Bu değerlendirme yazısı 1 – 13 Ocak 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İç politika: Çözüm süreci ve kimlik tartışmaları; uyuşturucu operasyonları, Anayasa ve seçim tartışmaları,
Ekonomi: İşsizlik, yoksulluk, makro ekonomik göstergeler,
Dış politika: Suriye’de HTŞ yönetiminden Kürtlere yönelen saldırılar; Venezüela, ABD’de iç politikasına ilişkin gelişmeleri aşağıdaki yazı başlıklarının altında takip edebilirsiniz.
Çözüm Süreci ve Kimlik Tartışmaları
Kürt meselesinin çözümü kapsamında Meclis’te kurulan komisyonun hazırlayacağı nihai rapora dair yazım ekibinin oluşturulduğunu bir önceki değerlendirmemizde belirtmiştik. AKP, CHP, MHP ve DEM Parti temsilcilerinden oluşan bu heyet, ortak rapora dair teknik ve siyasi ayrıntıları netleştirmek amacıyla bu dönemde iki kritik toplantı gerçekleştirdi. Komisyonun MHP’li üyesi Feti Yıldız’ın açıklamalarına göre raporun Ocak ayı sonuna kadar tamamlanması hedefleniyor.
Ancak Ankara’da rapor yazım süreci “uzlaşı” mesajlarıyla ilerlerken, iktidarın pratikteki uygulamaları bu uzlaşı ruhuyla taban tabana zıt bir görüntü çiziyor. Sürecin en yakıcı çelişkisi kayyum politikalarında, AİHM kararlarının uygulanmamasında ve Demirtaş’a yeni bir ceza verilmesinde kendisini gösteriyor. Yargılandığı davalardan beraat eden Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün, hakkındaki suçlamalar düşmesine rağmen görevine iade edilmemesi hukuki değil, siyasi bir ısrarın göstergesi olarak okunmalı. Üstelik bu durum, iktidar ortağı MHP kanadından gelen olumlu açıklamalara rağmen sürüyor. Rapor yazım ekibinde yer alan MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, açık bir dille “Ahmet Türk ve Ahmet Özer’in göreve iadesi önünde bizim açımızdan hiçbir sakınca yoktur” demesine rağmen, İçişleri Bakanlığı kayyumların görev sürelerini uzatmaya devam etti. Mahkemelerin kendi kararlarını dahi uygulamakta gecikmesi ve kayyum atamalarının kalıcı hale gelmesi, Kürt siyasi tabanında çözüm söylemlerine karşı büyük bir güvensizlik yaratıyor.
İktidar bloğunun söylem düzeyindeki yaklaşımı da bu güvensizliği besleyen bir diğer faktör. Gerek çözüm süreci tartışmaları gerekse Suriye’deki gelişmeler bağlamında iktidar kanadından gelen açıklamalar, Kürtleri eşit statüye sahip kurucu bir unsur olarak görmekten ziyade, Kürtlere bir “alt kültür” rolü dayatılması şeklinde okunabilir. Özellikle Suriye’nin kuzeyindeki yönetim modellerine ve Halep’teki Kürt varlığına yönelik “tasfiye” ve “terör” odaklı dil, Kürt kamuoyunda “eşit yurttaşlık” talebinin reddi olarak algılanıyor. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, iktidarın Suriye politikasını “Kürt düşmanlığı” üzerinden şekillendirdiği yönündeki sert eleştirileri, bu bağlamda ele alınabilir.
Bu siyasi ve idari baskı ortamı, İmralı’daki tecrit politikasıyla birleştiğinde toplumsal psikolojide ciddi kırılmalara yol açmış olabilir. PKK lideri Abdullah Öcalan ile 2 Aralık’tan bu yana hiçbir temasın kurulamamasının, Kürt kamuoyunda çözüm sürecinin geleceğine dair sorgulamaları artırdığı ve derin bir duygusal kopuşa zemin hazırladığı söylenebilir.
Gelinen noktada, önümüzdeki dönemin kaderini belirleyecek en kritik soru şudur: Tüm demokratik muhalefet mevcut pasif konumundan çıkıp barışa ve Ortadoğu’daki gelişmelere duyarlı, aktif bir “siyasi özneye” dönüşebilecek midir? Meclis’teki raporlar veya mahkeme kararları ne olursa olsun, denklemi değiştirecek asıl güç, muhalefetin örgütlü bir demokratik talep etrafında mobilize olup olamayacağıdır.
