Bu yazı 15-28 Temmuz 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
CHP’ye atanan butlan yönetimi ile çıkan gerilimler sonunda Özgür Özel ve ekibi 91 milletvekili ile YENİ Parti’yi 24 Temmuz tarihinde kurdu. Kuruluş tarihi olarak Lozan Antlaşması’nın imza tarihi seçildi. Partinin kurucular toplantısı Atatürk’ün kurduğu Anadolu Kulübü’nde gerçekleşti. Özgür Özel sosyal medyada yaptığı paylaşımda “YENİ Parti’yi kuran, milletimizdir” ifadesini kullandı. Kuruluşun ardından Özel ve parti kurucuları Atatürk’ün 1920 yılında TBMM’nin açılışı öncesinde namaz kıldığı Hacı Bayram Camii’ne gitti. Kurulan parti Meclis’te doğrudan grup kurma hakkı kazandı ve CHP’nin vekil sayısında (44) ciddi bir düşüşe neden olup kendisini kurulduğu anda ana muhalefet olan ilk parti olarak Türkiye siyasi tarihine geçirdi. CHP’de kalan 44 vekilin hepsinin de butlan yanlısı olmadığı biliniyor. Dolayısıyla kalanlar arasında bir siyasi bütünlük olduğunu söylemek de zor. Bazılarının Yargıtay’ın Ekim ayı başında tedbir kararını kaldırması durumunda partiyi yeniden devralmak üzere CHP’de beklemede oldukları ifade ediliyor. YENİ Parti’nin Grup Başkanvekilliğine ise Ali Mahir Başarır, Murat Emir ve Gökhan Günaydın seçildi. Parti şu anda hazine yardımı alamıyor. Bütçesini vatandaş yardımlarıyla oluşturmaya çalışacak. Seçim yeterliliğini kazanmak için de illerde örgütlenme sürecini ivedilikle başlatıp, kurultayı yapması gerekiyor. Özgür Özel YENİ Parti’nin finansmanını ise “şeffaf taban finansmanı” olarak tanımladı. Buna göre parti finansmanını halktan ve kendi kadrolarından gelen doğrudan desteklerle oluşturacak. YENİ Parti, Kürt meselesini bir demokrasi, adalet ve eşit vatandaşlık sorunu olarak ele alıyor, ana dili bir hak olarak kabul ediyor. İktidarlarında, tüm yurttaşların anadilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkının sağlanacağını belirtiyor. Bölgesel eşitsizliklerin özel kalkınma programlarıyla giderileceğini ifade ediyor. Cemevlerinin ibadethane statüsünün yasal güvenceye kavuşturulacağı, Madımak Oteli’nin “utanç müzesine” dönüştürüleceğini söylüyor. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ne yeniden taraf olacağının altını çiziyor. Bunun yanında, CHP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonlar devam ediyor. İBB için potansiyel adaylardan biri olarak görülen Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın kuyu tipi cezaevine gönderilmesi, Özgür Özel ve yakın ekibi hakkında her gün gündeme düşen fezlekeler, ülkedeki demokratik alanın her gün biraz daha daraldığını ortaya koyuyor.
