Bu değerlendirme yazısı 3 – 16 Aralık 2025 tarihleri arasındaki haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.
İç politika: Çözüm Süreci, İmralı ziyareti ve Meclis Komisyonu raporları, Öcalan’ın sosyalizm mesajları ve etrafında dönen tartışmalar, yargı, medya ve toplumsal çürüme başlıkları,
Ekonomi: Asgari ücret ve derinleşen yoksulluk,
Dış politika: Suriye’deki gelişmeler, HTŞ-SDG arasındaki gerilimler, Gazze…
Ekoloji: Avrupa’da su rezervleri, nadir element yarışı, madencilik gündemleri, Hakan Tosun cinayeti soruşturması gündemlerine ilişkin değerlendirmeleri aşağıda bulabilirsiniz.
İmralı Ziyareti ve Meclis Komisyonu Raporları
TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 24 Kasım’daki İmralı ziyaretinin ardından ilk kez toplandı. Başta DEM Partililer olmak üzere bazı komisyon üyelerinin İmralı görüşmesinin tutanaklarının tamamının açıklanması talebine karşılık MİT’in kaydettiği 4 sayfalık özet, komisyonda okundu. DEM Parti Komisyon üyeleri, Komisyon’da okunan MİT’in kaydettiği 4 sayfalık özet metni reddederek, bu özetin “Öcalan’ın süreçteki rolünü daraltan ve tartışmaya açan” bir metin olduğunu belirtti. DEM Parti Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, İmralı’da yaptıkları görüşmenin detaylarını açıkladığı mülakatta, Suriye meselesinin özet metinde detaylı yer almadığını söyledi. Koçyiğit, Öcalan’la yapılan görüşmeyle ilgili de dikkat çeken bir detay paylaştı: “Öcalan’a göre Suriye’de Şara bir diktatöre dönüşebilir.” Buna karşın iktidar cenahı bir yandan görüşmenin olumlu olduğu mesajlarını verirken diğer yandan SDG silah bırakmalı çağrılarını sürdürmeye devam ediyor.
İmralı görüşmesinin akabinde ise DEM Parti, MHP ve CHP, Komisyon’a raporlarını sundu. AKP’nin de önümüzdeki günlerde raporunu sunması bekleniyor. MHP’nin raporu Bahçeli’nin söylemlerinin (örneğin umut hakkı gibi) gerisinde kalıp “silahsızlanma/teslim alma” odaklı bir hukuki düzenleme önerirken, CHP’nin de Kürt meselesine dair söylem geliştirmek yerine içinde bulunduğu yargı kuşatmasına yönelik talepleri dile getirdiği, umut hakkı ve silah bırakacak örgüt üyelerine ilişkin bir söylem geliştirmediği görüldü. Rapor Özgür Özel’in söylemlerinin gerisinde kaldı. DEM Parti ise hakikat ve uzlaşma komisyonu, eşit yurttaşlık ve adalet üzerine kurulu toplumsal rızaya dayalı pozitif barış, demokratik entegrasyona dayalı yasal düzenleme taleplerini raporunda dile getirdi. AKP’nin de raporunu sunması sonrasında Komisyon’un çalışmalarına son vermesi öncesinde partilerin vereceği temsilciler aracılığı ile ortak rapor hazırlanması ve yasal düzenleme aşamasına geçilmesi bekleniyor.
Gelinen nokta itibariyle devletin/iktidarın stratejisi, Kürt kimliğini, Türkçü-İslamcı egemen kimliğin bir alt-kültürü olarak gören “Türk-İslamcı alt kültürcülük” temelinde bir teslim alma süreci olmaya devam ederken, Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu stratejiyle taban tabana zıt talep ve söylemler içinde olduğu görülüyor. PKK’nin feshinin yeterli görülmediği, SDG’nin de teslimiyetinin dayatıldığı koşullarda sürecin başarısı ile ilgili tereddütler artarak devam ediyor.