Uyuşturucu Operasyonları ve Siyasal Rekabet
Uyuşturucu, yasa dışı bahis ve şike üzerinden yürütülen operasyonlar kamuoyunda “medyatik” bir hava estirse de asıl baronlara ulaşılamadığı ve “torbacıların” ötesine geçilemediği ya da geçilmediği görülüyor. Bu arada Avrupa tarihinin en büyük kokain operasyonu sonucunda 10 ton kokain ele geçirildiğini ve yakalanan geminin Türkiye merkezli Kamer Shipping & Trading Co’ya ait olduğunu vurgulayalım. Ayrıca, Bebek Otel baskını gibi olayların İş Bankası kredileri üzerinden bankaya yönelik bir hamleye dönüşüp dönüşmeyeceği speküle edilirken, AKP içindeki güç savaşlarının da yeni bir boyuta evrildiği görülüyor. 1 Ocak’ta tekrarlanan Filistin’e destek mitingiyle Bilal Erdoğan öne çıkarılırken eylemde İsrail’e desteği bilinen Socar aleyhine slogan atılmasına izin verilmediğini de belirtelim. Ayrıca, Bilal Erdoğan için Tayyip Erdoğan’ınkine benzer bir logo ve imza tasarlanması, kendisinin siyaseten parlatılmaya çalışıldığının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Bu durumun, önümüzdeki günlerde Bilal Erdoğan ile Hakan Fidan arasında bir çatışmaya yol açıp açmayacağını göreceğiz.
Anayasa ve Seçim Tartışmaları
2026 yılının ilk günlerinde milletvekili transferleri uzun bir süre sonra tekrar gündem oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gelecek, DEVA ve CHP’den istifa eden milletvekillerinin AKP’ye katılım töreninde seneyi resmen bir “reform yılı” ilan etti. Ancak bu söylemin arka planında meclis aritmetiğini değiştirme stratejisi olabileceğini de göz ardı etmemek gerek. Zira yeni anayasa hedefleri doğrultusunda meclis çoğunluğunu tahkim etmeye çalışan AKP böylece sandalye sayısını 275’e yükseltmiş oldu. MHP ile birlikte iktidarın sandalye sayısı 322’ye ulaştı. Anayasa değişikliği için gereken -yani 360 ve üzeri referandum ile 400 ve üzeri doğrudan değiştirecek- sayıya, son dönemde sıkça kullanılan yargı silahıyla ulaşılabilir görünüyor.
İktidarın bu hamlelerine karşılık ana muhalefet partisi CHP, 2026’yı tartışmasız bir “seçim yılı” olarak planlıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, hem 81 il başkanıyla yaptığı toplantılarda hem de partisinin kapalı grup toplantılarında teşkilatına “tempoyu yükseltme” talimatı verdi. Özel, “Yarın seçim olacakmış gibi çalışın” diyerek, parti teşkilatına iktidar hedefi koydu. Cezaevi’nde tutuklu bulunan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, verdiği röportajda sadece bir adaylık ilanıyla yetinmeyip, aynı zamanda Türkiye’nin temel sorunlarına dair tutarlı bir politik çerçeve çizerek adeta seçim stratejisine “içerden” destek sunmuş oldu. Röportajda Kürt meselesini bir güvenlik sorunundan öte bir demokrasi ve eşit yurttaşlık meselesi olarak tanımlayan İmamoğlu, Özgür Özel ile aralarında ayrışma olduğu iddialarını kesin bir dille reddederek, muhalefetin “sımsıkı durma” zorunluluğunu vurguladı.
Makroekonomik Göstergeler ve Geçim Mücadelesi
İktidar, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki kısmi düşüşe rağmen altın fiyatlarındaki artışla güçlenen toplam rezervleri sayesinde yüksek reel faiz politikasına devam ederek dolar kurunu belirli bir seviyede tutma stratejisini sürdürecek gibi görünüyor. Yıllık enflasyonun %30,89 seviyelerinde seyretmesi, emekli maaşlarına beklenen zammın yapılmaması 2026’da bir seçim beklenmediğini ve yılın geniş yığınlar için ekonomik açıdan oldukça zorlu geçeceğini gösteriyor.
