Bu değerlendirme yazısı 11 – 24 Şubat 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

 

İç Politika

Yargıda Siyasal Tasfiyede Yeni Aşama: Akın Gürlek Dönemi

Türkiye’nin yargı eliyle dizayn edilen siyasal iklimi, Adalet Bakanlığı’ndaki değişim ve beraberinde gelen radikal idari hamlelerle yeni bir evreye girdi. Yılmaz Tunç’un yerine atanan  savcı Akın Gürlek’in göreve gelişi, yargısal pratiklerin doğrudan siyasal mühendislik araçlarına dönüştüğü bir dönemin kaygı verici yeni hamlesi olarak görülebilir.  Zira Gürlek, S. Demirtaş, O. Kavala, C. Atalay, E. Berberoğlu, Sırrı Süreyya Önder, Can Dündar, Hrant Dink, C. Kaftancıoğlu, Ş. K. Fincancı, S. Kozağaçlı ve daha birçok siyasinin, gazetecinin yargılandığı davaların hâkimi, CHP ve İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturmalarda Başsavcı olarak görevliydi. 

İktidar bloku Gürlek’i “tecrübeli ve kararlı bir hukukçu” olarak savunurken, CHP söz konusu kararı “partilerine yönelik operasyonların mükafatı” olarak niteledi.  Nitekim Akın Gürlek’in bakan olması, onun üzerindeki yargısal denetimi zorlaştıran (Yüce Divan’da yargılanma ya da soruşturma ve kovuşturmaya yönelik ağırlaştırılmış Meclis çoğunluğu şartları gibi) bir “zırh”  sağlamış durumda. Sürece ilişkin yeni adımların beklendiği bu dönemde, yapılan atamaya DEM Parti’nin, ‘Bakanı görevine uygun hareket etmeye yönelik çağrı’ gibi daha düşük tonlu bir tepki gösterdiği belirtilebilir

Yargısal Kuşatma: İstanbul’dan “Türkiye Savcılığına”

Akın Gürlek okul arkadaşları ve İstanbul’dan kendi savcılık ekibinden isimleri bakanlık yardımcılığına taşıdı. Gürlek’in İstanbul’da gerek yargıçlık gerekse  başsavcılık görevi sırasında siyasal alana müdahale ettiği yargı faaliyetlerini bir adım öteye taşıması, bakanlığı “Türkiye Savcılığı” gibi konumlandırması, operasyonları genişleterek devam ettirmesi  şaşırtıcı olmayacaktır. 

TBMM’de Kavgalı Yemin Töreni

Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı görevine atanması ve ardından TBMM Genel Kurulu’nda gerçekleşen kavgalı yemin töreni, siyasetteki tansiyonu iyice yükseltti. Akın Gürlek’in henüz savcılık görevi resmi olarak sona ermeden ve atama kararı tartışmalı bir hukuki zemindeyken Meclis’e gelip yemin etmeye çalışması yoğun protestolarla karşılandı. Meclis’teki yemin töreni, AKP’li vekillerin kürsü etrafında oluşturduğu güvenlik çemberi eşliğinde ve fiziksel arbedelerin gölgesinde tamamlanabildi. 

Gürlek’in göreve gelir gelmez avukat-müvekkil görüşmelerini kısıtlama girişimi ve İstanbul’daki ticaret mahkemelerini tek merkezde toplama kararı, kaygıları artıran yeni gelişmeler olarak not edildi.  

Savunmaya ve Muhalefete Yönelik Operasyonel Hamleler

Bakan Gürlek’in ilk icraatlarından birinin cezaevlerindeki avukat-müvekkil görüşmelerini sınırlandırma girişimi olması, savunma hakkına yönelik doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.. 80 baronun sert tepkisiyle söylem düzeyinde kısmen geri adım atılsa da niyetin siyasi davalarda  yargılanan kişilerin dışarıyla iletişimini kesmek, savunma haklarını kısıtlamak olması kuvvetle muhtemel. Nitekim bu konudaki düzenlemenin kısa sürede yapılacağına ilişkin iktidara yakın medyada haberler yapılmaya devam ediyor