Öcalan’ın Mesajı ve Sosyalizm Tartışmaları
Abdullah Öcalan’ın, İstanbul’da düzenlenen “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na gönderdiği manifesto niteliğindeki mesaj, yalnızca Kürt Siyasi Hareketi’nin değil tüm Türkiye solunun ideolojik koordinatlarını yeniden tartışmaya açtı. “Barış ve Demokratik Toplum İnşasıyla Sosyalizmi Yeniden Kazanalım” başlığını taşıyan bu metin, silahlı mücadelenin sonlandırılması çağrısının ötesine geçerek, “reel sosyalizm” ve “ulus-devlet” kavramlarına yönelik köklü eleştiriler getirmiş ve komün, ekolojik toplum, kadın özgürlüğü temelli “Demokratik Toplum Sosyalizmi” adı altında yeni bir paradigma önermiştir. Sol/sosyalist yapıların önemli bir kısmı bu eleştirilere yönelik küçümseyici tepkiler verirken, daha ciddi eleştirilerde ise mesele Marksist teori üzerinden bir tartışmaya indirgenmişti. (Mesela Hakkı Özdal, Cihan Tuğal)
Oysa Kürt Özgürlük Hareketi uzun yıllardır inşa ettiği örgütlenme ve kurumsal yapılarla gerek Türkiye’de, gerekse bölgede seküler kimliğiyle öne çıkan etkin bir hareket. Bu hareketin lideri ardı ardına yaptığı açıklamalarda sosyalizm vurgusunu ön plana çıkarıyor. Hal böyle iken alternatif bir sistem hedefleyen sol ve sosyalist çevreler bu açıklamaları ortak mücadele zemini için bir fırsat olarak görmek yerine gelişmeleri oturdukları yerden izlemeyi ve kendi dar kuramsal çerçeveleri içinden küçümseyici açıklamalar yapmayı tercih ediyorlar. Son bir yıldır silahların devreden çıkması için bu kadar hararetli tartışmaların kenarından köşesinden geçmeyen bir kesim “sol”/”sosyalist” çevrelerin bu tavrı, konfor alanlarını korumak için “sorumluluktan kaçış” olarak değerlendirilebilir.
Konferansı düzenleyen DEM Parti’nin, çözüm sürecinin toplumsal ayağının örülmesi bu kadar kritik bir noktaya gelmişken konferansta Öcalan’ın yenilikçi teorik yaklaşımını öne çıkarması, Türk Solu’nun ise “barışın inşasını ” hiç dert edinmeden boylu boyunca bu teorik tartışmaya girmesi, sürecin pratik gereklilikleri açısından bir talihsizlik olarak değerlendirilebilir.
Yargı, Medya ve Toplumsal Çürüme
Habertürk ve uyuşturucu/fuhuş operasyonları üzerinden yürüyen tartışmalar, yüksek siyasette Erdoğan sonrasına ilişkin bir güç savaşı olarak yorumlanıyor. Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin hedef alınmasından ziyade bu kişiler üzerindeki koruma kalkanının neden, nasıl kaldırıldığı ve bu operasyonun hedefleri asıl merak konusu. Bu soruşturmada kimin kime operasyon yaptığı ve amacın ne olduğu bir süre daha tartışılacak. Bu soruşturmadan elde edilen verilerle başka alanlarda da netice alınacak hamleler yapılabileceği de tahmin edilebilir. Bu soruşturmada elde edilen verilerden, kadınların medyadaki çalışma koşullarının bir iş güvenliği sorunu haline geldiği de görülüyor.
Bu konuda şunu da vurgulamak gerekir: Her biri suç olan mobbing, şantaj, tehdit, uyuşturucu ticareti gibi eylemler bir tarafa bırakılacak olursa, kişilerin karşılıklı yaşadığı rızaya dayalı birliktelikler, aralarındaki iletişimin şekli toplumu ilgilendirmez. Ahlaki olarak sorunlu görülebilen her konu ceza hukukunun ve yargılamasının konusu değildir. Ceza hukukunu ilgilendirse bile soruşturma gizlidir ve soruşturma tutanaklarının kişilerin lekelenmeme haklarını, masumiyet karinelerini ihlal edecek şekilde ulu orta medya kuruluşlarında, açık seçik (kasıtlı) ifşası da bir suçtur.
Asgari Ücret Tartışmaları ve Derinleşen Yoksulluk
Türkiye ekonomisi, asgari ücret tartışmalarının ötesinde, daha derin bir yapısal sıkışmayı görünür kılan bir aşamaya gelmiş durumda. Bir yanda kapalı zarfla sunulan 39.525 TL’lik Türk-İş talebi, diğer yanda BİSAM’ın 27.289 TL olarak açıkladığı açlık ve 94.393 TL’ye dayanan yoksulluk sınırı. Bu makas, yalnızca ücret pazarlığının değil, ülkenin gelir rejiminin de sıkışmışlığını gösteriyor.