En düşük emekli maaşının 20.000 TL seviyesine çıkarılması bir lütuf gibi sunulsa da, asgari ücretin açlık sınırının altında bırakılması, emekli maaşlarının asgari ücretin de altında kalması toplumsal adaletsizliği derinleştiriyor. Gelir vergisi dilimlerindeki adaletsizlik işçiler için bir “vergi soygununa” dönüşmüş, net ücretler hızla erimeye başlamış durumda. Ayrıca, 1 Ocak itibarıyla yürürlüğe giren yasaya göre SGK’ye borcu olan ve emekli, dul ve yetim aylığı alanların maaşlarından yüzde 25’e kadar kesinti yapılabilecek. Bu durumda, borcu olan milyonlarca vatandaşın devlet hastanelerinde tedavi olma imkanı ortadan kalkmış olacak.
Çalışma Yaşamı ve Sendikal Mücadele
Metal sanayinde MESS’in %15 gibi düşük bir zam oranı ve 4 aylık deneme süresi gibi geriye gidiş içeren dayatmaları, işçiler üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Türk Metal sendikasının “maske takma” veya “yemekhanede ses çıkarma” gibi sembolik eylemleri, işverenin katı tutumunu kırmaktan uzak görünüyor. Türkiye’deki sendikalılık oranının %10-12 gibi düşük seviyelerde kalması, KESK ve DİSK gibi konfederasyonların mücadele kapasitesini sınırlasa da, kamu emekçilerinin başlattığı iş bırakma eylemleri hak arama mücadelesinin hala canlı olduğunu göstermesi açısından önemli.
Suriye’deki Gelişmeler
2026 yılının ilk haftalarında Suriye’deki sıcak çatışmalar iç savaş riskini de taşıyarak artmaya başladı. Bunda yeni yılın ilk haftalarında Paris’te gerçekleştirilen Geçici Şam Yönetimi ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda yapılan müzakerelerin ne kadar etkili olduğunu zaman içinde göreceğiz. Ancak ABD’nin “…her iki ülke için de kalıcı güvenlik ve istikrar düzenlemelerine ulaşmak için çaba gösterme taahhütlerini…“ duyurduğu mutabakat, Dışişleri Bakanı Fidan’ın aynı gün Paris’te Geçici Yönetimin Dışişleri Bakanı Şeybani ile görüşmesi ve ardından Şam’da ağır aksak yürüyen entegrasyon görüşmelerinin kesilmesi ve Halep’te başlayan saldırılar, aslında ABD, İsrail, Türkiye ve Şam Yönetiminin bir mutabakat sağladığına işaret ediyor. Diplomatik kulislerde, bu görüşmeler neticesinde Suriye’nin güneyinin İsrail, Fırat’ın batısının ise Türkiye nüfuz alanı olarak paylaşıldığı iddiaları konuşuluyor. Zira İsrail’in Kunetra ve Süveyde gibi bölgelere bayrak dikmesine karşın HTŞ veya Türkiye cephesinden herhangi bir kınama gelmemesi, bu nüfuz paylaşımı iddialarını daha da güçlendiriyor. Daha önce SDG ve Geçici Yönetim arasında varılan mutabakat çerçevesinde Halep’te kalan Kürtlerin yaşadığı Eşrefiye ve Şeyh Maksut mahallelerine yapılan saldırılara karşın başta ABD olmak üzere uluslararası alandaki sessizlik, ateşkes ve uzlaşı çağrılarının ise epey sonradan gelmesi de ayrıca dikkat çekiciydi. Aslında Halep’te yaşananlar, yerel asayiş güçlerinin ve halkın direnişi olmasaydı ciddi bir etnik temizlik tehlikesi içeriyordu. Özellikle kadın savaşçılara yönelik işkence iddiaları, daha önce Afrin’den kaçarak buralara sığınan mültecilerin ikinci bir sürgün dalgasına maruz kalması ve birkaç gün içinde onlarca insanın ölmesi, yüzlercesinin yaralanması yaşanan dramın boyutlarını gösteriyor.