Komisyon Raporu ve Çözüm Sürecinin Gidişatı 

Meclis bünyesinde kurulan çözüm komisyonunun raporu, demokratikleşme beklentilerini karşılamaktan uzak, yalnızca “terörün tasfiyesi” odaklı bir güvenlik belgesi olarak nitelendirilebilir. Raporun, mevcut mevzuat kurallarının iktidar ve güdümlü yargı eliyle ihlal edilmesini yok sayması, AYM ve AİHM kararları için yeni yasal düzenlemelerden bahsetmesi, Kürt meselesinin adını dahi anmaması, sistemin hukuki dolambaçlı yollarla zaman kazanma taktiğini izlemeye devam ettiği şeklinde yorumlanabilir. Hatta bu zaman kazanma taktiği, bölgedeki jeopolitik gelişmelerle doğrudan ilişkilendirilerek, tıpkı Suriye’de Rojava’nın tasfiyesinin beklenmesi gibi, şimdi de İran operasyonunun olası sonuçlarının görüleceği bir bekleme sürecinin yansıması olarak okunabilir. Bu nedenle rapor, somut adımlar içermek yerine, bölgesel dengelerin netleşmesini bekleyen bir siyasi pozisyonun belgesi niteliğindedir.

İmralı heyetinin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeler

İmralı heyetinin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelerde; Öcalan’ın ağır tecrit koşullarına ve kısıtlı imkanlara rağmen ‘barış siyaseti’ni rasyonel bir zeminde yürütme çabasını görüyoruz. Buna karşın iktidar kanadında, özellikle Erdoğan’ın söylemlerinde, Öcalan’ı çözümün ortağı değil, sistemi idare etmeye yarayan siyasi bir ‘aparat’ olarak kurgulayan bir yaklaşım hakim. Öcalan, demokratik çözümün anayasal çerçevesine dair somut ve uygulanabilir öneriler sunsa da, bu hamleler kamuoyuna bir çözüm iradesi olarak değil toplumsal muhalefeti bölmeyi hedefleyen stratejik birer araç gibi servis ediliyor. İktidarın ve milliyetçi kesimlerin meseleyi sadece ‘umut hakkı’na sıkıştıran bu yoğun propagandası karşısında ise DEM Parti’nin de güçlü bir siyasal iletişim kuramadığına şahit oluyoruz.

Öcalan’ın barışçı pozisyonunu zayıflatmayı ve Kürt siyasal hareketini kendi içinde bir güven bunalımına sürüklemeyi amaçlayan bu çok katmanlı tecrit hali etkisini sürdürmeye devam ediyor. Tüm bu zorlu süreci toplumsallaştırmak yerine, DEM Parti siyasi elitlerinin ve müzakere heyetinin ‘ikinci aşamaya geçtik’ gibi altı doldurulmamış söylemlerle yetinmesi, halkın ve sokağın gerçeklerinden kopuk bir ‘koordinatör sınıf’ eleştirilerine neden oluyor.

Dolayısı ile Öcalan üzerindeki tecrit, barışın toplumsallaşma imkanıyla da araya örülen bir duvara dönüşmüş durumda. Bu duvarı aşacak şeffaf ve tabana yayılan bir siyasal iradenin (Demokratik Cumhuriyet Partisi girişimi, kadroların değişimi iddiası…) oluşup oluşmayacağını zaman gösterecek. 

Diğer Güncel Gelişmeler ve Hak İhlalleri

“Cumhurbaşkanına alenen hakaret” ve “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamalarıyla hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve adliyeye sevk edilen gazeteci Alican Uludağ tutuklandı.

168 aydının imzaladığı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, iktidar ve MHP lideri Bahçeli tarafından sert sözlerle hedef alındı ve imzacılar hakkında soruşturma açıldı. Milli Eğitim Bakanı Tekin imzacılar hakkında yargı süreci başlatacağını açıkladı. Erdoğan da bildiriyi açıkça hedef aldı.

