Bu yazı 22 Nisan – 5 Mayıs 2006 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
Çözüm Sürecinde Statü Önerisi
Kürt meselesinin çözüm sürecinde bu iki haftada yüksek siyasette öne çıkan gelişme MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın süreçteki konumu, statüsü üzerine yaptığı açıklamaydı. 5 Mayıs günü TBMM Grup Toplantısı’nda konuşan Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan için “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsünü önerdi. Bahçeli’nin bu çıkışı, KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan’ın “süreç devlet tarafından dondurulmuştur” açıklamasından birkaç gün sonra geldi. Bahçeli’nin önerisinde dikkat çeken diğer bir nokta “Terörsüz Türkiye” sürecinin yanına “barış süreci” kavramını da eklemesiydi. Devlet Bahçeli’nin bu kavramsal seçimi Kürt siyasetinin terminolojisini dikkate aldığını gösteriyor.
Çözüm sürecine başından beri karşı olan milliyetçi partiler Bahçeli’nin bu önerisine sert tepkiler verdi: İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Bahçeli’nin statü çıkışını ‘delilik’ olarak değerlendirirken, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ bu öneriyi teslimiyet olarak yorumladı. Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu da “Statüsü bellidir! Teröristtir!” açıklamasıyla milliyetçi tabana seslenmeye çalıştı.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Bahçeli’nin önerisinin altına imza attıklarını söyleyerek bu öneriye açık destek verdi. KCK, aynı gün yaptığı açıklamada PKK’nin adının “Apocu Hareket Yönetimi” olarak değiştirildiğini duyurdu ve sürecin tıkanıklık yaşamadan devam edebilmesi için Öcalan’ın hukuki ve siyasi konumunun yasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini söyledi. Süreçteki tıkanıklığın önündeki engellerden biri Öcalan’ın statüsü iken Devlet Bahçeli’nin önerisine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve AKP cephesinden henüz somut bir açıklama gelmediği görülüyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise Öcalan’ın statüsü üzerine net bir açıklama yapmadı. Çözüm sürecini desteklediklerini belirterek statü meselesine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanıt vermesi gerektiğini söyledi. Erdoğan ve AKP açısından önceliğin Kürt meselesini çözmek olmadığı yaklaşan olası seçimlerde iktidarını korumaya odaklandığı görülüyor. Erdoğan’ın, en güçlü iktidar adayı olan Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin önünü kesmeye ve var olan ekonomik kriz nedeniyle başka partilere kayan oyları engellemeye çalışırken Öcalan’a resmi statü verilmesinin partisinin muhafazakâr-milliyetçi tabanında yaratabileceği oy kaybını da hesap ettiği söylenebilir.
2024 yılında başlayan çözüm sürecinde bu zamana kadar devlet tarafından somut adımlar atılmadı. Suriye’deki gelişmeler ve İran savaşıyla birlikte sürecin seyri de Ortadoğu’daki bölgesel dinamiklere endekslenmiş ve belirsiz bir bekleyişe terk edilmişti. Bahçeli’nin koordinatörlük önerisi, süreçteki tıkanıklığı kırmaya yönelik bir adım olarak değerlendirilebilir. Diğer yandan bu statünün hukuki bir karşılığı olmadığı görülüyor. Çünkü ömür boyu hapse mahkûm bir hükümlüye böyle bir statünün hangi hukuki çerçevede verilebileceği, bunun için hangi yasal düzenlemelerin gerektiği, mevcut Türk Ceza Kanunu ve İnfaz Yasası açısından son derece tartışmalı bir durum yaratıyor. Bahçeli üzerinden devletin, fiili bir siyasallaşma yolu açmaya çalıştığı söylenebilir. AKP’nin tutumuna ve devlet içindeki güç dengelerine bağlı olarak bu önerinin geçici bir taktik mi yoksa kalıcı bir kurumsal dönüşümün işareti mi olduğunu görmek için sürecin yasal ve somut adımlarla nasıl destekleneceğine bakmak gerekecek.