Öte yandan ilan edilen ateşkese rağmen bölgede tansiyon düşmüyor. Zira Şam yönetimi SDG’nin Halep’in yakınlarındaki Dêr Hafir ve Meskenê bölgelerini terk etmeme kararını askeri yığınak yapmak olarak gösterip bölgeye askeri sevkiyat gerçekleştirmeye devam ediyor. Sevkiyat görüntüleri Suriye resmi haber ajansı SANA’da da yayınlandı.
İran’daki Protestolar ve Rejim Karşıtı Hareketler
Geçtiğimiz yılın son günlerinde İran riyalinin Amerikan doları karşısında aşırı değer kaybetmesinin ardından uzunu yıllardır yaptırımlar dolayısıyla yaşanan ekonomik kriz daha da derinleşmiş ve Molla rejiminin baskısı altındaki toplumda protestoların fitilini ateşlemiş, tüccar, öğrenci ve esnafın başını çektiği gruplar sokak eylemlerine başlamıştı. Eylemlerin başlangıcına bakıldığında esnafın molla rejimiyle olan tarihsel mutabakatını bozduğu ve sokağa indiği söylenebilir. Eylemlerin dozu yılın ilk haftalarında artarak sürdü. Tahran’da başlayıp yüzlerce şehre yayıldı. Önceleri göstericilere karşı ılımlı davranan rejim bir yerden sonra sertliği artırmaya ve şiddet kullanmaya başladı. Gösterilerdeki yükselişle birlikte Trump ve Netanyahu da art arda göstericilere destek, rejime müdahale ve tehdit mesajları yayınladılar. Mevcut gösteriler, 2022’de Mahsa Amini’nin katledilmesi sonrasında yaşanan “Jin Jiyan Azadi” protestolarından daha yaygın bir tabana yayılmış olsa da, çoğulcu ve özgürleştirici talepleri kapsayan demokratik derinliğinin ve politik önderliğin zayıf kaldığı söylenebilir. Gelen haberlerde daha çok “Hamaney’e ölüm” gibi doğrudan rejim karşıtı sloganlara odaklanıldığı gözlemleniyor. İnternet karartması altında yürütülen baskı ve operasyonlarda ölü sayısının 2.000 ile 20.000 arasında olabileceği, hastanelerin kapasitesinin yetmediği ve rejim güçlerinin halka doğrudan ateş açtığı bilgileri sızan haberler arasında. Bu kaos ortamında, ordu içindeki belli gruplarla birleşen sağ monarşist bir burjuvazinin darbe yapma riski ve Urmiye gibi kentlerde Kürtler ile Azeriler arasında yaşanabilecek olası etnik çatışmalar, bölgenin geleceğine dair karamsar senaryoları besliyor. Türkiye açısından bakıldığında iktidarın, özellikle Kürtlere dair yeni bir statü riskinin oluşmaması için, Molla rejiminin devamından yana olduğu söylenebilir.
Venezuela: “Donro Doktrini” ve Enerji Savaşları
2025’in son aylarında ABD’nin Venezuela’ya yönelik sertleşen tutumu, yılın son günlerinde Venezuela’yı fiili bir abluka altına alarak petrol ihracatına ağır yaptırımlar uygulamasıyla, Karayipler ve Pasifik’te “uyuşturucu ile mücadele” adı altında çok sayıda tekneye saldırmasıyla artık sıcak çatışma düzlemine gelmişti. Bu kuşatma karşısında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD’ye enerji ve güvenlik konularında müzakere çağrısında bulunmuş; “Petrol istiyorlarsa yatırım yapabilirler” diyerek diplomatik bir kapı aralamaya çalışmıştır.
Ancak Trump yönetimi, diplomasi masası yerine doğrudan askeri saldırıyı tercih etti. ABD ordusu, “Kesin Çözüm” adını verdiği bir gece operasyonuyla Caracas’a girip, Maduro ve eşi Cilia Flores’i çok kısa süren bir baskınla kaçırarak ABD’ye getirdi. Başkan Trump, operasyonun ardından yaptığı açıklamada, “makul bir geçiş süreci” tamamlanana kadar Venezuela’nın doğrudan ABD tarafından yönetileceğini ilan ederek, uluslararası hukukun egemenlik ilkesini açıkça askıya aldı.