TÜİK’in yıllık %31’lik enflasyonuna karşı ENAG’ın %56’yı aşan hesaplaması, enflasyon tartışmasının bir paylaşım modeli dayatması olduğunu gittikçe daha fazla görünür kılıyor. Asgari ücret görüşmeleri öncesinde açıklanan düşük aylık enflasyon verilerinin, ücret artışlarını sınırlamak için kullanıldığı bir sır değil. Dahası, asgari ücret Türkiye’de fiilen “taban” değil, neredeyse ortalama ücret haline gelmiş durumda; bu da tüm maaşları aşağıya doğru bastırıyor. 2026’da enflasyon hesaplama yönteminin değişeceği beklentisi, bu baskının artarak süreceğini neredeyse kesinleştiriyor.
Makro göstergeler de bu tabloyu destekliyor. Merkez Bankası’nın politika faizini 150 baz puan indirerek %38’e çekmesi, borçlanmayı teşvik eden bir durum yaratıyor. Nitekim bireysel kredi ve kredi kartı borçları 5,4 trilyon TL’ye dayanmış durumda. Hanehalkı, reel gelir artışıyla değil, borçla ayakta kalıyor.
Meclis’te süren bütçe görüşmeleri ise önceliklerin net bir fotoğrafını sunuyor: Faize ayrılan kaynaklar trilyonlarla ifade edilirken, tarıma ayrılan pay yüzde 1’e sıkışıyor. Ocak–Kasım döneminde 1,3 trilyon TL’yi aşan bütçe açığı, sosyal uzlaşma ya da barışın toplumsallaşmasına dair kalemlerin neredeyse tamamen silinmesiyle dengelenmeye çalışılıyor.
Tarımdaki çöküş bunun en somut örneği. Tarım alanları daralıyor, çiftçinin yaş ortalaması 60’ı aşmış durumda ve gençler üretimden kopuyor. Zeytinlikler başta olmak üzere pek çok alanda üretim büyük işletmelere kayarken, geleneksel köylülük tasfiye ediliyor. Bunun kaçınılmaz sonucu, önümüzdeki yıllarda daha yüksek gıda enflasyonu ve ithalata artan bağımlılık olacak.
Bu ekonomik eşitsizlik, emek mücadelelerinde dönemi simgeleyen gelişmeler yaratıyor. Özel İtalyan Lisesi’nde Türkiyeli öğretmenlerin, aynı işi yapan İtalyan meslektaşlarına kıyasla altı kat daha düşük ücret ve ağır ders yüküne karşı greve gitmesi, dönemin ruhunu özetliyor. Şık Makas işçilerinin dayanışma etkinliğinin idari kararlarla engellenmesi ise yalnızca bir sendikal hak ihlali değil; ekonomik adaletsizliğin kamusal alanda görünür olmasının da istenmediğini gösteriyor.
Öte yandan döviz kurunun baskılanması, ihracatçı açısından asgari ücret maliyetini dolar bazında artırıyor. Bu da üretimin Mısır gibi daha ucuz emek havzalarına kaymasına zemin hazırlıyor. Yani düşük ücret politikası sanıldığı gibi rekabet avantajı yaratmıyor; tersine, üretimi ve istihdamı ülke dışına itiyor.
Türkiye’de asgari ücret tartışması, tek başına bir rakam meselesi değil. Borçla dönen hanehalkı ekonomisi, faiz öncelikli bütçe yapısı, çöken tarım ve bastırılan emek mücadeleleri aynı hikâyenin parçaları. Bu hikâye, “ne kadar zam yapılacak?” sorusundan çok daha temel bir soruyu dayatıyor: Bu ekonomi kimin için ve nereye doğru işliyor?
