Bu değerlendirme yazısı 28 Ocak- 10 Şubat 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İÇ POLİTİKA
CHP’nin Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı
Bu iki haftada, CHP’li belediyelere yönelik operasyonların yeni hedefi İzmir Buca Belediyesi’ydi. Rüşvet iddiasıyla yürütülen soruşturmada 26 kişi gözaltına alındı, 7 kişi tutuklandı, 19 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Belediye ihalelerinde rüşvet ve fesat iddialarıyla sayıları 200’e yakın kişinin yargılandığı Aziz İhsan Aktaş davasında ise aralarında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın da bulunduğu 9 kişi tahliye edildi.
CHP, 31 Ocak 2026 tarihinde İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı’nda Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmesini tartışmaya açtı. Tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın önerisiyle organize edilen bu konferans CHP’nin yeni çözüm sürecinde (kendi deyişleriyle Terörsüz ve Demokratik Türkiye sürecinde) toplumsal barış ve demokrasi meselesini siyasetçiler, akademisyenler ve gazetecilerin katılımıyla tartıştığı ilk kapsamlı etkinlikti. Ekrem İmamoğlu yapay zekayla seslendirilen konuşmasında Kürt meselesinin çözümüne dair üç önerisini paylaştı:
İlk olarak, eşit vatandaşlık temelinde Kürtlerin kimlik, dil ve kültürlerinin tanınması gerektiğini söyledi. Resmi ve eğitim dili Türkçe kalmak kaydıyla, okullarda Kürtçenin öğretilmesi ve Kürt tarih ile edebiyatının öğrenilmesinin önünün açılması gerektiğini vurguladı. Kimliklere göre hukuksal ayrım yapılmasının Türkiye’yi etnik ve dini cemaatler ülkesine çevireceğini belirterek kolektif haklara karşı olduğunu ifade etti. İkinci olarak, bölgesel politikaların barış temelli kurulması ve Suriye ile Irak’taki Kürtlerle kardeşlik ilişkilerinin geliştirilmesini önerdi. Kürtlerin yaşadıkları her ülkede vatandaşlık haklarının tanınması ve demokratik, kapsayıcı rejimlerin kurulması gerektiğini savundu. Üçüncü önerisi, refah devletinin güçlendirilmesi ve Türkiye ile bölgede artan refahın adil şekilde paylaşılması üzerineydi.
Cumhurbaşkanı adayı olarak Ekrem İmamoğlu’nun bu önerileriyle ülke yönetiminde geliştireceği politikaları tartışmaya açmış oldu. Bunların sadece CHP içinde değil Türkiye toplumunda da kapsamlı bir şekilde tartışılması gerekiyor. Diğer siyasi partilerin Kürt meselesinin çözümüne dair önerilerini henüz görmüyoruz. Kolektif haklar konusunun bu dönemin önemli tartışmalarından birini oluşturacağı söylenebilir. 2000’li yılların başında yoğun olarak ele alınan bu konunun günümüz siyasetinin, toplumunun gündemi olmaması büyük bir perspektif boşluğu oluşturuyor. Bu konuda entelektüel hazırlığın eksik olduğu, kolektif hakların ne olduğu ve anayasal düzlemde nasıl tanımlanacağına dair somut çalışmalar yapılarak kamuoyunda tartışmaya açılmasına ihtiyaç olduğu görülüyor.
Çözüm Süreci ve Rojava’ya Yönelik Saldırılar
Kürt meselesinin çözüm sürecinde TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, rapor hazırlık sürecinin son aşamasına geldi. Partilere iletilen raporun önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor. Diğer yandan, komisyon çalışmalarının başlamasından bu yana Kürt meselesinin çözümüne yönelik somut herhangi bir düzenlemenin hayata geçirilmemiş olması, özellikle Kürt kamuoyunda sürece dair temkinli bir yaklaşımın sürmesine neden oluyor. Devletin iç politikada atacağı adımlar, Suriye’deki ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Irak ve İran’daki gelişmelerle de ilişkili olduğu için içeride süreci zamana yaydığı iddia edilebilir.