Türkiye genelinde bir gün içerisinde 6 kadının öldürülmesi, toplumsal şiddetin ulaştığı vahim boyutu bir kez daha gözler önüne serdi

 

EKONOMİ

Köprülerin özelleştirilmesi ve özelleştirme gündemi

15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün özelleştirileceği iddiası aylar önce ortaya atıldı. İddia doğrudan yalanlanmadı; ancak resmi bir özelleştirme kararı da açıklanmamıştı. Son haftalarda ise konu yeniden siyasi gündemin merkezine yerleşti. Orta Vadeli Program’da (OVP) 2026 yılı için özelleştirme gelirlerinde öngörülen sert artış, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi’ndeki “Evet, köprüleri özelleştireceğiz” açıklaması ve TBMM’de yapılan değerlendirmeler tartışmayı büyüttü. 12 Şubat’ta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in soru önergesine verdiği yanıt da sürecin kapandığı yönünde bir netlik sağlamadı. CHP’nin yapmak istediği yürüyüşe getirilen yasak ise konunun artık yalnızca ekonomik değil, siyasi ve toplumsal bir başlık haline geldiğini gösterdi. Köprülerinin satışının “gelir satışı anlaşması” şeklinde olacağı, fakat ayrıntılarının açıklanmadığı görülüyor.

Bu arada, 7 ilde 14 kamu taşınmazının Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından ihale ve pazarlık yöntemiyle özelleştirme kapsamına alınması özelleştirmede yeni bir dalga olarak yorumlanıyor.

TCMB 2026 enflasyon tahmini

2026 sonu için enflasyon tahmininin ikişer puan artırılarak %13-19’dan %15-21’e yükseltilirken yıl sonu enflasyon hedefinin %16’da sabit bırakılması, ardından 2027 yılı hedefinin değiştirilmeden %9’da tutulması, faiz indirimine kısa vadede ara verilse de orta vadede devam edileceğine dair bir gösterge olarak yorumlandı ve Mehmet Şimşek’in sürekli gündemde tuttuğu “mali disiplin” vurgusuyla çelişkili görüldü. 

Yeni Şafak’tan Mehmet Şimşek’e özel manşet

İktidar koalisyonu içinde bir kanadı temsil eden Yeni Şafak Gazetesi “Ekonominin kurtuluş reçetesi” manşetiyle, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in politikalarını eleştiren bir ana sayfa yayınladı ve 6 maddelik bir “reform paketi” önerdi. Gazete döviz açığını “Türkiye’de ekonominin en köklü sorunu” olarak niteliyor ve bunun nedeninin dış ticaret açığı olduğunu öne sürüyor. Yüksek faiz, yüksek kur politikasının Türkiye’de ihracata dayalı orta ölçekli işletmeleri rahatsız ettiği ve bunun iktidar koalisyonu içinde anlaşmazlıklara neden olduğu biliniyor.

İşçi eylemleri

Mehmet Şimşek yönetiminde uygulanan kemer sıkma politikasının bir taraftan kamu harcamalarını disiplin altına alamadığı ve enflasyonla mücadelede başarısız olduğu, diğer taraftan da ücretli çalışan kesimde büyük sıkıntılara yol açtığı biliniyor. Türkiye’de gelir eşitsizliği artıp yoksulluk derinleşirken, bunun en büyük yükünü kayıt dışı çalışanlar, asgari ücretliler ve emekliler çekiyor. Ülke genelinde sanayi işçilerinin eylemleri de devam ediyor. Son iki hafta içinde Soma Santrali, Polyak Maden, Şık Makas, Temel Conta, GM Teknik işçilerinin ve Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin eylemleri basına yansıyan haberler arasındaydı.

 

DIŞ POLİTİKA

Filistin’deki Gelişmeler

Barış Kurulu toplantısı

Trump yönetimi “kurallara dayalı uluslararası düzene” karşı savaş açmış vaziyette. BM bizzat Trump tarafından “modası geçmiş ve verimsiz” bir kurum olarak değerlendiriliyor. Gazze’de Ekim 2025’te ilan edilen sözde ateşkesin ardından ABD liderliğinde bir “Barış Kurulu” inşası gündeme getirilmişti. Kurulun kâğıt üzerindeki misyonu “istikrarı teşvik etmek, güvenilir ve yasal yönetişimi yeniden tesis etmek ve çatışmalardan etkilenen veya tehdit altındaki bölgelerde kalıcı barışı sağlamak” şeklinde ifade ediliyor. Bu kurul ilk toplantısını 19 Şubat’ta Washington’da, Donald J. Trump Barış Enstitüsü’nde yaptı. Toplantı sonunda Gazze’nin “yeniden inşası” için 75 milyar dolar fon toplanacağı, ilk aşamada ABD’nin 10 milyar dolar, diğer ülkelerin de 7 milyar dolar sağlayacağı duyuruldu. Bunun için Dünya Bankası bünyesinde bir kalkınma fonu kurulması öngörülüyor.

