım ki, kadın düşmanı, insanlık düşmanı, ırkçı bir Washington yönetiminin veya Tel Aviv’in soykırımcı üstünlükçülerinin F-35’lerden attığı bombalara ihtiyaçları yok. “Kadın, Yaşam, Özgürlük”e giden yol, İran’ın dumanı tüten yıkıntılarından geçmiyor. Felsefeci Gayatri Spivak, beyaz, ırkçı erkeklerin esmer tenli kadınları, onların çocuklarını ve esmer tenli erkeklerini bombalayarak özgürleştireceği ve bunun onların esmer tenli erkeklerden kurtuluş yolu olacağı fikrinin saçma olduğunu çok güzel ifade etti.
Onların özgürleşmesi, İran’daki kadınların özgürleşmesi —tıpkı Afganistan’da ve ondan önce Irak’ta olduğu gibi— İran’ın barışa ya da demokrasiye kavuşmasını 70 yıldır engelleyen güçlerin yenilgisiyle mümkün olacaktır. 1953’te demokratik olarak seçilmiş Musaddık Hükümeti’ni deviren darbeyi hatırlayın? O darbeyi CIA yapmıştı. Yani demek istediğim, İran halkı öncelikle mevcut rejim ile Irak, Libya ve Suriye’nin toplamından daha kötü bir kader arasındaki iğrenç seçimden kurtarılmalıdır, çünkü Netanyahu İran için bunu istiyor ve bu konuda itici güç o. Trump değil. Trump’ın yolsuzluğa bulaştığını 5, 10, 20 yıl sonra öğreneceğiz. Netanyahu’nun planı İran’ı Libya ve Suriye gibi başarısız bir devlete dönüştürmektir. Bu, İranlı kadınların özgürleşmesi anlamına gelmeyecek. Bu konuda çok net olmalıyız. Bence bu feminist bir bakış açısı.
Sonuç olarak, Amerika Birleşik Devletleri bugün de pek değişmedi. Vietnam’daki My Lai olayından sonra, Vietnamlı sivillerin katliamını “onları komünizmden kurtarmak için köylerini yok etmek zorundaydık” diyerek haklı çıkaran Amerikalı generali hatırlıyor musunuz? Bu, aynı argüman. “Kadınları kurtarmak için o genç kızları okullarında öldürmek, onları paramparça etmek; et, kemik ve kan yığınına dönüştürmek zorundaydık.” Amerika Birleşik Devletleri emperyalizminin insanlık düşmanlığında bir süreklilik var.
Elbette İran rejimi şeytanlaştırıldı. Bunu teokrasiye karşı biri olarak söylüyorum. Kendimi (insanları şaşırtmak için) özgürlükçü bir Marksist ve feminist olarak tanımlıyorum. Ama Suudi Arabistan ile İran’ı karşılaştıralım. Şimdi, sizce hangi ülkede kadınlar daha çok eziliyor? Bence Suudi Arabistan ve kimse Suudi Arabistan’ı yerle bir etmeyi düşünmüyor. Hatta Bay Trump ve oğulları Suudi Arabistan’da oldukça iyi iş yapıyorlar ve çok sadık müttefikler olarak kabul ediliyorlar. Bu saçmalıkları bir kenara bırakalım.
Glenn Diesen: İran’ın bugünkü durumu göz önüne alındığında, savaşın hedeflerini ve amaçlarını nasıl değerlendiriyorsun? Bu savaşta neyi başarmak istiyorlar? Savaşı kendilerinin seçmediğini biliyorum, ancak artık bu işin içindeler. Eğer sen veya başka biri onlara danışmanlık yapıyorsa, sence ne tür tavsiyelere ihtiyaçları var?
Yanis Varoufakis: Sana solcu biri olarak sesleneceğim, çünkü Batı’daki solun bu rejimin nasıl bir şey olduğunu hatırlaması gerekiyor. 1979’da Glenn, İran halkı, sizin de belirttiğiniz gibi, Şah’ın faşist diktatörlüğüne ve Gestapo’suna (CIA’nın kurulmasına yardım ettiği, İran’da işkenceyle eşanlamlı hale gelen bir istihbarat ve baskı teşkilatı olan SAVAK’a) karşı ayaklandı. Yani, önce 1953’te demokrasi CIA ve İngiliz istihbarat servisleri tarafından ortadan kaldırıldı. Bu acımasız faşist diktatörlüğü dayattılar. İşte o zaman İran’da demokrasi hakkında konuşma haklarını tamamen kaybettiler. Bu, İslami olmayan 1979’daki kendiliğinden devrimi yarattı. İlericiler, sosyalistler, komünistler vardı ve hepsi Ayetullah Humeyni’nin önemini kabul etti ve onu destekledi.
Başkan Carter döneminde (ki kendisi savaş sonrası dönemin en liberal, en iyi kalpli başkanı olarak kabul ediliyordu) İran Devrimi’nin Şah’ı devirmede başarılı olacağı anlaşıldığında, CIA, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı hemen bu hareketin en aşırı İslamcılarının tarafını tuttu. Ve bakın ne oldu, İslamcılar devrimi ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk şey solcuları katletmek oldu. 1979 Devrimi’ne katılmış ve Humeyni’yi desteklemiş olan komünist partinin tüm merkez komitesini katlettiler.