Bu iki haftada MHP içinde öne çıkan diğer bir konu parti içinde tasfiye sürecindeki gelişmelerdi. 27 Mart’ta MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in istifasıyla başlayan ve hızla İstanbul il teşkilatı ile 39 ilçe teşkilatının feshedilmesine uzanan süreç, son haftalarda 11 il teşkilatına ve Ülkü Ocakları’na da sıçradı. Yönter’in adının Sinan Ateş cinayetiyle ve Ayhan Bora Kaplan suç örgütü davasıyla anılması, Bahçeli’nin partiyi olası bir yargı operasyonundan korumak amacıyla “ismi şaibeye karışan figürleri” tasfiye ettiği yönündeki yorumları güçlendirdi. Bu tasfiyenin, Bahçeli’nin “barış süreci” söylemine geçişiyle eş zamanlı yürütülmesi de dikkat çekici. Bahçeli’nin hem partiyi yeniden dizayn etmesi hem de yeni dönemin söylemini kurması, kendisinden sonrası için de bir miras bırakma çabası olarak yorumlanabilir.
Siyasal alanın daralması, Amedspor ve Kürt Toplumunun Ortaklığı
Kürt toplumu açısından bakıldığında, Kürt siyasetinin çözüm sürecini Öcalan’ın statüsü üzerinden yürütmesinin tek başına yeterli bir siyaset biçimi olmadığı görülebilir. DEM Parti ve Kürt siyasi hareketi, Kürt toplumunun sorunlarına odaklanan ve toplumsal mobilizasyonu canlandıran bir kitle siyaseti üretemediği müddetçe yüksek siyasetin sınırları içine sıkışıyor. Bu durum Kürt toplum tabanındaki geniş halk kitlelerini sürecin öznesi değil, izleyicisi konumuna dönüştürüyor.
Diğer yandan Kürt siyasi hareketinin toplumda oluşturamadığı heyecanı, Amedspor’un oluşturduğu görülüyor. Geçtiğimiz hafta Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin Kürt coğrafyasında -Irak, İran ve Suriye dahil- adeta Newroz coşkusuyla kutlanması bunun somut bir örneğiydi. Kürt siyasi hareketinin yüksek siyasete sıkıştığı ve tabanda kitle siyaseti üretmekte zorlandığı bir dönemde Amedspor’un başarısı Kürt toplumunun siyasi baskılardan uzak bir şekilde bir araya gelebildiği kolektif kimliği ve aidiyeti dile getirdiği bir eylem alanı yarattı.
Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin, önümüzdeki dönemde çözüm sürecinin gidişatına göre hem önemli bir toplumsal barış imkanına hem de süreç tıkandığında ciddi bir kırılma hattına dönüşebilecek iki taraflı potansiyele sahip olduğu söylenebilir. Sürecin olumlu ilerlemesi durumunda stadyumlar, toplumsal önyargıların kırıldığı ve diyalog zeminini besleyen sembolik buluşmalara zemin hazırlayabilir. Diğer yandan çözüm süreci olumsuz ilerlediğinde, Amedspor’un Batı illerindeki deplasman maçlarının ciddi sosyolojik gerilimlere sahne olabileceği, Kürt karşıtı tepkinin tribünlere yansıyarak toplumsal çatışmaları derinleştiren bir işlev edineceği iddia edilebilir.
CHP’nin Kuşatılması devam ediyor
Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özer liderliğindeki CHP, 19 Mart 2025 darbesinden beri hem dışarıdan hem de içeriden kuşatma altında. CHP’ye yönelik çok boyutlu yargı kuşatması bu iki haftada da yeni davalar eklenerek devam etti. Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel’in, Halfeti Belediyesi’nde 29 kişinin tutuklanması, Eşme Belediye Başkanı Yılmaz Tozan’ın görevden alınması, CHP belediyelerine yönelik operasyonların belirli bir program dahilinde sistematik olarak sürdürüldüğünü bir kez daha gözler önüne serdi.
Bu iki haftada İBB davasının duruşmaları devam etti. Verilen ara kararla 15 kişi tahliye edildi. Bu davanın somut deliller olmadan gizli tanıklar ve etkin pişmanlık ifadeleri üzerinden kurulduğu biliniyor ve yapılan her duruşma bu durumu gözler önüne seriyor. Etkin pişmanlıktan yararlanan ama tutuklu yargılanan kişilerden biri de Adem Soytekin. Adem Soytekin’in savunması, talebi üzerine öne çekildi. Soytekin etkin pişmanlık ifadesinde İmamoğlu’nu, yakın çalışma ekibini ve bürokratlarını suçlamış; ve pek çok ismin tutuklanmasına ya da dosyaya örgüt yöneticisi/üyesi olarak dahil edilmesine neden olmuştu. Savunmasında ise o ifadeleri önüne konan şablondan söylediğini ve İmamoğlu’nu hedef alan nitelendirmelerin kendisine dikte edildiğini beyan etti. Ayrıca Adem Soytekin’in etkin pişmanlık ifadesinin imzasız ve barkodsuz olduğu da ortaya çıktı. 21 farklı suçtan yargılanan Soytekin, suçlamaları reddettikten sonra verilen ara kararla tahliye edilen 15 kişi arasında yer aldı. Onun suçladığı isimler ise tutuklu yargılanmaya devam ediyor.