Maduro’nun tasfiyesi sonrası siyasi tabloda karmaşık bir süreç başladı. ABD’nin beklentisinin aksine, Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Trump’ın “işbirliğine istekli” olduğu iddialarını reddetmiş ve “Bir daha asla koloni olmayacağız” çıkışını yapmıştır. Bununla birlikte, Nobel ödülü verilen Maria Corina Machado gibi figürlerin yeni yönetim inşasında ABD’den beklenti içinde olduğu ve Washington’un “yönetecek kişileri belirleme” sürecinde aktif rol oynamak istediği anlaşılıyor.
Operasyon sonrasında dünya genelinde derin bir sessizlik hakim oldu. Özellikle AB ülkelerinden gelen tepkiler “utangaç destekler” seviyesinde kalmış, sokaklardaki savaş karşıtı protestolara rağmen hükümetler düzeyinde güçlü bir kınama sesi yükselmedi. BM Genel Sekreteri Guterres ve Çin gibi aktörlerin “uluslararası hukuk” uyarılarına rağmen, BM tarafından tanınmış bir yönetime karşı yapılan bu açık müdahale, küresel sistemin acizliğini bir kez daha gözler önüne sermiş görünüyor.
Trump yaptığı açıklamalarla, bu operasyonu sadece bir rejim değişikliği olarak değil, ABD ordusunun küresel hakimiyetinin bir kanıtı olarak sunuyor. Operasyonun “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş bir güç gösterisi” olduğunu vurgulayan Trump, ABD’nin Batı Yarımküre’deki hakimiyetinin sorgulanamayacağını belirterek Monroe Doktrini’ni “Donro Doktrini” olarak yeniden formüle ettiğini gösterdi.
Bu agresif genişleme politikasının sadece Venezuela ile sınırlı kalmayacağı da kısa sürede ortaya çıktı. Trump yönetimi ardarda açıklamalarla önce “kartellerin yönettiği” iddiasıyla Meksika’yı hedef tahtasına koydu, ardından Kanada’ya uyarılarını hatırlattı ve “başarısız ülke” olarak nitelediği Küba’yı sıradaki hedef olarak işaret etti. Özellikle Grönland konusunda takınılan ısrarcı tutum, krizin boyutunu NATO ve AB’ye taşıdı.
ABD’nin Venezuela’ya yaklaşımının, müttefik ya da değil, çıkar çatışması yaşanan her ülkeye yönelebileceği anlaşıldığında, uluslararası camiada yapılanı eleştiren sesler daha gür çıkmaya başladı. Trump’ın, NATO müttefiki Danimarka’ya bağlı Grönland için “Rus ve Çin gemileriyle çevrili, savunma için kesinlikle ihtiyacımız var” diyerek toprak talebinde bulunması, tehdidin boyutunun ittifak sınırlarını da aştığını gösterince zorbalanan liderlerden açıklamalar gelmeye başladı.
Son günlerde ABD, Grönland’ı ABD toprağı yapma konusundaki ısrarını sürdürüyor. Ancak Danimarka ve Grönland yerel yönetimleri bu talebi şimdilik “ilhak fantezisi” olarak reddediyorlar. Gelişmeleri takip edeceğiz.
Bu süreçte ortaya çıkan ilginç bir detay ise, iddiaya göre operasyon öncesinde Maduro’ya “Türkiye’ye sürgüne gitme” seçeneğinin sunulduğu, ancak Maduro’nun bu teklifi reddederek ülkesinde kalmayı tercih ettiğiydi. Ancak “neden Türkiye” sorusu şimdilik doyurucu bir cevap bulmuş görünmüyor.
ABD İç Politikası ve Güvenlik Stratejileri
ABD içinde ise Trump yönetimi, orduya ayırdığı 1,5 trilyon dolarlık devasa bütçeyle askeri hegemonyasını pekiştirmeye çalışıyor. Bu saldırgan dış politika, içeride anti-ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) gösterilerine yönelik sert müdahaleler ve toplumsal muhalefetin terörize edilmesi süreciyle paralel ilerliyor.