Ocak ayında Rojava’ya yönelik saldırılar Kürt toplumunda ciddi kırılmalara neden oldu. Kadınların başlattığı saç örme, kezi eylemleri sosyal medyada geniş bir etki yarattı. Geçtiğimiz hafta saç örme eylemine destek veren hemşire hakkında soruşturma açılmışken bu hafta DEM Parti Van belediyelerine asılan ve üzerinde saç örgüsü bulunan “Jin, jiyan, azadî” pankartları polisler tarafından söküldü. İzmir’de 16 yaşındaki lise öğrencisi bir genç kız sosyal media hesabından paylaştığı saç örme videosu nedeniyle gözaltına alınarak tutuklandı.
30’a yakın ülkeden 216 kadın ve LGBTİ örgütü açıklama yaparak Rojava’ya yönelik saldırıların durması için uluslararası kamuoyuna seslendi. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Suruç’a, Kobanê sınırına giderek HTŞ çetelerinin kadınlara yönelik saldırılarına dikkat çekti; Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılmasını talep etti. Diğer yandan Rojava’ya destek eylemlerinin Türk toplumunda yaygınlaştığı söylenemez. Türkiye genelinde geniş çaplı bir toplumsal tepkinin ortaya çıkmamasının, Kürtler açısından “halkların kardeşliği” söyleminin pratik karşılığına ilişkin tartışmaları artırdığı görülüyor.
Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması
CHP’ye yönelik operasyonlar tüm hızıyla sürerken, bu operasyonların yürütücüsü olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek Adalet Bakanı olarak atandı. Bu atama kamuoyunda, CHP açısından sürecin daha da zorlaşacağı yönünde yorumlara neden olsa da konuyu yalnızca CHP üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Akın Gürlek’in yargı alanında yürüttüğü görevler ve baktığı dosyalar, bu atamanın anlamını kavramak açısından fikir verebilir.
Akın Gürlek, dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’in yargılandığı davada verilen hapis cezalarına başkanlık etmişti. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) davasında hapis cezaları veren heyette yer almıştı. Akademisyenlerin imzaladığı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine ilişkin davalarda görev yapmış; Canan Kaftancıoğlu’nun sosyal medya paylaşımları nedeniyle yargılandığı davada verilen hapis cezası ve siyasi yasak kararına imza atmıştı. Hrant Dink suikastı davasında heyet başkanlığı yapmış, gazeteci Can Dündar’ın yargılandığı davada da yer almıştı. Türkiye’de siyasetin, akademinin ve gazetecilik faaliyetinin konusu olan meselelerin yargı gündemine taşınarak cezalandırılması süreçlerinde aktif rol almış bir ismin Adalet Bakanlığı döneminde topluma adalet dağıtmayacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.
EKONOMİ
Geniş tanımlı işsizliğin %30’ları bulduğu bir ortamda, işçi ücretleri düşük seviyelerde tutularak, işsizliğin daha fazla artması engellenmeye çalışılıyor. Ancak işçi ve emekli ücretleri o kadar düşük düzeylere indi ki halkın temel ihtiyaçlara ulaşması konusunda bile zorluklar yaşadığı görülüyor. Mal ve emtia enflasyonu %20’lere inmişken, kira ve gıda enflasyonunun düşmemesi yaşam koşullarını daha da zor bir hale getiriyor. Bununla birlikte kayıt dışı ve denetimsiz çalışma koşulları da her geçen gün can almaya devam ediyor. 2025 yılında en az 94 çocuk işçi ve ayrıca 146 işçi, iş cinayetleri sonucu hayatını kaybetti. Bu durum karşısında hala güçlü bir toplumsal karşı çıkışın olmadığı ve sendikaların etkisiz kaldığı görülüyor. Migros depo işçilerinin direnişleri ve bazı iş kollarındaki küçük grevler dışında etkili karşı çıkışların örgütlenemediği görülüyor.
Buna karşın devlet, 2023’ten beri uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarını ısrarla sürdürmeye devam ediyor. Toplumsal bir karşı çıkışın olmamasının bunda etkili olduğu açık. Yüksek faiz, düşük kur ve düşük maaş ödemelerine dayalı bu politika, ekonomik krizin tüm yükünü halkın üstüne bırakmış durumda. Düşük kur politikasının da etkisiyle Merkez Bankası (MB) düzenli olarak döviz alımı yapıyor. MB’nin döviz rezervleri rekor üstüne rekor kırıyor.