Kurultay İptali Davası
Kurultay iptali talebiyle açılan ve kamuoyunda “mutlak butlan” davası olarak bilinen dava 1 Temmuz’a ertelendi. Bu erteleme, davanın akıbeti hakkında nihai bir karara ulaşılamadığını gösteriyor. Duruşmadan önce, Devlet Bahçeli’nin “CHP’nin içi karıştırılmamalı” sözlerinin bu ertelemede etkisi olabilir. Özgür Özel liderliğindeki CHP yönetiminin tasfiyesi anlamına gelecek mutlak butlan kararının verilmemesinin diğer önemli nedeni de bunun ekonomi üzerindeki olası yıkıcı etkileri olabilir. İktidarın CHP’ye yönelik yargı operasyonlarını seçim takvimine göre stratejik bir biçimde planladığı, mutlak butlan davası Özel-İmamoğlu çizgisini siyasetin dışına itmek için uygun bir zamanda işlevlendirmek üzere elinde tuttuğu söylenebilir. Saadet, Gelecek ve DEVA partilerinin Ali Babacan’ı Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkarma hazırlıkları da yeni dönemin siyaset mühendisliği denemeleri arasında yer alıyor.
‘Casusluk’ davası
Etkin pişmanlıktan yargılanan Hüseyin Gün’ün iddiaları üzerine Ekrem İmamoğlu ile birlikte tutuklu yargılanan İmamoğlu’nun seçim kampanyalarının direktörü Necati Özkan ve Tele1 Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Merdan Yanardağ hakkında açılan siyasal casusluk davası başladı. Sanıkların hangi ülkenin casusu olduklarını bilmeden yargılandıkları dava daha başlamadan Tele1’e el konarak kanal satışa çıkarılmıştı. 3 gün süren yargılamada başka absürtlükler de yaşandı. Casusluk suçlamasını reddeden Hüseyin Gün, devlet adına görev yaptığını, faaliyetlerinin çoğunu devletin talimatıyla yürüttüğünü, Ekrem İmamoğlu veya CHP ile herhangi bir bağı olmadığını, davanın bu isimlerle ilişkilendirilmesinin gerçek dışı olduğunu söyledi. Ekrem İmamoğlu iddianameyi “ibretlik bir belge” olarak tanımladı; “absürtlükte sınır tanımayan utanç verici bir rezillik” karşısında savunma yapmayacağını söyledi. Üç gün süren davanın bir sonraki duruşması delillerin toplanması ve MİT’in görüşüne başvurulması gerekçesiyle 6 Temmuz’a ertelendi. 6 Temmuz günü Ekrem İmamoğlu’nun üç ayrı davadan duruşması olduğu dikkate alındığında İmamoğlu’nun savunma hakkının da ihlal edildiği görülebilir.
İBB’ye yönelik soruşturmalar ve casusluk davaları iktidarın beklediği sonucu vermiyor. Somut deliller olmadan gizli tanık ile etkin pişmanlık ifadeleri üzerine kurulu davalar kamuoyunu ikna edemiyor. Bu nedenle önümüzdeki günlerde Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi itibarsızlaştırmak için yeni konuların gündeme getirileceğini tahmin etmek zor değil.
Gülistan Doku Dosyası
5 Ocak 2020’den beri kayıp olan Gülistan Doku’ya ilişkin yeniden başlatılan soruşturmada bu iki haftada yeni bir aşamaya gelindi. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel delilleri yok etme suçundan, oğlu Mustafa Türkay Sonel “kasten öldürme” suçundan, dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir, Gülistan Doku’ya ait sağlık kayıtlarını sildiği ve resmi belgeyi yok ettiği iddiasıyla tutuklanmıştı. Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu “Hastaneden Gülistan Doku’nun tedavi evraklarını istediğimizde gelen belgedeki tarihlerde çelişki vardı” açıklamasını yaptı ve soruşturmayı derinleştirdi.