Gazze’nin küresel kapitalizmin çıkarları doğrultusunda, Gazze halkından arındırılarak yeniden inşasının planlandığı, bunun için Hamas’ın tüm etkisinin kırılarak onun yerine bir teknokrat yönetimin kurulmasının istendiği biliniyor. Barış Kurulu’nun yapısı bu amacı açık bir şekilde yansıtıyor. Kurucuları Türkiye, Mısır ve Körfez ülkelerinin de içinde bulunduğu 20’den fazla ülke. Kurucular arasında AB ülkeleri arasında sadece Macaristan olmakla birlikte, 19 Şubat toplantısına AB ülkeleri gözlemci seviyesinde katılmaktan geri durmadılar. Trump iç politikada Senato’nun denetimini aşarak 10 milyar dolar fon kullanmakla eleştirilirken, Erdoğan da bu kurul için çok hevesli görünmeme, toplantılara Hakan Fidan’ı gönderme eğiliminde.

Kurul, idari olarak da tam bir şirket gibi, çok merkezi bir şekilde yapılanıyor: İki yürütme kurulu ve veto yetkilerine sahip bir başkanı var. Başkan Trump. Yürütme kurulu üyeleri Sir Tony Blair (2003 Irak saldırısında ABD’ye her türlü desteği sunan eski İngiltere başbakanı), Stewe Witkoff (Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi), Jared Kushner (Trump’ın damadı), Ajay Banga (Dünya Bankası Başkanı), Mark Rowan (Apollo Yatırım), Robert Gabriel (ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı) gibi isimler. Yürütme kurulu üyeleri arasında Hakan Fidan’ın da adı geçiyor. Ayrıca bir de Gazze Yürütme Kurulu var. Bunun başkanlığı için de İsrail’le sıkı ilişkileri olan Bulgar siyasetçi Nickolay Mladenov ve Filistin Yönetimi’nin eski başkan yardımcısı Ali Şaat’ın isimleri geçiyor.

Ayrıca Gazze’de barışı sağlamak üzere (BM barış gücünden farklı olarak) 20 bin asker ve 12 bin polis gücünün konuşlandırılması planlanıyor. Bu konuda çok istekli olan ülkeler arasında Endonezya (8000 asker), Fas, Kazakistan, Arnavutluk, Kosova, Mısır ve Ürdün’ün adları geçiyor. Türkiye de istekli olmakla birlikte, İsrail’in vetosu nedeniyle bu pek mümkün görünmüyor.

Bir soykırım üzerine inşa edilen, 20. Yüzyılın uluslararası yönetim ve barış alanındaki tüm kazanımlarını inkâr edip 19. Yüzyıl sömürgeciliğinin askeri şirket-devlet düzenini kurmaya çalışan bu girişim, Brezilya ve Meksika’dan Vatikan’a kadar pek çok uluslararası aktör tarafından eleştiriliyor. Rusya’nın kurula belli bir ilgisinin olduğu, yaptırımları ve uluslararası yalıtılmışlığını aşmanın bir aracı olarak değerlendirdiği görülüyor. Çin ise çok taraflı uluslararası sisteme bağlı kalacağını beyan ederek ABD’nin kurul davetini reddediyor.

İsrail’in süregiden saldırıları

Ekim 2025’te ilan edilen Trump’ın 20 maddelik barış planı ve ateşkesten beri İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve ablukası aralıksız devam ediyor. Gazze’nin insansızlaştırılması ve Hamas’ın tasfiyesiyle Barış Kurulu’nun inşası paralel olarak yürüyor. 31 Ocak’taki hava saldırılarında 32 Filistinli öldürülmüştü. 20 Şubat’ta İsrail savaş uçakları iki mahalleyi bombaladı. Anlaşma gereği Gazze’ye günde 600 insani yardım tırının girmesi gerekirken bunlar İsrail tarafından engelleniyor ve tıbbi tahliyelere dahi izin verilmiyor. Eski CNN muhabiri Arwa Damon, bu duruma Gazze içinde hiç kimsenin “ateşkes” diyemeyeceğini belirtiyor.