Bu ekonomik modelin, iktidarı koruma ve muhtemel 2027 seçimlerine hazırlık yapma amacıyla sürdürüldüğü açıksa da aynı zamanda bir savaş ekonomisi modeli olarak okunabileceği de dile getiriliyor. Devlet, düşük kur uygulamasından yararlanarak bir taraftan döviz rezervini büyütürken diğer taraftan halkın refahı için kullanması gereken kaynakları savaşın ve yandaş burjuvazinin desteklenmesi için kullanıyor. Yaşanan yoksullaşmanın, kaynak yetersizliğinden değil bilinçli bir tercihin sonucu olduğu halktan saklanıyor. Kendisini muhalif olarak gören ekonomistler bile, Türkiye’nin Ortadoğu’daki emperyal projelerinin yoksullaşmanın temel nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile getirmekten kaçınıyor.
Devlet, bir taraftan 2027’de yapılacağı iddia edilen seçimler öncesi kullanmak için rezerv biriktirirken diğer taraftan Ortadoğu’da yaşanan ve şiddetlenerek devam edeceği görülen savaşa hazırlık yapıyor. Halkın refahı için kullanılması gereken kaynaklar da bu hazırlıklar için kullanılıyor. Bu hazırlık için halkın sırtındaki vergi yükü her geçen gün arttırılıyor ve yeni kaynaklar oluşturmak için köprülerin satışı gündeme geliyor. Ekonomi politikaları oluşturulurken halkın refahı, düşünülen en son şeylerden bir oluyor.
DIŞ POLİTİKA
İran: Büyük Savaş mı Geliyor?
Ortadoğu yeniden dizayn edilirken, müdahale sırasının İran’a gelmesinin kaçınılmaz olduğu konuşuluyordu. Yaşanan son gelişmelerle, İran’a bir ABD- İsrail müdahalesi olacağı güçlü bir ihtimal olarak gündeme geldi. Ancak iddialara göre özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye’nin girişimleriyle yeniden bir barış masası kurulması sağlandı ve askeri müdahale şimdilik ertelendi. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, İran’da olası bir çöküş sonrası yaşanacaklardan endişe ettiği, bu nedenle rejimin çöküşünden çok, ABD ve İsrail politikalarıyla uyumlanması yolunda bir tercihe sahip oldukları düşünülüyor. Diğer taraftan ABD ve İsrail’in, saldırı hazırlıkları için vakit kazanmaya çalıştığı da dile getiriliyor. Barış görüşmelerinin Türkiye’de yapılması önerildiyse de İran’ın bunu kabul etmediği ve Umman’ı tercih ettiği belirtiliyor. Bu gelişmelerden sonra Umman’da ilk görüşme gerçekleştirildi.
Yapılan bu ilk görüşmenin ardından, her iki taraf da görüşmelerin olumlu geçtiğini ve devamı konusunda anlaşıldığını dile getirdi. Ancak konunun uzmanları bu kadar umutlu yorumlar yapmıyor. ABD ve İsrail’in, sadece uranyum zenginleştirme çalışmalarının durdurulması değil aynı zamanda füze programına son verilmesi ve vekil güçlere verilen desteğin sonlandırılması gibi isteklerinin olduğu dile getiriliyor. İranlı yetkililer ise sadece nükleer çalışmalarla ilgili görüşmeler yapacaklarını ısrarla dile getiriyorlar. ABD ve İsrail’in istekleri İran tarafından kabul edilirse zaten İran’ın bölgesel bir güç olma iddiası tamamen ortadan kalkacak ve İran ABD-İsrail güdümünde bir devlete dönüşecek. Konunun uzmanları, İran’ın bunu asla kabul etmeyeceğini dile getiriyorlar. Bu durumda da askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğunu ve yakın zamanda İran’a dönük kapsamlı bir saldırının başlama ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyorlar. Bu arada İsrail, ABD dahil olmazsa, “tek başına da askeri saldırı ihtimalini gündemimize alabiliriz” açıklamasını yaptı. İsrail’in özellikle füze programının sonlandırılması ve vekil güçlere desteğin kesilmesi konusunda ısrarlı olduğu biliniyor.