Dahası, Körfez ülkelerinden, Suudi Arabistan’dan daha az plütokratik olmasına ve Körfez’deki Sünni rejimlerden daha fazla sosyal vicdana sahip olmasına rağmen, İran rejimi 1979-80’den çok kısa bir süre sonra neoliberal politikaları benimsemeye başladı (unutmayın, bu dönem, Reagan ve benzerleriyle Batı’da neoliberalizmin yerleşmeye başladığı dönemdi). Özellikle 1990’larda, İslam Cumhuriyeti rejimi tarafından İranlıların çoğunluğuna dayatılan bir özelleştirme dalgası, sübvansiyonların kaldırılması ve etkili kemer sıkma politikaları yaşandı. 2017-18’deki ilk isyanlara, ardından Mahsa Amini’nin polis gözetiminde öldürüldüğü 2022’ye bakarsanız, bu ayaklanmanın altında yatan şey rejimin neoliberal politikalarına karşı bir toplumsal ayaklanma, toplumsal bir isyan idi.
Son 20-30 yıldır İran siyaseti hakkında Batı medyasındaki yayınları izleyen herkes, Batı’da “reformcular” ve “muhafazakârlardan” bahsedildiğini fark etmiştir. Bunlar gerçekten de İslam Cumhuriyeti içinde iki fraksiyondur ve aralarında farklılıklar vardır; ancak bu farklılıklar sağcı veya solcu olmakla ilgili değildir. Fark şudur ki, sözde reformcular kontrol ettikleri özel işletmeleri Avrupa Birliği ve özellikle Birleşik Krallık ile, mümkünse de Amerika Birleşik Devletleri ile bağlantılandırmaya ve entegre etmeye daha heveslidirler; ancak bunun zor olduğunun da farkındalar. Obama planına çok hevesli olanlar onlardı. Obama, Nisan 2015’te Beyaz Saray’da başkanlık görevindeyken bana şahsen, görevden ayrılmadan önce en büyük önceliğinin İran’ı uluslararası kapitalist finans devrelerine yeniden entegre etmek olduğunu söylemişti. Ve anlaşmayı imzalamıştı, Avrupa Birliği’ni de yanına almıştı. Sonra Trump geldi ve bunu bozdu.
Muhafazakârlar ise, özelleştirme yoluyla ele geçirdikleri işletmelerin Batı ile bütünleşmesini pek istemiyorlardı. Batı’nın, İslami bir altın çağ yaratma projelerinden vazgeçmeden bu işletmelerin bütünleşmesine izin vereceğine güvenmiyorlardı. Bu nedenle daha çok Çin’e, Rusya’ya yöneldiler. Ayrılık noktası bu.
İsrail’in uzun süredir devam eden, Filistin’deki etnik temizlik kampanyasını Gazze’deki Filistinlilere yönelik saf ve katıksız bir soykırıma dönüştürmesinden ve Trump ile Netanyahu’nun geçen Haziran ayında İran’ı bombalamasından bu yana, rejim içindeki muhafazakârlar ve sözde reformistler, bence artık birbirleriyle çatışmalarının anlamı kalmadığını fark ettiler ve hayatta kalmanın yeni bir aşamasına girdiler. Ve bunun için 30 yıldır hazırlanıyorlar. Görünüşe göre çok büyük miktarda insansız hava aracı ve füze stokları var. Dolayısıyla, soruna cevap vermek ve açıkça söylemek gerekirse hayatta kalma ve rejimlerini sürdürme açısından bence Donald Trump’a minnettarlar.
Glenn Diesen: Bu yaygın bir özellik. Hiçbir şey, dış bir gücün size saldırmasından daha fazla iç dayanışma yaratmaz. Ancak hükümetin kontrolü elinde tutmasının ve yeterli halk desteğine sahip olmasının yanı sıra, İran, askeri tesislere olduğu gibi ekonomik ve diğer sivil altyapıya yönelik saldırılar açısından da acıya dayanıklı gibi görünüyor. Dolayısıyla, bu acıya dayanabildikleri ve Trump’ın da neredeyse vuracak askeri hedeflerinin kalmadığını doğruladığı göz önüne alındığında bu savaşı kimin kazanacağını düşünüyorsun? Ve zafer gerçekte nasıl bir şey olurdu?
Yanis Varoufakis: Bu savaşı kimin kaybedeceğini kesinlikle biliyorum. Her gün kaybedenler İran halkı, Batı’nın sözde özgürleştirdiği İranlı kadınlar, Amerika Birleşik Devletleri halkı, Amerika Birleşik Devletleri’nin işçi sınıfı. İran ve Amerika Birleşik Devletleri’nin işçi sınıfları kaybediyor. Eğer Trump’ı göreve getiren bir MAGA destekçisiyseniz, işe gidip gelmek için ortalama 100 mil yol kat ediyorsunuz, çok yakıt tüketen bir SUV kullanıyorsunuz, zar zor geçiniyorsunuz ve şimdi benzin fiyatları iki katına çıktı. Yani büyük kaybeden sizsiniz. Rejimin yandaş kapitalizmine bağlı olmayan bir İranlıysanız, bir kadınsanız büyük kaybeden sizsiniz. Kaybedenler bunlar.