Batı Şeria’nın işgalinde yeni aşama

İsrail Güvenlik Kabinesi 8 Şubat’ta Yahudi toplumunun “vaadedilmiş topraklar” olarak gördüğü Batı Şeria’daki işgali derinleştiren ve Filistin Devleti’nin toprak bütünlüğünü fiilen ortadan kaldırmayı hedefleyen bir dizi karara imza attı. Alınan kararlar arasında, Yahudi yerleşimcilerin doğrudan arazi satın almasının önündeki engellerin kaldırılması, El Halil ve Beytüllahim’de Filistin yönetiminin yetkilerinin kısıtlanması yer alıyor. Tel Aviv’e bağlı sivil yönetim birimleri uluslararası anlaşmalara göre Filistin yönetiminin idaresinde bulunan A ve B bölgelerinde de faaliyet gösterebilecek. 1995 tarihli ikinci Oslo Anlaşması’na göre Batı Şeria’da A bölgesi tamamen Filistin yönetiminde, B bölgesi ise Filistin sivil idaresi ve İsrail güvenlik kontrolü altındaydı. Dolayısıyla kararlar uluslararası anlaşmaları da hiçe sayıyor.

İran’daki Gelişmeler ve Nükleer Müzakereler

ABD-İran nükleer görüşmeleri ve yüksek savaş ihtimali

ABD-İran nükleer gelişmeleri Umman arabuluculuğunda 6 Şubat’tan beri fasıllar halinde devam ederken, görüşmelerin üçüncüsü 26 Şubat’ta Cenevre’de yapıldı. Görüşmeler esnasında İran tarafı ve Umman, uzlaşma yönünde adım atılabileceğine dair umut vermeye çalışırken, Trump İran’a saldırının kapıda olduğunu belirten açıklamalarda bulunuyordu ve Ortadoğu’daki ABD askeri varlığını artırıyordu. Son olarak ABD’nin ikinci büyük uçak gemisi Gerald Ford da bölgeye gönderilmişti. 26 Şubat görüşmelerinin ardından Ummanlı arabulucu Bedir el Busaidi hâlâ “önemli ilerlemeler” kaydedildiğini söylerken, İran Dışişleri Bakanı Arakçı da nükleer yaptırımlar üzerine “iyi gelişmeler” sağlandığını ifade ediyordu. Meselenin arka planında, İran’ın Obama yıllarından beri yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını denetime açmak istediği, ABD’nin ise bu programı ve İran’ın füze savunma/saldırı kapasitesini tümüyle yok etmek istediği biliniyor.

Nitekim bu yazının yazılmaya başladığı saatlerde, diplomasi sürecine aldırmayan ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a dönük saldırısı başlamış bulunuyor. Suriye savaşı sonrası İsrail’le birlikte Ortadoğu’nun yeniden tanzimine soyunan ABD’nin İran saldırısının kısa süreli olmayacağı, İran rejiminde değişimi zorlayacağı tahmin ediliyor. Ortadoğu ve İran coğrafyasının etnik karmaşası, İran rejiminin askeri gücü ve şiddetli Batı karşıtlığı dikkate alındığında, gelişmelerin hangi yöne evrileceğini öngörmek kolay değil. 

İran Kürdistanı’nda Siyasi Birlik

İran rejimi ve devlet düzeni içeride siyasi karmaşa ve dışarıda İsrail-ABD baskısıyla karşı karşıya zor günler yaşarken, İran’daki beş Kürt siyasi hareketi bir araya gelerek bir siyasi birlik mesajı yayınladı. Siyasi birliğe imza atan hareketler arasında İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Emekçileri Komala ve İran Kürdistanı Xebat örgütleri yer alıyor. Bu partilerin İran dışındaki KDP, KYB ve PKK ile de ilişkileri var. Kürt siyasi geleneğinin  farklı kanatlarını temsil eden bu hareketlerin bir araya gelişi, sadece İran’da değil, Kürdistan’ın tüm parçalarında ulusal birlik adına önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Ortak siyasi bildiride şu hedeflere de yer veriliyor: İran İslam Cumhuriyeti’nin sona erdirilmesi için mücadele etmek; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirmek; İran Kürdistanı’nda Kürt halkının siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir yapı kurmak.