Eski Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu aktif siyaseti bırakma kararı aldı. Davutoğlu’nun siyaseti bırakmasıyla birlikte partinin de feshedildiği açıklandı. Davutoğlu açıklamasında siyasetin kutuplaşma yaratan bir pratik haline geldiğini ve ortak aidiyet bilincini tahrip ettiğini belirtti. Buna ek olarak, sosyo-ekonomik eşitsizliklere, liyakatsizliğe ve kayyımlara vurgu yaptı; demokratik iradenin tanınmadığını ifade etti. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini kuvvetler ayrılığı ilkesini zayıflattığı için eleştirdi. Rejimin kalıcı otoriter bir yapıya doğru gittiği yönünde uyarılar yaptı. Davutoğlu’nun siyasetten çekilmesinin nedenlerinden birinin yaratmak istediği muhafazakâr reformcu merkez ittifakta sorunlar çıkması olduğu belirtiliyor. Gelecek, DEVA ve Saadet Partileri TBMM’de Yeni Yol Grubu çatısı altında bir araya gelmiş olsa da kaynaklar tarafından partiler arasında ortak bir siyasi vizyon oluşturulamadığı ifade ediliyor. Yeniden Refah Partisi’nin ise ittifaka dahil olmadığını hatırlatmak gerekir. Başka yorumlar ise Türkiye’deki mevcut siyasi ve hukuki ortamın küçük muhalefet partileri için finansal ve operasyonel zorluklar içerdiğini ve siyasetçilerin üzerindeki artan baskının ve hapis tehdidinin de cesaret kırdığını söylüyor. Davutoğlu, Türkiye’nin dış politikasının Osmanlı’nın eski toprakları olan Balkanlar ve Orta Doğu’ya doğru etki alanını genişleten bir yaklaşımla şekillenmesi gerektiğini ifade eden ve dış politikanın bu şekilde değişmesine neden olan bir aktördü.
Çözüm süreci ile ilgili olarak ise üzerinde uzlaşılacak bir Çerçeve Yasa gündemde. Çerçeve yasa barışçıl bir kamusal alanın yaratılması açısından elzem olmakla birlikte, ülkedeki antidemokratik uygulamalar nedeniyle toplumsal kutuplaşmaların da arttığı bir bağlamda gündeme getiriliyor. Yasanın tetikleyeceği milliyetçilik dalgaları ancak ortak demokratik mücadele ile aşılabilecek gibi görünüyor. Yasanın tamamen kapalı kapılar ardında şekillendirilmesi ve son dakikaya kadar DEM Parti milletvekillerinin bile yasanın içeriğinden haberdar edilmemesi süreçle ilgili kaygıları artırmış görünüyor. Meclis çoğunluğu yasanın yanında olacağı için yasanın geçmesinde bir sorun çıkmayacağı söylenebilir. Bu bağlamda yasa ile ilgili olarak YENİ Parti’nin nasıl tutum alacağı merak konusu. YENİ Parti’nin eşit vatandaşlık vizyonu gereği bu yasaya “hayır” diyememesi gerekir. Evet dışında bir yanıtın Kürt seçmen nezdinde geri dönülmeyecek yaralar açacak ve YENİ Parti’yi hızla İYİ Parti çizgisine çekme tehlikesi barındıracaktır. Fakat taban desteğiyle kurulduğunu ifade eden bir partinin kendi tabanına bu ‘Evet’ oyunu nasıl açıklayacağı da önemli.
EKONOMİ
Ekonomik programın siyasal mantığı
Son dönemde ekonomi yönetiminin uyguladığı politikalar, kısa vadeli enflasyonla mücadele hedefinin ötesinde, siyasal takvimle uyumlu bir stratejiye de işaret ediyor. Faiz politikası, düşük döviz kuru ve kamu maliyesine ilişkin (mümkün olduğunca fazla vergi toplanmasına yönelik) uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, temel önceliğin üretim ve gelir dağılımındaki bozulmayı gidermek değil, olası bir erken seçim sürecine kadar finansal istikrar görüntüsünü korumak olduğu görülüyor. Bu tercih ise ekonomik yükün büyük ölçüde ücretliler, emekliler ve örgütsüz emek kesimlerinin üzerine yıkıldığı bir tablo ortaya çıkarıyor.
Makroekonomik göstergeler incelendiğinde, yüksek enflasyon ortamına ve enflasyonun artacağı yönündeki beklentilere rağmen politika faizinin mevcut seviyesinde tutulması ve döviz kurlarının yoğun müdahalelerle baskılanması dikkat çekiyor. Dolar ve Euro’nun yıl boyunca enflasyonun oldukça altında kalan sınırlı artışı, Türk lirasının reel olarak değerlenmesine yol açarken, özellikle ihracatçı sektörlerde ciddi rekabet kayıpları ve maliyet baskıları yaratmaya devam ediyor. Bu nedenle ihracat çevrelerinden kontrollü bir kur düzeltmesi beklentisi epey zamandır dile getiriliyor.