Diğer taraftan, İran’da başlayan gösteriler çok büyük bir katliamla şimdilik son bulmuş gibi görünüyor. İran’ı izleyen insan hakları kuruluşlarının belirttiğine göre, teyit edilmiş ölü sayısı yedi bini buldu. Ancak tahminler ölü sayısının bunun çok üstünde olduğu yönünde. Altmış bin kişinin tutuklandığı ve onlarca insanın bu süreçte idam edildiği belirtiliyor. Rejim, kendisi için bir hayat memat meselesi olarak gördüğü bu süreçte, belki de İran tarihinin en büyük katliamlarından birini yaptı. İran’ı takip eden uzmanlar, rejimle halk arasına büyük bir kan davası girdiğini ve rejimin bu aşamadan sonra bir meşruiyet üretmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Meşruiyetini küçük bir azınlıktan ve şiddetten alan rejimin daha ne kadar dayanabileceği ise tartışma konusu. İran’da yaşanan bu insanlık suçunun ne Türkiye’de ne de dünyada hak ettiği biçimde gündemleşmemesi de ayrıca belirtilmesi gereken bir durum olarak görünüyor. Ortadoğu kanlı bir dönüşüm yaşıyor. Gazze’de yetmiş binden fazla insan katledildi ve herkesin gözü önünde bir soykırım yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Suriye’de Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere karşı katliamlar yapıldı ve katliam riski güçlü bir şekilde devam ediyor, İran’da on binlerce insanın katledildiği dile getiriliyor. Buna karşın, güçlü bir savaş karşıtı hattın kurulamaması, küresel çapta bir barış ve insan hakları mücadelesi örgütlenememesi endişe verici bir durum olarak ortada duruyor.
Irak: Haşd-i Şabi’nin Tasfiyesi ve Sünni- Şii Çatışması İhtimali
Irak’ta seçimlerin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı seçilmesi ve hükümet kurulması konusunda mutabakat oluşamadı. Şiilerin adayı Nuri Maliki olsa da ABD, İran’a yakınlığıyla bilinen Maliki’nin seçilmesini tehdit olarak görüyor ve karşı çıkıyor. Diğer taraftan Kürt olması gereken Cumhurbaşkanı adayı konusunda da bir anlaşma yok. KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) ve KYB (Kürdistan Yurtsevereler Birliği), Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için görüşseler de henüz bir anlaşmaya varamadılar. Öte yandan, ABD ve İsrail’in kesinlikle tasfiye etmek istediği Haşd-i Şabi kuvvetlerinin ne olacağı konusu da belirsizliğini koruyor. Tüm bunlar Irak’ın istikrarsız bir sürece doğru sürüklenmesine neden oluyor.
Bu istikrarsız durum devam ederken, geçtiğimiz günlerde Saddam Hüseyin’in kızı Raghad Saddam’ın Colani ile bir görüşme yaptığı basına yansıdı. Ayrıca görüşmelerin İngiltere tarafından organize edildiği de söyleniyor. Colani’yi eğitip yetiştiren İngiltere’nin Irak’ın yeniden şekillendirilmesi konusunda da çok aktif çalıştığı anlaşılıyor. Görüşmede neler konuşulduğuna dair net bir bilgi olmasa da Irak’ta Haşd-i Şabi’nin tasfiyesi ve önümüzdeki süreçte olması beklenen Irak’a müdahale konularının gündeme geldiği söyleniyor. Irak’ta hala pek çok IŞİD hücresinin olduğu, bunun yanında Sünni Arap aşiretlerinin ve Saddam yanlısı askeri güçlerin HTŞ ile birlikte Irak’ta bir askeri müdahale planladığı iddiaları dile getiriliyor. Irak’taki selefi yapılar, aşiretler ve eski Baasçı unsurlar, Suriye’deki selefi unsurlarla birleşerek Haşd-i Şabi’yi tasfiye etmeye kalkarsa bunun bir Şii- Sünni çatışmasına dönme olasılığı çok yüksek. Suriye’den Afganistan’a kadar Sünni- Selefi bir hat kurularak Şii etkisinin tamamen kırılmaya çalışıldığı söyleniyor. Böyle bir planın devreye sokulması yine çok büyük insanlık krizlerinin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Haşd-i Şabi’nin tasfiye girişimi sadece askeri bir gücün tasfiyesi anlamına gelmemektedir. Bu aynı zamanda milyonlarca Iraklı Şii’nin selefi grupların soykırımına uğrama riskini de içinde barındırıyor.