Yeniden başlayan öğrenci eylemleri

Bu yazının kronoloji kapsamına giren dönemde Tahran Şerif Teknoloji Üniversitesi kampüsünde başlayan öğrenci eylemleri başka şehirlere de sıçrama eğilimindeydi. Yeniden başlayan gösterilerde hükümet karşıtları ve yandaşları yer yer karşı karşıya gelseler de herhangi bir çatışmadan söz edilmiyordu. Öğrenciler Ocak’ta ülke genelindeki eylemlerde yaşamını yitiren binlerce İranlıyı anıyorlardı. İran Hükümet Sözcüsü Fatma Muhacerani de üniversitelerde yaşanan protestolara ilişkin, “Hükümet üniversitelerdeki öğrencileri dinlemeye hazır.” diyordu. Tüm yönetim kadrolarının ülkeyi savaş tehlikesinden uzaklaştırmak için çaba sarf ettiğine işaret eden Muhacerani, herkesten ülkedeki mevcut şartları iyi okumasını ve İran’ı bölmek için yapılan planlara karşı durmasını istiyordu. Öğrencilerin hazırladığı haber bülteni olan Amirkabir’de ise Sipah’a bağlı paramiliter Besic güçleri ile eylemciler arasında arbede yaşandığı bildiriliyordu.

Münih Güvenlik Konferansı ve Kürtler

Konferansın genel anlamına dair

Münih Güvenlik Konferansı 13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlendi. Konferansa NATO-ABD tarafından güven kaybına uğrayan AB’nin bağımsız askeri güç tesis etme çabası damga vurdu. Bilindiği gibi AB, NATO’yla ilgili savunma harcamaları hususunda ABD tarafından sıkıştırılırken, Grönland örneğinde ABD tarafından doğrudan tehdit ediliyor. Rusya-Ukrayna görüşmelerinde ise ABD tarafından dışlanırken, ABD’nin önerebileceği bir çözüm (Rusya’ya kısmi tavizler ve coğrafi kazanılar verilmesi) AB tarafından bir tehdit olarak görülüyor. AB ülkeleri savunma harcamalarını ciddi olarak artırmış ve bir savaş ekonomisi inşa etmeye başlamış vaziyetteler. Almanya ve Fransa’nın liderlik ettiği bu hâkim çizgiye itiraz İspanya başbakanı Pedro Sánchez’ten geldi. Sánchez Putin’e karşı “silahlara değil, değerlere yatırım yapılması gerektiğini” ifade etti ve ayrıca “nükleer bir savaşın kazanılamayacağını” vurguladı. AB’nin askeri güvenlikte “stratejik özerklik” ve “caydırıcılık” söylemine sarılması Türkiye’nin de Avrupa savunmasındaki rolünü ve stratejik değerini artırıyor. Jeffrey Sachs ve Yanis Varoufakis DiEM25 (Avrupa’da Demokrasi Hareketi 2025) için verdikleri bir söyleşide Avrupa’nın tümüyle bir savaş projesine doğru evrilmekte olduğunu belirtiyorlar. AB’nin bir barış projesi olarak varlığını sürdürebilmesi, Avrupa halkının demokratik iradesini geliştirebilmesine ve bir güç olarak ortaya çıkabilmesine bağlı.

Konferansta SDG ve Kürtler

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed konferansın yan etkinlikleri kapsamında ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Geçiş Yönetimi Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir araya geldiler. SDG’nin görüşmenin içeriğine ilişkin yaptığı açıklamada “başta Kürtler ve Dürziler olmak üzere Suriye’deki bileşenlerin haklarının garanti altına alınması ve güçlerin birleştirilmesi konuları ele alındığı” belirtildi. Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger, Mazlum Abdi ve Neçirvan Barzani’nin konferansa katılımı için “uzun yıllar süren savaşın ve rejim değişikliğinin ardından bu katılımın çok önemli” olduğunu belirtti. “Suriye’nin hem Suriyelilerin hem Kürtlerin hem de diğer tüm unsurların barış içinde bir arada yaşayabileceği barışçıl bir ülke olmasını umut ediyoruz,” dedi. Deutsche Welle’ye (DW) Şam yönetimi ile 29 Ocak’ta imzaladıkları son anlaşmaya dair değerlendirmede bulunan Abdi, “SDG’nin Suriye Savunma Bakanlığı bünyesine dört tugay halinde entegre edilmesinin kararlaştırıldığını” söyledi.