Bununla birlikte ekonomi yönetimi, Merkez Bankası rezervlerini güçlendirerek ve tartışmalı istisnai krediler gibi çeşitli likidite araçlarını devreye sokarak kur üzerindeki kontrolünü sürdürmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, finansal piyasalara kısa vadede güven vermeyi amaçlasa da rezervlerin hangi ölçüde yeterli olacağı ve kur baskısının ne kadar devam ettirilebileceği konusunda ciddi soru işaretleri var. Uluslararası finans çevrelerinin de zaman zaman dile getirdiği temel risk, baskılanan kurun ilerleyen dönemde ani ve sert bir düzeltmeyle karşılaşma ihtimalinin yüksek olması.
Bu çerçevede bakıldığında uygulanan ekonomik programın en dikkat çekici yönü, gelir dağılımı üzerindeki etkisi. Asgari ücretliler ve emekliler yüksek enflasyon karşısında satın alma güçlerini kaybetmeye devam ederken, ücretlerin reel olarak baskılanması ekonominin temel denge unsurlarından biri haline geldi. Buradaki temel amaç, refah düşüşü pahasına, kamu maliyesinde hareket alanı yaratmak, rezerv biriktirmek ve ileride oluşabilecek siyasal ihtiyaçlar karşısında kullanılabilecek mali kapasiteyi korumak. Bu nedenle mevcut ekonomi politikası, klasik anlamda popülist harcama politikalarından ziyade, seçim öncesi (popülist amaçlarla) kullanılmak üzere ekonomik kaynak biriktirmeyi hedefleyen bir strateji olarak okunabilir.
Önümüzdeki dönemde bu modelin sürdürülebilirliği, yalnızca makroekonomik göstergelere değil, emek hareketinin örgütlenme kapasitesine, toplumsal muhalefetin seyrine ve uluslararası finansal koşullarda yaşanabilecek olası değişimlere de bağlı olacaktır.
Ekonomik programın toplumsal maliyeti ve çalışanlar cephesi
Ekonomik programın toplumsal maliyeti ise en açık biçimde çalışanlar / emekliler / dar gelirliler cephesinde görülmekte. Son dönemde yaşanan gelişmeler, yalnızca ücretlerin gerilemesini değil, sendikal hakların kullanımının da giderek daha fazla idari ve hukuki müdahalelerle sınırlandırıldığını göstermektedir. Ülke genelinde örgütlü / sendikalı işçi oranının epey düşük (sarı / yandaş sendikalar da dahil %13,5 civarı) olduğu koşullarda, bağımsız maden işçilerinin yeterli üye sayısına (baraja) ulaşmasına rağmen çeşitli bürokratik hilelerle toplu iş sözleşmesi yapma haklarının gasp edilmesi bunun son örneğini oluşturdu.
Madencilik sektöründe yaşanan yerel direnişler ise sermaye-emek ilişkisinde yükselmekte olan gerilimin somut örneklerini oluşturmakta:
Elazığ’daki Eti Gümüş Madencilik’te ödenmeyen ücretler, kıdem tazminatları ve zorunlu ücretsiz izin uygulamasına karşı 7 gündür eylem yapan işçiler ile Yıldızlar SSS Holding yönetimi arasında mutabakat sağlandı. Aynı holdinge bağlı Yunus Emre işletmesinde direnişler sonucu kısmi anlaşmalar sağlandı. 7 milyon liralık toplam işçi alacağının aylar sonra sadece 5 milyonunun ödenmiş olması ve kalan 2 milyon TL için yazılı taahhüt verilmiş olması bu büyüklükte bir holding için art niyetten başka bir şeyi akla getirmiyor. Aynı şirketten aylardır maaşlarını alamayan Doruk Madencilik işçilerinin, Enerji Bakanı’nın arabuluculuğuna ve şirket patronlarının verdiği taahhütlere rağmen hala ödeme alamamış ve eylemlerine devam ediyor olmaları da ayrıca düşündürücü.
