Bu değerlendirme yazısı linkteki haber akışını esas alarak hazırlanmıştır.

 

İç politika:

 

Erken seçim gündemi:

Son günlerde yeniden bir erken seçim gündemi oluştu. Erken seçim için iki neden ileri sürülüyor; Davutoğlu ve Babacan’ın partileri henüz toparlanmadan ve ekonomik durum daha da bozulmadan seçim yapmak. Erken seçim olasılığını zayıf görenler ise; kamuoyu yoklamalarında oylarını bu kadar düşürmüş bir AKP’nin erken seçime girmeyeceğini söylüyor.

Aslında Erdoğan’ın ortamı yokladığı rahatlıkla söylenebilir. Öncelikle oy durumuna ve gelen tepkilere bakılıyor. Barış Pınarı operasyonunun etkisi toplumsal alanda beklenilen desteği görmedi ya da başka bir deyişle beklenilen oy dönüşü olmadı. Bu da hem dış politikada hem de ekonomide AKP’nin yaşadığı sıkışmışlığı bir kez daha gündeme taşıdı. Buna bir de AKP’nin içinden çıkacak ve muhtemelen oylarının büyükçe bir kısmını AKP tabanından devşirecek partilerin varlığı eklenince, önümüzdeki süreçte yapılacak bir seçimde AKP’nin işinin zor olacağı söylenebilir. Erdoğan’ın, yeni partiler kurulunca AKP’nin kan kaybetmesinden çekindiği ve bu nedenle de kongreler süreciyle partiyi konsolide etmeye çalıştığı belirtilebilir.

 

Muharrem İnce-Erdoğan görüşmesi ve siyasetin yeniden dizayn edilmesi:

CHP’li üst düzey bir ismin Saray’a giderek Erdoğan’la görüştüğü iddiaları gündemi epeyce meşgul etti. Erdoğan’ın yaşanan oy kaybını telafi etmek ve CHP’nin bir alternatif olamayacağını, iktidarı hak edecek bir yapıya sahip olmadığını göstermek diğer yandan da Millet İttfakı’nı bölmek için bu yolu seçtiği düşünülebilir. Nitekim yandaş medyanın yayınları takip edildiğinde, “bu CHP mi Türkiye’yi yönetmeye aday”, “siz önce kendi içinizde uzlaşın”, “komplolar partisi”, “Kılıçdaroğlu da zaten bir komployla başa geçti” gibi ifadelerin yandaş gazeteci ve akademisyenler tarafından sık sık tekrar edildiği görülüyor.

Peki bu sırada CHP ne yapıyor? Öncelikle iç hesaplaşma şimdilik ertelenmiş görünüyor. Zaten topluma iyi bir görüntü vermemişken bir de iç hesaplaşma yapılmak istenmiyor. Kılıçlar şimdilik saklanmış gibi. Diğer taraftan, CHP’nin erken seçim gibi bir çağrısı yok. AKP’nin iyice yıpranmasını, ekonomide ve dış politikada iyice köşeye sıkışmasını bekliyor.

Bu süreçte yaşanan iki yurt dışı görüşmesi dikkatleri çekti. Bunlardan ilki Ali Babacan’ın İngiltere’de büyük finans kuruluşlarıyla görüşmesiydi. Babacan’ın Finans dünyasının desteğini almaya çalıştığı görülüyor. Ekrem İmamoğlu da İngiltere’de büyük finans kuruluşlarıyla ve ayrıca Merkel’le görüştü. Bir yandan belediye için kaynak arayışında olan İmamoğlu’nun, diğer yandan kendini geleceğin lideri olarak hazırlama girişimleri sürüyor denebilir.

 

HDP’nin sine-i millete dönmemesi tartışması:

HDP’ni sine-i millete dönmesi gerektiği yolunda görüşler ileri sürülürken, Sezai Temelli ve Ahmet Şık, seçmenlerinin sadece yüzde 10 civarında bir kesiminin Meclis’ten çekilmeyi istediğini söyledi. Bu yüzdeyi nereden buldukları ve neye göre söyledikleri elbette çok belirsiz ve biraz da manipülasyon izlenimi veriyor. Bölgeden gelen haberler ve Kürt seçmenlerin görünür olduğu platformlarda gösterilen tepkiler bu yüzdenin çok daha yukarılarda olduğunu gösteriyor. Ancak bu açıklama, “bizim HDP olarak sine-i millete dönme niyetimiz yok” mealinden okunabilir.