Kürtleri uluslararası platformlardan dışlayan geleneksel Türkiye dış politikasına aykırı bir şekilde, son Münih Güvenlik Konferansı’nda Türkiye’nin Kürtleri veto etmediği veya edemediği anlaşılıyor. Kürtlerin, 29 Ocak Anlaşması’na ulaşmasında ve uluslararası alanda görünen kazanımlarında, Rojava’da otonominin korunduğu bölgelerdeki silahlı direniş ve SDG mevcudiyetinin etkili olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Ayrıca Münih’teki görüşmeler Kürtlerin resmen tanındığı ve sahadaki risklerin kalktığı anlamına gelmiyor. Nitekim İlham Ahmed konferansın ardından Brüksel’de, Avrupa Parlamentosu’nda düzenlediği basın toplantısında Kürtlerin bir garantör aradığını belirterek mevcut risklere işaret etmiş oldu.

ROJAVA

Afrin’de geriye dönüşler

29 Ocak Anlaşması 14. Maddesine göre “tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şêxmeqsûd, Resulayn / Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması” öngörülüyor. Bu maddeye istinaden Afrin ve Şehba’dan göç eden aileler için güvenli dönüş süreci başlıyor. Afrin’e dönüşü planlanan 400 aileye BM güçlerinin eşlik etmesi talep ediliyor.

Ateşkes ve arabulucuların gözetiminde sürdürülen görüşmelere rağmen bu kentler üzerindeki askeri baskı ve abluka hâlâ kaldırılmış değil. Bazı kaynaklar, bölgede kuşatmayı sürdüren unsurların SMO bünyesindeki Ebu Amşat ve Hamzat Tümenleri olduğunu belirtiyor. 

Şam’ın Rojava saldırısı hakkındaki rapor

Rojava Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından hazırlanan rapora göre Şam hükümetinin Rojava’ya yönelik saldırılarının ardından en az bin 200 kişi yaşamını yitirdi. 526 kişinin hâlâ kayıp olduğu, en az 2 bin kişinin ise tutuklanarak işkenceye maruz kaldığı belirtildi. Raporda en az 260 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığına dikkat çekilirken, Kobanê’ye yönelik kuşatmanın sürdüğü vurgulandı.

Bu arada Mart 2025 ve Temmuz 2025’te Suriye geçici hükümetine bağlı gruplar Alevilere ve Dürzilere de saldırmışlardı. Bu saldırılarda savaş suçu işlendiğine dair çok sayıda uluslararası rapor yayınlanmıştı. Mart 2025’te sahil kentlerinde düzenlenen saldırılarda en az bin 500 Alevi’nin, Temmuz 2025’te Süveyda’ya yönelik saldırılarda da en az bin 200 Dürzi’nin öldürüldüğü rapor edilmişti.

Hol Kampı boşaltıldı. İŞİD’lılar nerede?

IŞİD militanları ve ailelerinin tutulduğu 20 bin nüfuslu Hol Kampı’nın tamamen boşaldığı ve kapatıldığı bildiriliyor. Yıllarca Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) kontrolünde olan ve IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyonu ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) düzenli olarak denetlediği Hol Kampı, Ocak 2026 sonlarına doğru Suriye geçici hükümetinin denetimine bırakılmıştı. Türkiye de dahil olmak üzere farklı ülkelerin vatandaşı olan 6 bin kadar militanın Irak’taki hapishanelere nakledildiği, Türkiye vatandaşlarının iade süreçlerinin başlayabileceği bildiriliyor. Diğer taraftan, geri kalan nüfusun sivil yaşama entegrasyonu konusunda herhangi bir hazırlık olmadığı çok açık. Ayrıca, IŞİD militanlarının ABD-İsrail tarafından Irak topraklarında ısıtılan bir savaşta İran destekli Haşdi Şabi güçlerine karşı kullanılması ihtimalini önceki değerlendirmelerimizde ele almıştık.