Benzer biçimde özel sektör öğretmenlerinin ciddi biçimde örgütlenmeye başlaması ve KHK mağdurlarının onuncu yıl için düzenledikleri “Adalet Nöbeti”ne farklı toplumsal kesimlerden destek gelmesi, yalnızca ekonomik değil, demokratik haklar alanında da hareketlenmelerin başladığına işaret ediyor.
Ancak bunların hemen hepsi yerel düzeyde, kısmen de şirket/işletme düzeyinde direniş ve hak arayışları olarak seyrediyor. Daha genel örgütlü bir harekete dönüşemiyor. Belki de dönüşmemesi için de önemli ölçüde “uzlaşı” ile sonuçlanıyor, yani hükümetin de araya girmesiyle genellikle işletmeler / işverenler geri adım atıyorlar; sözlerinde durmasalar da.
Bütün bu gelişmeler, Türkiye’de sendikalaşma oranlarının uzun süredir düşük seviyelerde seyretmesiyle birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı hale geliyor. Resmî veriler dahi örgütlenme oranlarının oldukça sınırlı olduğunu, özellikle yeni istihdam alanlarının büyük ölçüde sendikasız biçimde büyüdüğünü ortaya koyuyor. Bu tablo, ücret ve hak pazarlık gücünü zayıflatırken gelir dağılımındaki bozulmayı da kolaylaştırıyor.
Sonuç olarak, mevcut ekonomik programın finansal istikrarı koruma ve olası siyasal takvime (seçime) hazırlanma hedefi doğrultusunda şekillenen, ancak bunun bedelini büyük ölçüde emekçi kesimlere yükleyen bir karakter taşıdığı söylenebilir.
DIŞ POLİTİKA
ABD-İran Krizi ve Hürmüz Boğazı’ndaki Gelişmeler
İncelenen dönemde yaşanan gelişmeler, tarafların doğrudan savaştan ziyade askeri tehdit ile diplomatik müzakereleri birlikte yürüttüğünü gösteriyor. Diplomatik temaslar devam ederken önemli hedeflere yönelik saldırıların sürmesi, krizin henüz kalıcı bir çözümden uzak olduğu anlamına geliyor.
İran’ın 18 Temmuz’da ABD ile imzalanan son mutabakatı askıya aldığını açıklamasının ardından 24 Temmuz’a kadar geçen sürede ABD ve İran arasında karşılıklı saldırılar oldu. ABD’nin Körfez’deki kritik hedeflere yönelik operasyonları ile İran’ın bölgedeki ABD üslerini hedef alan misillemeleri devam ediyordu. Ancak 24 Temmuz gününden itibaren saldırıların görece azaldığı ve çeşitli arabuluculuk girişimlerinin tekrar devreye girdiği gözlemlendi.
Diplomatik boyutta ise iki temel başlığın öne çıktığı görülüyor. Bunlardan ilki İran’ın nükleer programı ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının geleceği, ikincisi ise Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve kontrolü. İran açısından nükleer program ulusal egemenliğin ve caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak görülürken, ABD açısından bu programın sınırlandırılması bölgesel güvenlik politikasının öncelikli hedefi olmaya devam ediyor. İran’ın nükleer güç olması İsrail açısından kabul edilemez bir durum. Öte yandan ABD meselenin bir İran-İsrail (Müslüman-Yahudi) meselesi gibi algılanmasını da istemiyor. Bu nedenle olsa gerek bir süredir İsrail savaşta aktif bir görüntü çizmiyor. Hürmüz Boğazı ise yalnızca İran ile ABD arasındaki bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda dünya enerji ticaretinin kritik geçiş noktası olması nedeniyle küresel ekonomiyi doğrudan ilgilendiren stratejik bir alan niteliğinde. Umman tarafından gündeme getirilen ortak yönetim modeli önerisi, tarafların doğrudan egemenlik taleplerini yumuşatmayı amaçlayan ara formüllerden biri olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte taraflardan gelen açıklamalar, müzakere sürecinin oldukça kırılgan olduğunu gösteriyor. ABD Başkanı Trump bir taraftan diplomatik çözüm mesajları verirken diğer taraftan askeri operasyon tehdidini sürdürüyor. Benzer şekilde, İran yönetimi de bir yandan müzakere kapısını tamamen kapatmayan açıklamalar yaparken, diğer yandan ABD’nin saldırılarına sert karşılık verileceğini ilan etti. Bu nedenle mevcut süreç, klasik anlamda bir barış müzakeresinden çok, güç dengelerinin yeniden şekillendirildiği bir pazarlık dönemi olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan İran Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün’deki ABD üslerine misilleme saldırılarına devam ediyor ve başta Irak ve Kürtler üzerindeki kontrolünü korumak için saldırılarını sürdürüyor. Emperyal hedeflerinden vazgeçmeye hiç niyeti olmadığını gösteriyor. Husiler aracılığıyla da başka cepheler açmayı deniyor.