Yıllardır ailesi ve kadın örgütleri Gülistan Doku’ya ne olduğu sorusunun cevabını arıyor. Ailenin ve kadın örgütlerinin ısrarı bu davayı gündemde tutmuştu. Gülistan Doku dosyasının yeniden açılması, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in İBB davaları ve sahip olduğu tapu kayıtlarıyla kaybettiği itibarını geri kazanma çabası olarak da işlevlendirilmek isteniyor. Aynı zamanda devlet içindeki güç dengelerinin yeniden kurulmaya çalışıldığı yorumları güç kazanıyor. SAMER Koordinatörü Yüksel Genç’in Gülistan Doku dosyasını değerlendirirken bu duruma dikkat çekti. İpek Er, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz davalarını da hatırlatan Yüksel Genç bunların münferit olaylar olmadığının devletin Kürtlere, Kürt kadınlara yönelik sistematik politikalarının bir parçası olduğunu söyledi. Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı ve 75 ilde 638 dosyanın yeniden incelemeye alınması, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Gülistan Doku soruşturmasında kilidi çözecek kişi firari Umut Altaş” şeklindeki kamuoyu açıklamaları ve dosyaların paralelinde Rojin Kabaiş soruşturmasında 415 kişinin DNA’sının incelendiğinin duyurulması, bir adalet arayışından çok devlet içi güç savaşına işaret ediyor. Adalet Bakanlığı’na bağlı yeni dairelerin açılmasıyla Akın Gürlek “Türkiye Başsavcısı” konumuna getiriliyor ve yargı tek elden kontrol edilmek isteniyor.
EKONOMİ
Makroekonomik Veriler
Türkiye ekonomisi, önceki dönem değerlendirmelerimizde de altını çizdiğimiz “stagflasyon” tehlikesine doğru hızla yol alıyor. TÜİK Nisan 2026 yıllık enflasyonunu % 32,37 olarak açıklarken, İTO % 36,83, ENAG ise % 55 olarak hesapladı. Kurumlar arasındaki bu derin makas, gerçeğe aykırı verilerin artık makyajlarla dahi kapatılamaz hale geldiğini gösteriyor. Konut, giyim ve temel tüketim kalemlerindeki aylık artışlar, halkın hangi alanlarda en ağır yükü taşıdığını somutlaştırıyor. Türkiye, Avrupa’da enflasyonda birinci, dünyada beşinci sırada bulunuyor.
Üretim ve istihdam göstergeleri de bu tabloya eşlik ediyor. Resmi işsizlik % 8,1 olsa da geniş tanımlı (atıl) işgücü oranının %31,5’e fırlaması, çalışma çağındaki nüfusun neredeyse üçte birinin iş arayan, iş aramaktan vazgeçen veya kısmi süreli çalışan kesimden oluştuğunu ortaya koyuyor. PMI verilerinin son 1,5 yılın en düşük seviyesine gerilemesi, sanayide yavaşlamanın artık resmi rakamlara da yansıdığını gösteriyor. TCMB politika faizini %37’de sabit tuttu; uluslararası finans kuruluşları Dolar/TL’de ciddi bir devalüasyon öngörüyor. TCMB Başkanı, savaşın enerji fiyatlarındaki enflasyonu son iki ayda 19 puan artırdığını kabul etti.
Yılın ilk 4 ayında kümülatif enflasyonun % 14’ü bulması, maaşlarına gerçekleşen enflasyon üzerinden değil de bu yılın hedefi olan % 16’lık oran üzerinden zam yapılan işçi, memur ve emeklilerin nasıl bir gelir kaybıyla yüz yüze olduğunu gösteriyor. Ankara Sanayi Odası’nın “nefes alamıyoruz” tepkisi ve Ekonomik Güven Endeksi’nin Temmuz 2025’ten bu yana en düşük seviyeye (96,4) inmesi, sanayicilerin de programdan memnun olmadıklarının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bankaların ve savunma sanayii şirketlerinin rekor kârlar açıklaması bir tarafta dururken; toplumun enflasyondan korunmak için yılın ilk çeyreğinde altına hücum ederek rekor düzeyde altın talebine ulaşılması, finansal sistemden kaçışın ve devlete duyulan güvensizliğin somut göstergesi. Bu durum, sermaye birikiminin Türk-İslam rejiminin klientalist ağı içinde yer alan kesimlerde yoğunlaştığı, ekonomik krizin tüm yükünü ise ücretli emekçilerin ve bu ağ dışında kalan toplum kesimlerinin omuzladığı bir yapıyı resmediyor.