Suriye’de “10 Mart” Dönemeci ve Küresel Fay Hatları
Suriye sahasında “10 Mart Mutabakatı” etrafında şekillenen tartışmalar, artık bir geçiş sürecinden çok, yeni bir güç mücadelesinin habercisi niteliğinde. Türkiye’nin “tek ordu, tek egemenlik” ısrarı, ABD’nin Ortadoğu’daki rolünü yeniden tanımlama çabası ve Rojava’nın statü arayışı, yalnızca Suriye iç siyaseti açısından değil, küresel dengeler bakımından da kritik bir eşiğe işaret ediyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Reuters’a verdiği demeçlerde ve sonrasında yaptığı açıklamalarda kullandığı dil, Ankara’nın Suriye politikasında yeni bir esnekliğe değil, tersine daha katı bir güvenlik çerçevesine yöneldiğini gösteriyor. “Hiçbir ülkede iki silahlı unsur olmaz” vurgusu, SDG’nin Suriye’de meşru bir askeri aktör olarak varlığının artık tolere edilmeyeceği mesajını net biçimde veriyor. Bu söylem, iktidar medyasında yeniden ısıtılan “operasyon” tartışmalarıyla birlikte düşünüldüğünde, askeri seçeneğin yalnızca bir tehdit değil, masadaki gerçek araçlardan biri olarak tutulduğunu gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanmamasının “krize dönüşme riski” taşıdığı yönündeki açıklaması ise, Ankara’nın Şam yönetimini doğrudan sorumluluk almaya zorladığını ortaya koyuyor. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü söylemini desteklerken, bu bütünlüğün Kürt özerkliğini sınırlayan bir merkezileşme üzerinden tesis edilmesini savunuyor. Genelkurmay Başkanı’nın Şam ziyareti ve HTŞ’li komutanlarla temas iddiaları da Türkiye’nin politik tutumunda ısrarını gösteriyor.
ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Rûdaw’a verdiği demeçler, Washington’ın Suriye ve Kürt Bölgesi politikasında ciddi git gellere işaret ediyor. Barrack’ın “merkeziyetçilik ya da federalizm hükümetlerin yanılsamasıdır” ifadesi, ABD’nin geçmişte savunduğu adem-i merkeziyetçi modellerle mesafesini açtığını gösteriyor.
Bu yaklaşım, Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” çerçevesinde geliştirdiği tezlerle yan yana okunduğunda çarpıcı bir çelişki barındırıyor. ABD bölge temsilcisi, bir yandan bu tür yerel özerklik deneyimlerinin sürdürülebilir olmadığını ima ederken, diğer yandan ABD SDG ile Şam arasında arabuluculuk yapmaya devam ediyor. CENTCOM’un 10 Mart Mutabakatı’na ilişkin “anlamlı görüşmeler sürüyor” açıklaması, Washington’ın sahadan tamamen çekilmediğinigösteriyor.
Tedmur’da üç ABD askeri ve bir sivilin yaşamını yitirdiği saldırı, bu git gelli politik tutumun ilk ciddi testi oldu. Barrack’ın “vazgeçmeyeceğiz” mesajı ve hemen ardından Netanyahu ile yaptığı görüşme, ABD’nin askeri varlığını ideolojik hedefler için değil, İsrail güvenliği ve ticaret-enerji hatlarının korunması gibi çıkarlar üzerinden sürdüreceğini ortaya koyuyor. Trump’ın saldırı sonrası Şam yönetimini dolaylı biçimde sorumlu tutan açıklamaları ise, ABD’nin merkezi hükümetin Kürtlerle uzlaşması talebinden tam olarak vazgeçmediğini gösteriyor.
Mazlum Abdi’nin Jerusalem Post’a verdiği röportajda “Şara’dan vaat değil, gerçek değişim görmemiz gerek” demesi, SDG’nin 10 Mart Mutabakatı’na bağlılığını teyit ederken, bu sürecin içeriğine dair derin güvensizliği de yansıtıyor. Basına yansıyan entegrasyon formülleri –SDG’nin üç tümen halinde orduya katılması, yüzde 25’inin polis gücüne dönüşmesi– askeri bir çerçeve sunarken, Rojava’nın asıl talep ettiği siyasi ve toplumsal güvenceleri dışarıda bırakıyor.
Şam’ın yazılı önerisi petrol gelirlerinin paylaşımı, Kürtçenin statüsü, diploma denkliği ve nüfus işleri gibi hayati alanlarda sessiz kalıyor. Bu durum, entegrasyonun bir “çözüm”den çok, Kürtlerin askeri kapasitesini eritmeye yönelik bir geçiş mekanizması olabileceği kuşkusunu güçlendiriyor.
Lazkiye’de Alevilere yönelik saldırılar ve ardından gelen “Onur Grevi”, Suriye’de merkezileşmenin yalnızca Kürtler için değil, diğer toplumsal kesimler için de güvenlik üretmediğini gösterdi. Şeyh Gazal’ın federalizm ve adem-i merkeziyetçilik çağrısı, bu nedenle teorik bir öneriden ziyade, sahadaki korkunun ve dışlanmışlık hissinin siyasal dile dönüşmüş hali olarak okunmalı.