Çalışmamızda önümüzdeki döneme ilişkin tartışılan değerlendirmelerden biri savaşın yeni bir evreye taşınma ihtimali oldu. İran’ın ABD tarafından öne sürülen temel koşulları kabul etmemesi halinde çatışmaların daha geniş kapsamlı bir askeri operasyona dönüşebileceği dile getirildi. Bu senaryoda ABD’nin yalnızca İsrail ile hareket etmek yerine Avrupa ülkeleri, bazı bölge devletleri ve NATO müttefiklerini kapsayan daha geniş bir koalisyon oluşturma arayışında olduğu değerlendiriliyor. NATO Zirvesi sonrasında verilen mesajlar da bu ihtimal çerçevesinde yorumlandı. Son dönemde Ukrayna’nın çeşitli vesilelerle İran savaşına müdahil olma girişimleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bununla birlikte sözü edilen geniş ölçekli kara harekâtının hem ekonomik maliyeti hem de küresel enflasyon üzerindeki etkileri dikkate alındığında, uluslararası sermaye çevrelerinin uzun süreli bir bölgesel savaşı desteklemekte isteksiz davranacağı da güçlü bir olasılık olarak ileri sürülüyor.
Bu savaşta petrol fiyatlarının seyri küresel piyasalarda en önemli gösterge niteliğinde. Gerilimin zirve yaptığı günlerde Brent petrol fiyatlarının 100 dolar seviyesine yaklaşması, Hürmüz Boğazı’nın dünya enerji arzındaki stratejik konumunu bir kez daha ortaya koydu. Daha sonra müzakere ihtimalinin güçlenmesiyle birlikte fiyatların yeniden 80-90 dolar bandına gerilemesi, enerji piyasalarının askeri gelişmelere ne derece duyarlı olduğunu göstermekte. Petrol fiyatlarındaki yaklaşık yüzde 10’luk geri çekilmenin, piyasanın savaşın tam ölçekli bir bölgesel çatışmaya dönüşmeyeceğine ilişkin beklentisini yansıttığı söylenebilir. Bununla birlikte, savaşın ABD’ye maliyetinin 37,5 milyar dolara ulaştığı yönündeki bilgiler ve IMF’nin petrol piyasalarındaki tampon mekanizmalarının büyük ölçüde tükendiğine ilişkin değerlendirmesi, olası yeni bir tırmanışın küresel ekonomi üzerinde çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğine işaret etmekte. Uluslararası sermaye açısından savaşın daha da büyüyüp başta petrol olmak üzere enerji maliyetlerinin daha da artmasının sürdürülebilir olmadığı anlaşılıyor. Öte yandan Trump da dahil bazı kesimlerin çelişkili ve gitgelli söylemlerle başvurarak bu fiyat oynamalarından kısa vadede çıkar sağlıyor olma ihtimali de epey yüksek.
Sonuç olarak, ABD-İran krizi yalnızca iki ülke arasındaki bir güvenlik meselesi değil; enerji arz güvenliği, uluslararası ticaret yolları, bölgesel ittifaklar ve küresel ekonomik dengeleri doğrudan etkileyen çok katmanlı bir jeopolitik mücadeleye işaret ediyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, önümüzdeki dönemde tarafların doğrudan savaştan kaçınmaya çalışırken diplomatik ve askeri baskıyı eşzamanlı sürdürmeye devam edecekleri anlaşılıyor. Bu nedenle kısa vadede tam kapsamlı bir barıştan ziyade, gerilim ve müzakere süreçlerinin iç içe geçtiği dalgalı bir sürecin devam etmesi daha olası görünüyor.