Erdoğan’ın imzasıyla 32 ildeki bazı taşınmazlar özelleştirme kapsamına alındı; yurt dışında yaşayanlara yönelik vergi muafiyeti açıklandı. AKP’nin gündeme getirdiği “varlık barışı” düzenlemesi ile, kara paranın ve denetimsiz sermayenin Türkiye’ye aktarılması için yasal zemin hazırlanıyor. Bursa Çevre Otoyolu’nun da içinde olduğu kamu altyapısının özelleştirilmesine yönelik planlarla, kriz koşullarında kamu varlıklarının yandaş sermayeye devri yoluyla yeni bir soygun düzeni işletiliyor.
Doruk Madencilik İşçilerinin Mücadelesi
Önceki dönem değerlendirmemizde Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesini detaylıca ele almıştık. Bu iki haftada Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin ödenmeyen ücret ve tazminat hakları için verdikleri mücadele yeni bir aşamaya girdi. İşçiler açlık grevini sürdürürken Çalışma Bakanlığı’nın kısmi ödeme açıklaması sendika tarafından reddedildi. Enerji Bakanlığı’na yürüyüş biber gazıyla engellendi; sendika yöneticileri gözaltına alındı. Sonunda İçişleri Bakanlığı görüşmesinin ardından ödemelerin 15 gün içinde yapılacağı taahhüt edildi ve eylem sonlandırıldı. CHP’nin madencilerin sorunlarını araştırma önergesinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesi ise iktidar bloğunun emek mücadelelerine yönelik tavrını bir kez daha tescil etti.
Mücadele birkaç önemli dersi hatırlattı. İktidarın milliyetçi ve muhafazakâr propagandaya dayalı ideolojik kuşatması ekonomik kriz nedeniyle işçi sınıfı nezdinde kırılıyor; işçiler sarı sendikaların pasifliğinden koparak bağımsız sendika arayışlarına yöneliyor. Bağımsız Maden-İş’in açlık greviyle sonuç alma kapasitesi göstermesi, bağımsız sendikaların büyük konfederasyonların yapamadığı işi yaptığına dair güçlü bir kanıt. Bunu, önceki değerlendirmelerimizde Türk-İş ve DİSK’in ilgisizliğine dair eleştirilerimizle birlikte düşünmek gerekiyor. Eylemin “uzlaşmayla” sonuçlanması ise kalıcı bir kazanım anlamına gelmiyor. Yıldız Holding’e ait diğer işletmelerde de benzer sorunların yaşandığı, Holdingin Türk-İslamcı rejimin klientalist ağının temel aktörlerinden biri olduğu ve geçmişte çevre tahribatına neden olduğu bilinmektedir. Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in cezaevinden yaptığı açıklama ise sınıf siyasetinin yargısal cezalandırmayla nasıl susturulmaya çalışıldığını gösteriyor: “Antep’te son 13 yılda 555 işçinin ölümünden sorumlu olduğu için ceza alan, tek bir gün dahi hapis yatan bir tane patron yok, ama ben de bu gerçekliği dile getirdiğim için tutukluyum.”
1 Mayıs Yasakları ve Polis Şiddeti
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, devletin yasakları ve polis şiddetiyle bir kez daha gölgelendi. AYM’nin Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu teyit eden kararına rağmen İstanbul Valiliği bu yıl da kutlamalara yalnızca Kadıköy ve çevre ilçelerde izin verdi; Taksim çevresini fiilen kapattı. Buna rağmen Taksim’e yürümek isteyen öğrenci grupları, sosyalist parti ve sendikalara polis biber gazı ve TOMA ile müdahale etti; toplamda 600’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Onlarca kişinin savcılığa sevk edilmesi ise iktidarın artık her toplumsal hareketi cezai bir tehditle bastırma refleksini yansıtıyor.