Ancak asıl mesele HDP’nin Meclis’ten çekilip çekilmemesi değil, HDP’nin toplumla ilişkilenirken nasıl bir politik tavır üreteceğiyle ilgili. HDP’nin uzun zamandır alternatif politikalar üretmekte zorlandığını ve hiçbir şey değişmemiş gibi, bundan üç beş yıl öncesinin şartları çerçevesinde şekillenmiş yüksek siyaset aracılığıyla politika yapma alışkanlığını sürdürdüğü görülüyor. Toplum tabanından başlayan yeni bir örgütlenme ve politika yapma tartışmalarının gündemlerinde olmadığının görülmesi, HDP açısından asıl endişe verici durumu teşkil ediyor.

Daha yapısal ve pragmatik bir yerden bakılırsa; Kürt siyaseti HDP’yi gerektiğinde müzakere yapılacak, Batı tarafından da “meşru” bir muhatap olarak görülecek bir organ durumunda tutmak istiyor. Halkın talepleriyle mevcut tutumun bu kadar ayrışmasının ve bu duruma bu kadar kayıtsız kalınmasının bir nedeni de bu olabilir elbette.

 

Hak İhlalleri:

Son zamanlarda yaşanan hak ihlalleri de artarak devam ediyor: Öncelikle HDP’nin elinde bulunan belediyelere ve hatta muhtarlıklara kayyum atama süreci devam ederken, diğer taraftan ülkenin pek çok yerinde sosyal paylaşım platformlarındaki paylaşımları yüzünden on binlerce insan hakkında soruşturma açılmış durumda. Neredeyse tüm ana akım medyayı kontrol altına alan hükümetin, kontrol edemediği tek mecrayı da korku yoluyla ıslah etmeye çalıştığı rahatlıkla söylenebilir.

Diğer taraftan Ahmet Altan serbest bırakıldıktan bir süre sonra yaptığı bir röportajın ardından yeniden gözaltına alındı. Bu kararın verilmesinde “Pelikancılar” olarak adlandırılan yapının etkili olduğu düşünülüyor. Pelikancılar, başkanlık sistemini isteyen ve bunda direnen bir kanat olarak biliniyor. Yapılan yorumlarda Pelikancılar basit bir çete gibi yorumlansa da bunun doğru bir yorum olmadığı ve bu grubun devlet içinde bir eğilimi temsil ettiği söylenebilir.

Rabia Naz davasının üstünün ustalıkla örtüldüğü görülüyor. Babanın iddialarını destekleyecek tüm kanıt alanlarının yok edilmesi ve kanıtların tümünün olayı bir kaza olarak sunması davanın gidişatının nereye doğru olduğunu gösteriyor.

 

Dış Politika:

Erdoğan’ın ABD ziyareti, Trump’ın azil sürecine denk geldi. Bu nedenle ilginç bir ziyaret olduğu söylenebilir. Öncelikle Trump ve Erdoğan bu görüşmeyi kendi açılarından bir şova dönüştürerek zaman kazanmaya çalıştılar. Fakat görüşme sonunda Türkiye lehine somut bir adım atılmadığı görüldü. Diğer taraftan Trump’ın Cumhuriyetçi senatörleri toplantıya çağırması ve bizatihi Erdoğan’ın karşısına çıkarması önemli bir gelişme olarak değerlendirildi. Trump, Erdoğan’a, “karşında ABD devleti var ona göre ayağını denk al” mı dedi yorumları gündeme geldi.

Bu süreçte dış politikada ve ABD ile ilişkilerde Türkiye’nin önünde hala şu sorunlar duruyor:

 

F-35 projesine geri dönülmesi için, S-400’leri aktive etmeme dayatması yapılıyor. Patriotlar konusunda da pazarlığa açığız deniyor ancak açık bir şekilde S-400’ler konusunda bizim istediğimiz çizgiye gelirseniz diye belirtiliyor.