Rusya-Ukrayna Savaşı

ABD-Rusya-Ukrayna Cenevre görüşmeleri

Savaşın üçüncü yılı olan 2025’te Rusya’nın önceki yıllara kıyasla çok daha fazla mevzi kazandığı bildiriliyor. Bu gelişmede, Trump’ın Rusya’ya taviz vererek elde etmeye çalıştığı barışın sonuçsuz kalması ve AB’nin bir taraftan savaşın devamını teşvik ederken, Ukrayna’ya yetersiz destek vermesi önemli rol oynuyor. Son olarak, Trump’ın 20 maddelik barış planı kapsamında 17-18 Şubat’ta Cenevre’de yapılan görüşmelerden de sonuç çıkmadı. Zelenskiy Trump’ın “Rusya’yı değil, Ukrayna’yı taviz vermeye çağırmasının adil olmadığını” belirtirken, Trump ise Ukrayna’nın müzakere masasına derhal oturmaktan başka şansı olmadığını vurguluyor.

 

EKOLOJİ

Milli Parklar Kanunu tartışılıyor

Meclis’ten geçecek bir düzenlemeyle milli park ilan edilen veya edilecek alanların sınırlarının yeniden belirlenmesi hedefleniyor. Teklif kapsamında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün yetkilerinin genişletilmesi, ekosisteme zarar verenlere hapis cezası uygulanması ve kaçak avcılıkla mücadelede daha caydırıcı yaptırımlar getirilmesi de öngörülüyor. Geçtiğimiz hafta Genel Kurul’da kabul edilen teklifin ilk 5 maddesi, koruma altındaki alanlara turizm vasfı kazandırılmasını yasalaştırıyor.

Öte yandan AKP, Devlet Su İşleri mülkiyetindeki arazilerle ilgili yaşanan sorunların çözümü amacıyla 29 maddelik yeni bir kanun teklifi hazırladı. Teklif, uzun yıllar önce orman vasfını yitirmiş ve fiilen yerleşime açılmış alanlardaki tapu problemlerini gidermeyi amaçlıyor.

Akbelen Ormanı

Muğla’nın Milas ilçesi sınırları içindeki Akbelen Ormanı çevresindeki köyler uzun yıllardır Türkiye’de ekoloji mücadelesinin gündeminde yer alıyor. Bu bölge 2025 Temmuz ayında Meclis’ten geçen “enerjide süper izin” torba yasasında, doğa tahribatı için koordinat veren, adrese teslim maddelerden en çok etkilenen coğrafya. Ayrıca, bölge sakinleri ve kadınların Ankara’ya ve Meclis’e kadar uzanan ısrarlı mücadeleleri sayesinde sürekli gündemde yer alıyor.

Son olarak Akbelen’de alınan acele kamulaştırma kararlarının ardından, termik santral işletmecisi şirket tarafından yerleşim alanlarının etrafına tel örgüler çekilmeye başlandı.

Yedi Akbelen köyü, Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç, Karacahisar ve Kayaderesi’nin adları Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan acele kamulaştırma kararında geçiyor. Bu karar ile Erdoğan Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne acele kamulaştırma için yetki veriyor.

Hakan Tosun cinayeti için fezleke

Çevre ve ekoloji habercisi ve aktivist gazeteci Hakan Tosun 10-11 Ekim 2025 gece yarısı Esenyurt’ta uğradığı saldırı sonucunda sokakta iki kişi tarafından linç edilerek öldürülmüştü. Tosun’un cinayetinin ardından faillerin görüntü kayıtları akrabaları tarafından alınmış, akrabalar ve polis yetkililerinin birlikte yemek yiyecek kadar yakın ilişki içinde oldukları tespit edilmişti. Polis ve adliye teşkilatının cinayeti karartma çabası Tosun’un ailesi tarafından tüm açıklığıyla ortaya çıkarılmıştı. Tosun’un cinayeti için hazırlanan savcılık fezlekesinde şimdi sanıklar için “kasten öldürme” yerine “yaralama” suçundan ceza ve “haksız tahrik” indirimi isteniyor. Avukatlar ve aile, “İddianame bu şekilde hazırlanırsa failler iki yıl yatıp çıkacak” diyerek karara tepki gösterdiler.