Başlıca sendika ve meslek örgütlerinin çağrısıyla düzenlenen Kadıköy mitingine muhalefet partileri, feministler, öğrenciler, çeşitli kesimleri temsil eden STK’lar da katıldı. DİSK’in son ana kadar Taksim’i zorlayacağına dair beklenti yaratmasına rağmen açıklama yapmaksızın Kadıköy alanına çağrı yapması, işçiler arasında şaibeli bulundu ve etkisizleştirme politikası olarak algılandı. Miting alanlarında ortak slogan dahi atılamadığı, heyecansız ve sönük bir atmosferin hâkim olduğu, katılımın son derece yetersiz kaldığı tespitleri 1 Mayıs’ın asıl politik gerçekliğine işaret ediyor. Türkiye’de 17 milyon kayıtlı işçinin yalnızca 2,5 milyonu sendikalı; kamudaki ve yandaş konfederasyonlardaki yapay üyelikler çıkarıldığında gerçek sendikalı işçi sayısı 500 bine kadar düşüyor. DEM Parti’nin “Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle işçinin, emekçinin ekmek mücadelesi birleşmediği müddetçe Türkiye’de ne gerçek bir barış inşa edebiliriz ne de Türkiye’de ekmek ve emeğin hakkını kazanabiliriz.” açıklaması ise çözüm sürecinin emek mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğine dair önemli bir vurgu olarak öne çıkıyor.
Diğer Emek Mücadeleleri
Bu iki haftada başka emek mücadeleleri de gündeme geldi. Giresun Görele ve Tirebolu’da AKP’li Alagöz Maden şirketinin sondaj girişimlerine karşı yöre halkının başlattığı direniş 18. gününe ulaştı. DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş, Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi önünde basın açıklaması yaptı. Doğu Karadeniz’de çay üreticileri yaş çay fiyatının en az 46 TL olmasını talep etti. İzmir’de bir fabrikada göğsüne demir parça isabet eden işçinin hayatını kaybetmesi ise iş cinayetlerinin gündelik hayatın bir parçası olmaya devam ettiğini bir kez daha hatırlattı.
DIŞ POLİTİKA
ABD-İran Geriliminde Yeni Faz
Önceki değerlendirmelerimizde “ateşkes mi savaş öncesi sessizlik mi” sorusuyla ele aldığımız ABD-İran gerilimi, son iki haftada açıkça yeni bir faza girdi. Trump’ın 22 Nisan’da Hürmüz Boğazı’nda mayın döşediği tespit edilen teknelerin vurulması yönünde talimat vermesiyle başlayan süreç, kısa süre içinde İran Devrim Muhafızları’nın iki gemiye el koymasıyla karşılıklı bir abluka durumuna evrildi. ABD daha önce görülmemiş şekilde Körfez’de üç uçak gemisini bir arada tutuyor; Genelkurmay Başkanı’nın “tüm güçlerimizle çok sert bir saldırıya hazırız, emir bekliyoruz” tarzı açıklamalar yaptığı bir konjonktür içerisindeyiz.
Trump’ın söylem değişikliği bu yeni fazın en belirgin işareti. Daha önce “Hürmüz açılacak” söyleminden vazgeçen Trump, İran limanlarına yönelik uzun süreli deniz ablukasını “bombardımandan daha etkili” olarak tanımladı; yani savaşın formu kinetik askeri operasyondan ekonomik ve lojistik kuşatmaya kayıyor. ABD ordusu onlarca geminin güzergâhını değiştirdiğini açıkladı; İranlı yetkililer Hürmüz Boğazı’nın yeni yönetim biçiminin “petrolün millileştirilmesi kadar önemli” olduğunu söyledi. Hamaney’in haftalarca süren sessizliğini bozarak Hürmüz’de “yeni dönem”den söz etmesi ve karşılıklı ablukanın petrol fiyatlarını yeniden 120 dolar seviyesini zorlaması, küresel ekonomi açısından kritik bir eşiğin geçildiğine işaret ediyor.