Suriye’deki bu sıkışma, Ukrayna-Rusya savaşı ve Gazze’deki katliamlarla birlikte daha geniş bir küresel bağlama oturuyor. AB’nin dondurulmuş Rus varlıklarını Ukrayna’ya aktarma kararı, Avrupa’yı fiilen savaş ekonomisine sokarken, Rusya’nın buna savaşa hazırız diyerek karşılık vermesi küresel gerilimlerin ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’da Türk gemilerini vurması ise, Türkiye’nin dış politikasının giderek daha riskli bir zeminde yürüdüğünü ortaya koyuyor.
Gazze’de ateşkese rağmen yüzlerce Filistinlinin öldürülmesi ve aynı dönemde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkındaki tutuklama kararını teyit etmesi, uluslararası pozisyonların etkisiz hamlelerle idare etmeyi sürdürdüğünü gösteriyor.
Avrupa’nın su rezervi azalıyor
Türkiye’de olduğu gibi, Avrupa’da da sistemik kuraklık, su varlığını ve suyun insana katkısını olumsuz bir şekilde etkiliyor. 2002-24 yılları arasında uydu verilerini kullanarak yeraltı suları üzerinde yapılan GRACE analizi (gravity recovery and climate experiment – yer yüzündeki büyük su kütlesi hareketlerinin yerçekimi alanı üzerindeki etkisini inceleme yöntemi) Kuzey Avrupa’da bazı kıyı şeridi ve İskandinavya’nın geneli dışında tüm Avrupa’da yeraltı sularının çekilmekte olduğunu gösteriyor. Yeraltı suları, kullanılabilir suyun yağış yoluyla beslenmesi ve talep arasındaki dengesizliği düzenliyor, yani doğal baraj vazifesi görüyor. AB ülkelerinde yeraltı suları toplam içme suyu ihtiyacının %62’sini, tarımsal sulama ihtiyacının %33’ünü karşılıyor. Bu rakamlar Türkiye gibi yarı kurak ve yüksek tarımsal üretime sahip ülkelerde, örneğin Güney Avrupa’da daha da yüksek. GRACE analizinin yeraltı suları hakkında sunduğu veriler, iklim değişikliğinin ve su tüketimindeki artışın bu görünmeyen doğal su barajları üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor. Yeraltı sularındaki azalma içme suyu arzı, endüstriyel su kullanımı, tarım ve gıda üretimini doğrudan etkilerken, suya bağımlı ekosistem ve doğal yaşam alanlarının bozulmasına, tür ve biyoçeşitlilik kaybına da neden oluyor. Hatırlanacağı üzere yeraltı sularının çekilmesi Meksiko, Tahran gibi büyük şehirlerde arazi çökmesine neden oluyor. Konya’da ise yeni obruk oluşumları yerleşim yerlerini de tehdit ediyor. Bu örnekleri dünya genelinde çeşitlemek mümkün.
CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Türkiye’nin tahıl ve bitkisel üretimde geçtiğimiz yıl 10 milyon tonluk kayıp yaşadığını belirtti. Tarım ve Orman Bakanı Yumaklı da, tarımsal üretimde 2025 %12.7 daralma olduğunu söyledi. Çiftçinin üretiminden kar edemediği ve bu nedenle de üretimden koptuğu sık sık gündeme getiriliyor. İklim değişikliği ile birlikte ortaya çıkan kuraklık sorunu çiftçinin yaşadığı krizi daha da derinleştiriyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek gıda enflasyonunu “zirai don ve kuraklık”ile açıklamıştı. Meclis Genel Kurulu’nda kuraklığın tarımsal üretim üzerindeki etkilerinin araştırılmasına yönelik bir önerge görüşüldü. CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış iktidarın su politikalarını eleştirdi ve yaşanan krizin meteorolojik değil siyasi bir kriz olduğunu ifade etti. Kış kuraklığı, ekonomiden gıda güvenliğine birçok meseleyi etkileyen kritik bir sorun olarak tanımladı. Sorunun kaynağı olarak su yönetimindeki çok başlı yönetime işaret etti. Suyun korunamadığını, sulama altyapısının yenilenmediğini, yatırımların siyasi nedenlerle geciktirildiğini belirtti. İktidarın böyle bir dönemde yatırımı Kanal İstanbul’a yönlendirmesini de eleştirildi. Ülkenin genelinde verimli tarım arazilerinin yapılaşmaya açılmaya çalışılması da Kış’ın tespitlerini doğrular nitelikte.