Irak Sahasındaki Karışıklıklar ve Haşdi Şabi Krizi
İran ile ABD arasında tırmanan gerilimin en somut yansımalarından biri Irak sahasında gözleniyor. Irak, son dönemde yalnızca iki ülke arasındaki vekâlet savaşları açısından değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik ve ticaret yolları açısından da stratejik bir coğrafya haline geliyor. Bu süreçte yaşanan askeri operasyonlar, Bağdat yönetiminin karşı karşıya bulunduğu siyasal krizler ve Kürt bölgesindeki güç dengelerinde meydana gelen değişimler birlikte değerlendirildiğinde, Irak’ın önümüzdeki dönemde bölgesel mücadelenin merkez üslerinden biri olacağı iddia edilebilir.
Bu çerçevede dikkat çeken ilk gelişme, ABD ve Suudi Arabistan’ın ortak operasyonuyla Haşdi Şabi bünyesinde faaliyet gösteren ve doğrudan İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı olduğu belirtilen üst düzey komutanların hedef alınması oldu. Söz konusu operasyon, yalnızca askeri bir saldırı olarak değil, İran’ın Irak üzerindeki nüfuzuna doğrudan yöneltilmiş kritik bir mesaj olarak değerlendirilebilir. Operasyonun ardından Haşdi Şabi’nin ülke genelinde seferberlik ilan etmesi ise Irak’taki gerilimlerin yeni bir aşamaya geçtiğini göstermektedir.
Epey büyük bir askeri kapasiteye sahip olduğu ifade edilen Haşdi Şabi’nin önemli bir bölümünün İran’la doğrudan bağlantılı olması, örgütün İran’ın bölgedeki emperyal stratejisinin temel unsurlarından biri olduğunu gösteriyor. Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin ABD ziyareti sonrasında tekrar gündeme gelen entegrasyon planı da bu bağlamda değerlendirilebilir. ABD’nin Haşdi Şabi’nin belirli bir takvim içerisinde Irak ordusuna bağlanmasını temel koşullardan biri haline getirmesi, Washington’un Irak’taki silahlı yapıların doğrudan İran etkisinden çıkarılmasını temel öncelik olarak gördüğünü gösteriyor. Buna karşılık İran’a yakın grupların bu planı kesin biçimde reddetmesi, Bağdat yönetimini zor durumda bırakıyor. Zaten hassas siyasi uzlaşmalar üzerine kurulan hükümet yapısı, bu mesele nedeniyle ciddi bir baskıyla karşı karşıya. Türkiye ile yapılan son petrol ticareti anlaşmasının imza sürecinde İran yanlısı bir bakanın belgeyi imzalamayı reddetmesi ve Başbakan Zeydi’nin doğrudan müdahalesiyle sürecin ilerletilmesi, hükümet içerisindeki görüş ayrılıklarının ulaştığı boyutu göstermesi açısından dikkat çekici.
İran krizinin Irak sahasına yansıyan diğer önemli boyutu ise Kürt bölgelerinde yaşanan gelişmeler. NATO Zirvesi sonrasında İran’ın Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Komala’ya ait olduğu belirtilen kamplara yönelik saldırılarının artması ve özellikle de Süleymaniye’nin hedef alınması, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi açıdan da önemli bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Uzun yıllar boyunca İran’la yakın ilişkiler geliştiren Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) etkili olduğu Süleymaniye’nin doğrudan hedef haline gelmesi, bölgesel ittifaklarda önemli değişimlerin yaşandığına işaret etmekte. Bu gelişme , Bafel Talabani’nin kardeşi Kobad Talabani’nin Ankara ziyareti ve Kerkük Valiliği konusunda KYB’nin Türkmen adayı desteklemesinin hemen ardından gerçekleşti., İran’ın bu saldırılarla yeni siyasi yönelime karşı bir uyarı mesajı verdiği söylenebilir. Bu çerçevede KYB’nin geleneksel İran ekseninden uzaklaşarak Türkiye ve ABD ile daha yakın bir ilişki geliştirmeye başlamasının sonuçlarının izlenmesi gerekiyor.