Suriye: 29 Ocak Anlaşması Uygulanacak mı?
SDG’nin Ocak ayı içinde Halep, Dayr Hafir, Meskena, Deyrizor ve Rakka’dan çekilmesi özellikle Kürtler arasında büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Ancak asıl konuşulan bundan sonra ne olacağıydı. SDG Kürtlerin yaşadığı topraklara yani Rojava’ya çekilmişti ancak Türkiye destekli HTŞ’nin durup durmayacağı belirsizliğini koruyordu. Çok kısa sürede anlaşıldı ki, Türkiye ve HTŞ’nin amacı, fırsatı bulmuşken Rojava’yı tamamen tasfiye etmekti. Tüm Rojava kuşatma altına alınarak SDG’ye bir teslimiyet anlaşması dayatıldı. Yüz binlerce insan göç etmek durumunda kaldı. Kuşatma altına alınan Kobani’de yüz binlerce insan elektriksiz, susuz bırakıldı. Kürt Kızılay’ının açıkladığına göre beş çocuk soğuk nedeniyle hayatını kaybetti.
Ancak temelde iki faktör nedeniyle Rojava’nın ve SDG’nin tasfiyesi planı uygulanamadı. Öncelikle SDG bulunduğu bölgelerde büyük bir direniş göstererek HTŞ’nin Rojava’ya girmesini engelledi. Bu da kitlesel bir katliamı göze almadan SDG’nin ve Rojava’nın tasfiye edilemeyeceğini göstermiş oldu. Öyle anlaşılıyor ki ABD ve Avrupa, böyle bir kitlesel katliama izin vermedi. İkinci olarak Kürt halkının tüm dünyada ve özellikle Avrupa’da sokaklara çıkması ve Rojava’yı gündeme taşıması ABD ve Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın devreye girmesine neden oldu. Muhtemel bir İran müdahalesine hazırlanan ABD’nin Suriye’de çatışmalı bir alan bırakmak istemediği uzun zamandır biliniyor. Dolayısıyla masa yeniden kuruldu ve 29 Ocak’ta HTŞ ve SDG yeni bir anlaşmaya vardı.
Anlaşmanın kimin galibiyeti anlamına geldiği çokça konuşuldu. Özellikle Arap basını ve Türk medyası, Kürtlerin yenildiği algısını yaratmak için sistemli bir şekilde çalıştı. Ancak anlaşılan o ki, bu anlaşma her iki taraf için de ehveni şer niteliğinde. İki taraf da tam olarak istediğini alamadı ama belirsiz noktalar olsa da ortak bir noktada buluşuldu. SDG açısından en büyük kazanımın, askeri gücünü 4 tugay halinde koruması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde konuşlanmasını devam ettirmesi olduğu görünüyor. Bunun yanında anadilde eğitimin devam edip etmeyeceği gibi konular belirsizliğini koruyor. Rojava’nın bir bölge olarak değil ancak vilayetler üzerinden özerkliğini koruyacağı şeklinde bir tablo ortaya çıkıyor. Bu süreçte ilk kez SDG’nin belirlediği bir isim Nureddin İsa Ahmed, Haseke valisi olarak atandı. SDG tugaylarının ve HTŞ birliklerinin belirlenen yerlere çekilmesi konusunda ise bir anlaşmaya varıldığı anlaşılıyor. Diğer taraftan Kobani üzerindeki kuşatmanın devam ettiği görülüyor. En azından şimdilik bir entegrasyon sürecine girildiği ve Rojava’nın tümüyle tasfiye planının hayata geçemediği rahatlıkla söylenebilir. Ancak yine de Türkiye ve HTŞ’nin, SDG’yi tümüyle tasfiye planından vazgeçtiğini söylemek için erken olduğu dile getiriliyor. 29 Ocak anlaşmasının nasıl uygulanacağı ve entegrasyon sürecinin yürüyüp yürümeyeceğini ise önümüzdeki dönemde göreceğiz.