Türkiye’ye Rojava’da çizilen sınırların dışına çıkarsa yaptırımların devreye gireceği mesajı açıkça verildi. Çünkü yaşanan bu süreçte SDG soğukkanlı tavrını sürdürmeyi başardı. Yaşananların etkisi ve “ABD Kürtleri sattı” yorumlarına fazla kapılmadan tüm taraflarla görüşmelerini sürdürdü ve ABD’ye, hala sahadaki en etkili müttefiki olduğu mesajını verdi. Avrupalı bir kuruluşun, SDG’ye insani yardım olarak 200 bin Euro yardımda bulunacağını açıklaması da önemli bir gelişme olarak kaydedilebilir.

Filistin:

ABD, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimlerinin yasal olduğunu ve bu yerleşimleri tanıdığını ilan etti. Bu gelişme üzerine yapılan protesto gösterilerinde ve Gazze’ye yapılan saldırılarda pek çok Filistinli, İsrail Devleti tarafından katledildi. Ancak son yıllarda görülüyor ki Filistin davası dünyada da Türkiye’de de fazla yankı uyandırmıyor ve haber değeri her geçen gün azalıyor. Buna bağlı olarak İsrail’e karşı gösterilen tepkiler de giderek cılız kalıyor. Bunun ilerleyen süreçte İsrail’i cesaretlendireceği söylenebilir.

Dünyadaki gösteri dalgası:

  • Son 50 yıldır uygulanan neo-liberal politikalara ve bu politikaların yarattığı yoksulluğa karşı dünyanın pek çok yerinde gösteriler yapılıyor. Lübnan’da, Irak’da, Şili’de ve dünyanın pek çok yerinde, devletlerin şirketlerin oyuncağı haline geldiğini söyleyen pek çok insan sokaklara dökülüyor. Devlet yapılarının sistemik bir kriz içinde olduğu ve bunun da yeni kitlesel patlamalara zemin hazırladığı yolunda pek çok yazı yazıldı ve haber yapıldı.

 

Ekonomi:

  • BDDK’nın bazı yetkilerinin Merkez Bankasına devredildiği görülüyor, bu da önümüzdeki süreçte bankalara yönelik yapılacak operasyonların önünü açabilecek bir gelişme gibi görünüyor.
  • Ekonomik krizde herhangi bir düzelme yok. Sanayi üretimi takvim etkisinden arındırılmış olarak hala geçen Eylül’e göre % 0,4 küçülmüş durumda. Konut satışlarında ise sadece küçük boyutlu bir kıpırdanma var, o da konut kredisi faizlerinin çok düşmesinden kaynaklandı.  Ertelenen konut talebinin kısmen devreye girmesi söz konusu.
  • Yabancı sermaye girişi: Sadece küçük gruplar Türkiye’ye gelip gidiyorlar, yatırım yapılabilir mi diye? Türkiye, yabancı sermaye açısından Fildişi Sahilleri gibi bir “frontline” ülkeye mi dönüşüyor tartışması var.
  • İtalyan Unitcredit Bankası Koç’un denetimindeki YKB’dan çekilmeye hazırlanıyor. Türkiye’yi riskli buluyor.
  • Merkez Bankası’ndaki değerleme hesabının Hazine’ye devredilmesi. Son 3 ayda değerleme hesabında çok tuhaf bir artış var. Kimse bunu açıklayamıyor. MB’dan alınmaması gereken bir para alınıyor. İkinci olarak zaten yapılan değerlendirme hesapları da fiktif, yani hayali. Bu açık bir şekilde para basmak ve enflasyonu patlatmak demek. Fakat Hazine boşalmış durumda ve ancak böyle yollarla taze kaynak aktarılıyor Hazine’ye.
  • Bütçe açığı büyüyor: Bütçedeki giderler artarken vergi gelirleri azalıyor (KDV ve ÖTV’de özellikle). Bunun nedeni, KDV vergi iadesi gibi ekonomiyi güya canlandırma politikaları ve ekonomik durgunluk. MB’de çekilen numaralar (değerlenme hesabından para aktarmalar) buradan kaynaklanıyor.
  • Şu anda finansal göstergelerde aşırı bir bozulmanın olduğu bir kriz döneminden değil, reel ekonominin bozulduğu, şirketlerin zor ayakta kaldığı ve işsizliğin arttığı bir kriz döneminden geçiyoruz.