Bu gelişmeler Türkiye’nin Irak politikası açısından da yeni bir döneme işaret ediyor. Türkiye ile Irak arasında imzalanan enerji ve petrol alanındaki işbirliği anlaşmaları, yalnızca ekonomik içerikli düzenlemeler olarak değil, aynı zamanda güvenlik alanında daha kapsamlı bir stratejik ortaklığın parçası olarak değerlendirilmeli. Bu yaklaşım çerçevesinde Ankara’nın Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve merkezi otoritenin güçlendirilmesi sürecinde daha görünür bir rol üstlenmesinin beklendiği anlaşılmaktadır. Bu durumun Haşdi Şabi’nin geleceği ve Irak’ın kuzeyindeki güç dengeleri açısından Türkiye’nin bölgesel etkisini artırabilecek yeni bir dönemin habercisi olma ihtimali açısından takip edilmesi gerekiyor. Irak Kürtleri’nin merkeze entegrasyonu ve peşmergenin Irak ordusuna katılması yönündeki söylemler,, Kürtlerin kazanmış oldukları kısmi özerkliğin epey tehlikede olduğuna işaret.
Suriye ve Rojava’daki Gelişmeler
Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler, bir yandan “normalleşme” ve kurumsallaşma yönünde yavaş da olsa adımların atıldığını, diğer yandan da Şam yönetimi ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasındaki temel siyasal anlaşmazlıkların devam ettiğini gösteriyor. Özellikle 29 Ocak Anlaşması kapsamında Afrin’e geri dönüş sürecinin büyük ölçüde tamamlanmış olmasını yıllar önce yerlerinden edilen Kürt nüfusun yeniden topraklarına ve yaşam alanlarına kavuşması açısından önemli bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir. Bu gelişme, yalnızca insani açıdan değil, aynı zamanda bölgedeki demografik dengenin yeniden şekillenmesi bakımından da önemli. 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanması kapsamında Dr. Dilşad İsmet’in Kobanê Sağlık Müdürü olmasını ve Rojava’da 5 “bölge yöneticisi”nin atanmış olmasını (Qamişlo’ya atanan yöneticinin kadın olması dikkat çekici) da bu dönemdeki önemli adımlar olarak not etmek gerekiyor.
Bununla birlikte, Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında yürütülen entegrasyon çalışmaları çok yavaş ilerliyor. Anadilde eğitim hakkı ve Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPJ) statüsü konusundaki görüş ayrılıkları, taraflar arasındaki temel anlayış farkını simgeliyor. Şam’ın (Türkiye’nin de telkiniyle) anadilde eğitimi haftada sadece 4 saatlik seçmeli bir derse indirgemek istemesi ve kadın savunma birliklerinin (YPJ) merkezi orduya entegrasyonunu kabul etmemesi sürecin ilerlemesini zorlaştırıyor
Ancak İran krizinin sürdüğü bu konjonktürde, taraflar arasında gerilimin tırmanmasının ve Şam’ın Kürtlere yönelik askeri bir operasyon yapmasının şu an için imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Suriye’ye gerçekleştirdiği ziyaret Şam yönetiminin uluslararası görünürlüğünün artması yönünde atılmış bir adım olarak not edilebilir.
İsrail
Bu dönemde İsrail’in İran ile yaşanan gerilimde daha kontrollü bir tutum benimsemesi yönünde (Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın diplomatik girişimlerinin etkisiyle) ABD tarafından uyarıldığı anlaşılıyor. Diğer yandan İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki askeri operasyonlarını kesintisiz biçimde sürdürdüğü görülüyor. Son dönemde silahlı “sivil” yerleşimcilerin saldırıların daha da arttığı belirtiliyor. Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 73.000 kişinin yaşamını yitirdiği, 170.900 kişinin ise yaralandığı bildiriliyor.