Dolayısıyla, gübre fiyatlarının, petrol fiyatlarının, doğalgaz fiyatlarının yükselmesi nedeniyle gıda fiyatlarında artış gören Amerikalıların, Avrupalıların, İranlıların ve Küresel Güney’deki insanların büyük çoğunluğu, bu savaşın kaybedenleri konusunda birleşmiş durumda. Peki kim kazanıyor? Bence eğer birileri kazanıyorsa, o da rejimin liderleridir. İran’ın şu anki en yüksek lideri olan genç Hamaney’i düşünün. Onun bakış açısından, yüksek bir ahlaki konumda bulunuyor. Babası öldürüldü, karısı öldürüldü, annesi öldürüldü, kız kardeşi öldürüldü, oğlu öldürüldü. Ve en azından şimdilik hayatta olduğu sürece, rejim dışarıdan dayatılmadığı için hâlâ çok yüksek bir desteğinin olduğu bir İran’da yer alıyor.
Ne düşünülürse düşünülsün –ve dediğim gibi, ben o rejimin karşıtıyım– yine de halk desteğine sahip bir rejim. Belki azınlık desteği, ama büyük bir azınlık. En önemlisi, daha önce söylediğim gibi: Bir yandan bu rejimi nefretle karşılayan, diğer yandan da olayları düşünebilen rasyonel, sağduyulu muhalif İranlılar demokrasi ve teokrasi arasında bir seçim yapma şanslarının olmadığını görüyorlar. Onlara sunulan seçenek bu değil. Eğer bu onların seçeneği olsaydı demokrasiyi, normalliği seçerlerdi. Ama seçenek bu değil. Trump-Netanyahu’nun yasadışı savaşının onlara dayattığı seçenek teokrasi –mevcut rejim– ile başarısız -yani bir Libya, bir Suriye arasında- bir devlet. Ve sadece teokrasiden kurtulmak için ikincisini seçmekte isteksizler. Bu, rejim için büyük bir başarı öyküsü.
Ama kişisel bir konuda bir şey söyleyebilir miyim?
Glenn Diesen: Evet, lütfen.
Yanis Varoufakis: Glenn, çok yorgunum. Bir kez daha, şiddetle karşı çıktığım bir rejime sahip bir ülkeye karşı Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılan yasadışı bir savaşa karşı çıkma ikilemiyle karşı karşıya kaldım.
1999’da, daha önce Yugoslavya’da Slobodan Milošević’e karşı kampanya yürütmüş olduğum halde, NATO ve Amerika’nın Yugoslavya’yı bombalamasını kınamak zorunda kaldım. 2003’te, Saddam Hüseyin’e karşı yirmi yıl süren kampanyamın ardından —Batı’nın gözdesi olduğu dönemde Saddam Hüseyin’e karşı çıktığım için bir keresinde Londra’da tutuklanmıştım— Amerikan koalisyonunun Irak işgaline karşı gösteri düzenledim.
2011 yılında Libya’daki Kaddafi rejimine öfkeliydim ve o ülkeyi bataklığa çeviren Amerikan öncülüğündeki Libya bombardımanlarına da karşıydım. Beşar Esad’ı her zaman acımasız bir diktatör olarak nitelendirdim, ancak geçen yıl Suriye’yi fiilen bir El Kaide militanına teslim eden Amerikan-İsrail entrikalarını kınıyordum. Ve şimdi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanını kutladıktan sonra, kendimi İran’ı harap etme planını kınamaktan başka seçeneğim olmayan bir durumda buluyorum.
Beni hem İran rejiminin hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin kuklası olmakla suçlayan, “Yanis, tarafsız olmaya çalışıyorsun. Bu ‘iki taraflılık’ da ne? İki tarafı da tutuyorsun” diyen birçok insan var. Hayır. Söylediğim şey şu ki, Batılı bir solcu olarak görevim çok basit.
Hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’da liderliğimiz artık bir çete gibi hareket ediyor. Mahallemizi yöneten çete, onaylamadığım uzak bir çeteye tamamen sebepsiz bir saldırı düzenleyip masum sivilleri öldürdüğünde, tarafsız kalmayı reddediyorum. Aynı zamanda taraf tutmayı da reddediyorum. Yaptığım şey her ikisini de ifşa etmeye çalışmak. Ama aynı zamanda, Batı’da çetemizi durdurmak için özel ve öncelikli bir görevimiz olduğunu da kabul ediyorum. Çünkü, tekrar ediyorum, onların bombalarını finanse eden bizim vergilerimiz. Onlara onay veren bizim sessizliğimiz. Bizim adımıza öldürenler bizim hükümetlerimiz. Bu yüzden hükümetlerimizin İran’a bomba atmasını durdurmalıyız. Ve şu anda en önemli önceliğimiz bu.