Pentagon savaşın ABD’ye maliyetinin 25 milyar dolara ulaştığını açıkladı. Trump’ın “Bir bakıma korsan gibiyiz” itirafına İran’dan “Bu, eylemlerinin suç teşkil eden niteliğine dair doğrudan ve mahkûm edici bir itiraftı” yanıtını vermesi, savaşın artık uluslararası hukukun normal kavramları içinde tanımlanamayacak bir aşamaya geldiğine işaret ediyor. Trump’ın İran’ın “son 47 yıldır insanlığa ve dünyaya yaptıkları için henüz yeterince büyük bir bedel ödemediklerini” söylemesi ise müzakere kapısının kapanabileceği şeklinde yorumlanıyor. Önceki değerlendirmelerimizde de belirttiğimiz gibi, ABD ve İsrail’in “savaşın ilk aşamasında bekledikleri sonuçları alamadıkları” tespitini doğrulayan biçimde, ateşkes bir süre kazanma taktiğine dönüşmüş durumda. Zira savaşın iki taraf açısından da bir alternatif olmadığı ortada. Öte yandan “Trump zafer hikâyesi olmadan masaya oturmaz” tespiti hâlâ geçerli; ancak bu zafer hikâyesi diplomatik bir uzlaşmadan değil, fiili bir ekonomik kuşatmanın “başarı” olarak satılmasından çıkacak gibi görünüyor.
Değerlendirmelerimizde değindiğimiz bir önemli alt başlık da, savaşın küresel sermaye çatışmasını derinleştirmesi. ABD’deki silah şirketleri krizden tarihi kârlar elde ederek savaşı destekleyen güçlü bir lobi oluşturdu; öte yandan petrol fiyatlarındaki artıştan zarar gören küresel şirketler ve sermaye grupları çatışmanın bitmesini istiyor. Bu ikili yapı, ABD iç siyasetindeki çatışmayı da besliyor. Trump’ın Kongre’den savaş izni alması gereken 60 günlük süre dolmasına rağmen çatışmaların bittiğini iddia ederek yasal zorunluluğu by-pass etmesi; Senato’nun Trump’ın bir tasarısını reddetmesi; Kral Charles’ın Kongre’deki konuşmasıyla Trump yönetimine örtük uyarı vermesi; Trump’ın katıldığı bir etkinlikte silahlı saldırı yaşanması, Trump yönetiminin daha fazla iç krizlerle karşıya kalabileceğini işareti olabilir.
Kürt Jeopolitiği
ABD’nin ve Trump’ın Kürtlere yönelik tutumunda son haftalarda belirgin bir sertleşme yaşandı. Trump 1 Mayıs’ta yaptığı açıklamada “Kürtlerle ilgili olanlardan memnun değilim. Silahların teslimatından memnun değilim” dedi; Süleymaniye’deki silah depolarına ilişkin soruya ise “Küçük bir miktar silah gönderildi ve bunların kimde olduğunu göreceğiz” yanıtını verdi. Bu açıklamalarla, ABD Kürtlere yönelik baskısını söylem düzeyinden somut tehdit düzeyine taşıyor.
Jeopolitik baskının diğer somut sonuçları Rojava’da görülüyor. Kobani’ye yönelik insani yardım tırlarının sınırdan geçişine izin verilmemesi yerel sivil toplumda tepkiyle karşılandı. Suriye Eğitim Bakanlığı’nın ana dilde eğitim materyalleri için Türkiye destekli bir üniversiteden yardım istemesi ve Kürtçeyi sadece seçmeli ders olarak kabul etme eğilimi, Türkiye’nin Rojava politikasının hangi düzlemde yürütüldüğünü ortaya koyuyor. SDG ile Şam yönetimi arasındaki entegrasyon görüşmelerinde esir takasına ilişkin taahhütler tam olarak yerine getirilmedi; yeni bir esir serbest bırakma kararı alındığı ifade edilse de ana dilde eğitim ve YPJ’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konularındaki kriz sürüyor. Rojava’da gelişmelerin “karınca adımlarıyla” ilerlediğine dair önceki tespitlerimiz güncelliğini koruyor. Diğer yandan Türkiye’nin son Rojava krizindeki tutumundan dolayı KDP’yi cezalandırmak amacıyla KYB ile yakınlaşması iddiasını destekler şekilde KYB’nin desteğiyle Kerkük Valiliği’ne bir Türkmen’in seçilmesi, Türkiye’nin bölgesel Kürt politikasında dengeleri değiştiren kritik bir adım olarak göze çarpıyor.