Öte yandan İsrail ile Lübnan arasında müzakere hazırlıklarının yürütülmesine (4-6 Ağustos tarihlerinde Roma’da müzakerelerin planlandığı bildiriliyor) rağmen sahadaki çatışmaların devam ediyor olması kalıcı barış olasılığını zayıflatıyor.
Bu dönemde İsrail basınında yer alan ve “İran tehdidinin yerini Türkiye’nin aldığı” yönündeki söylemler, daha çok iç kamuoyuna yönelik siyasi bir söylem olarak değerlendirilebilir.ABD’nin bölgesel dengeler açısından Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma hattının oluşmasına izin vermesi imkânsız görünüyor.
Ukrayna-Rusya Savaşı’ndaki Tırmanış
Bu dönem Ukrayna-Rusya savaşının coğrafi kapsamının genişlemesine işaret eden gelişmeler yaşandı. Ukrayna Rusya’nın iç bölgelerine yönelik insansız hava aracı saldırılarını yoğunlaştırdı, Moskova çevresi ile önemli iki sivil lojistik merkezini ve çeşitli enerji altyapılarını hedef aldı. Coğrafi kapsamın yanı sıra hedeflerin niteliğinin de genişlemekte olduğu (enerji ve lojistik tesisleri) görülüyor. Rusya’nın da bu dönemde ağırlıklı olarak limanları hedef aldığı belirtiliyor.
Savaşın giderek üçüncü ülkeleri de doğrudan etkilemeye başladığı söylenebilir. Ukrayna’nın, Rusya’dan İran’a askeri malzeme taşıdığı iddia edilen bir İran sivil gemisini hedef alması ve İran’ın buna sert tepki göstermesi buna bir örnek. Benzer şekilde, Irak ve Körfez bölgesindeki bazı saldırılarla Ukrayna bağlantılı unsurlar arasında ilişki kurulmasına yönelik (yukarıda değindiğimiz) iddiaları da buna eklememiz gerekir.
Öte yandan Devlet Başkanı Zelenski’nin ABD ziyaretinde Patriot hava savunma sistemlerinin üretim lisansını talep etmesi ve bu talebin belirli koşullar altında (şimdilik sadece Trump tarafından da olsa) olumlu karşılanması, savaşın yalnızca mevcut silah sevkiyatlarıyla değil, uzun vadeli savunma sanayi iş birliği üzerinden de sürdürülmek istendiğini akla getirmekte. Bu durum, Batı’nın Ukrayna’ya verdiği desteğin daha kurumsal ve kalıcı bir nitelik kazanabileceği yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Buna karşılık Rusya cephesinde, ABD’nin diplomatik çözüm arayışından uzaklaştığı yönündeki algının güçlendiği ve bunun sonucunda Rusya’nın İran başta olmak üzere kendi stratejik ortaklarıyla askeri ve teknolojik iş birliğini artırma eğilimini öne çıkarmak isteyeceği öngörülebilir.
Bu gelişmeler, Ukrayna-Rusya savaşının iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan ziyade, büyük güçlerin farklı cephelerde karşı karşıya geldiği çok katmanlı bir mücadele alanı olduğu yönündeki tespitleri güçlendirmektedir.
ABD İç Politikası ve Trump’ın Yeni Gümrük Vergileri
ABD iç siyasetinde Donald Trump’ın yaklaşan seçim sürecine yönelik söylemleri ve ekonomi politikaları dikkat çekmeye devam ediyor. Trump son olarak Çin’in seçimlere müdahale edeceğini iddia etti ve dördüncü kez başkanlık yarışına katılacağını açıkladı. Bunun anayasal olarak nasıl mümkün olacağı merak uyandırdı.
Ekonomi alanında ise Trump yönetimi eski bir yasal düzenlemeye dayanarak farklı ülkelere yönelik yeni gümrük vergileri uygulamaya başladı. Bunu, küresel ticarette ABD açısından korumacı politikaların yeniden güç kazandığını gösteren bir gelişme olarak not edebiliriz.