İran’da, savaşın başlamasından bu yana içerideki baskı arttı; binlerce kişi tutuklandı, idam edilenlerin önemli bir bölümü Kürt’tü ve İran ordusu Kürt güçlerine yönelik saldırılar düzenledi. İnsan hakları kuruluşlarına göre Ocak protestolarında binlerce kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi gözaltına alındı; uzun süreli internet kesintisi Starlink kaçakçılığını hızlandırdı. Önceki değerlendirmelerimizde de belirttiğimiz gibi, ABD ve İsrail’in İran’a saldırma yönünde Kürtleri zorlamasına rağmen Kürtlerin net garantiler alamadıkları için bu talebi reddetmesi, savaşın bedelini her halükârda Kürt halkının ödediği bir tabloyu sürdürüyor.
Küresel Sumud Filosu’na İsrail Saldırısı
İsrail’in bölgesel saldırganlığı, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan Küresel Sumud Filosu’na yönelik 29 Nisan gecesi Girit Adası açıklarında uluslararası sularda gerçekleştirilen operasyonla yeni bir boyut kazandı. 21 tekneye el konuldu, 175’ten fazla aktivist alıkonuldu; bunların 20’si Türkiye vatandaşıydı. Pek çok ülkenin dışişleri bakanları saldırıyı kınadı, TBMM ortak tezkere yayımladı. 1 Mayıs’ta alıkonulan aktivistler serbest bırakılarak Türkiye’ye getirildi. Yine de İsrail’in uluslararası sularda sivil bir filoya saldırmasının uluslararası toplumun büyük kesimince fiilen sessizlikle karşılanması dikkat çekiyor.
Lübnan’da ve Batı Şeria’da ilan edilen ateşkese rağmen İsrail saldırılarını aralıksız sürdürüyor. İsrail’in ateşkese rağmen Lübnan’da sürdürdüğü saldırılarda binlerce kişi hayatını kaybetti. Gazze’de ise ateşkese rağmen can kayıpları artmaya devam etti; toplam can kaybı 72 bini aştı. Bir gazetecinin cansız bedeni enkaz altında bulundu, İsrail kurtarma çalışmalarına ateş açtı. İsrail Savunma Bakanı’nın “İran’a yeni saldırılar için ABD’den yeşil ışık bekliyoruz” açıklaması ve “bu kez Tahran yönetimini devireceklerini” iddia etmesi ise bölgesel savaşın yeniden alevlenme potansiyelini artırıyor.
Diğer Uluslararası Gelişmeler
Önceki değerlendirmemizde Macaristan’da Orban’ın yenilgisini detaylıca tartışmıştık. Bu iki haftada Orban 36 yıllık parlamento kariyerini sonlandırarak istifa etti; ABD’ye sığınma talebinde bulunacağına dair iddialar gündeme geldi. Ancak önceki tespitimizde de belirttiğimiz gibi, popülist/orotiter liderlik eğiliminin geri çekilmeye başladığını iddia etmek için henüz çok erken; Magyar’ın merkez sağda konumlanan profili göz önüne alındığında, seçim öncesi verdiği sözlere rağmen, Orban rejimi ile ne kadar hesaplaşacağı şimdilik oldukça belirsiz.
ABD iç siyasetinde başka kritik gelişmeler yaşandı. ABD’nin 250. kuruluş yıldönümü pasaportlarında Trump’ın portresinin yer alacak olması “devlet belgesinde lider imajı” tartışmasını alevlendirdi. ABD idam cezalarına ilişkin moratoryumu kaldırdı; kurşuna dizilmeyi geri getirmeye hazırlanıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi Filipinler eski devlet başkanı Duterte’yi insanlığa karşı suçlardan yargılanmak üzere sevk etti. Rusya 9 Mayıs Zafer Günü’nde 20 yıl sonra ilk kez tank ve füze geçidi yapmayacağını açıkladı. SIPRI’ye göre küresel savunma harcamaları 2025’te 2,9 trilyon dolara ulaştı; Türkiye’nin payı son 10 yılda iki katına çıktı.
Ermeni Soykırımı’nın yıldönümünde Ermenistan Başbakanı, soykırımın tekrarlanmamasının güvencesinin “bu devlet ve bu barış” olduğunu söyledi. Trump’ın bu yıl da “soykırım” yerine “büyük felaket” söyleminde ısrar etmesi tepkiyle karşılandı. Türkiye-Ermenistan arasında demiryolu bağlantısının yeniden açılmasına yönelik adımlar atılması ise Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin, soykırımı tanıma cesareti gösterilmeden de bir normalleşme yoluna girebileceğine dair AKP’nin pragmatik tercihinin sürdüğünü gösteriyor.