Nadir element yarışı yeryüzünü tehlikeye atıyor
Madenciliğin (metal ve metal olmayan minerallerin yeryüzünden çıkarılması faaliyeti; bu tanım fosil yakıtları dışarda bırakıyor) çevre ve insan üzerindeki maliyetleri artıyor. Küresel Çevre Adaleti Atlası, bugün itibariyle madencilikle ilgili 900 “ekolojik dağılım ihtilafının” varlığına işaret ediyor. “Ekolojik dağılım ihtilafı”, ekonomik dağılımın yarattığı adaletsizlik ve ortaya çıkacak ihtilaf ve çatışmalara benzer bir şekilde, doğanın insana katkısı ve olumsuz etkisinin dağılımına odaklanan, bunun yaratacağı gizil veya açık ihtilaf ve çatışmaları anlamaya çalışan bir kavram. Ekolojik dağılım ihtilafı kavramı çevre adaleti hareketleri ve eko-sosyalist hareketler tarafından da kullanılıyor. Küresel Çevre Atlası’nda tespit edilen 900 kadar ihtilafın bir “alt tahmin” olabileceğini belirtmeliyiz. Çünkü madencilik faaliyetleri ve bunun ekosistemler ve yerli ve yerel halk üzerindeki etkileri, Türkiye’de de gördüğümüz gibi yeterince raporlanmıyor. Regülasyon duvarlarının aşağıya çekilmesiyle birlikte (örneğin Türkiye’de son “süper izin yasası gibi”) madenciliğin kazandığı ivme kadar, etkilenen toplulukların seslerini duyurabilecek araçlardan yoksun olmaları da bunda önemli bir faktör. Küresel Çevre Adaleti Atlası’nın bir misyonu da, etkilenen ama seslerini duyuramayan topluluklara ses vermek ve çevre adaleti hareketleri arasında bağ kurmaya yardımcı olmak.
ABD, bir taraftan kendi fosil-yakıt ekonomisini yeniden ayağa kaldırırken (ABD’nin 2019’dan beri -1970’lerden sonra ilk defa- ihracatçı olduğunu belirtelim) diğer taraftan da bir kısmına “yeşil” yeni teknolojilerin ihtiyaç duyduğu nadir elementlerde küresel tedarik zincirlerini ele geçirmeye çalışıyor. (Nadir toprak elementleri yeni bir kavram değil: Periyodik tablodaki 17 element bu şekilde tanımlanıyor. Diğer taraftan yeni elektronik, yeşil enerji ve savunma teknolojilerinin en çok ihtiyaç duyduğu dört element neodim, seryum, lantanum ve disprozyum küresel rekabette özellikle ön plana çıkıyor). Şu anda tedarik zincileri Çin’in kontrolünde. ABD ile birlikte Suudi Arabistan da, fosil yakıt gelirlerini çeşitleme stratejisinin bir parçası olarak bu yarışın içinde. Aslında, iklim krizi, çevre tahribatı ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olan büyük şirketler (ör: ExxonMobil, TotalEnergies, Siemens) ve devletler, şimdi bu yarışın içinde.
Küresel madencilik faaliyetlerinin çok taraflı küresel bir anlaşmayla düzenlenmesi gerekiyor. Fakat küresel çevre idaresi söz konusu olduğunda bugün tipik bir manzarayla kaşı karşıyayız. Kolombiya, bazı ülkelerin desteğini yanına alarak önemli girişimlere imza atarken karşısında ABD, Rusya ve Suudilerin önderliğinde bir blokaj ekseni buluyor. Çin ve AB gibi diğer güç odakları ise bu blokajı etkisizleştirmek yönünde adım atmıyorlar. Madencilik ve nadir elementler vakasında da yine Kolombiya’nın (Umman ve Zambia ile birlikte) bir uluslarası girişim başlattığı görülüyor. Kolombiya, BM Çevre Asamblesi’nin 7. Oturumu’na sunduğu önergede mineral tedarik zincirlerinin tüm halkasında küresel işbirliğini, ve çevre tahribatının azaltılmasını, yerli ve yerel halkların haklarının korunmasını savunuyor.
Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na göre, Eskişehir’de, Beylikova ve Sivrihisar arasında 694 milyon ton nadir toprak elementi bulunuyor. Bu madenlerin çıkarılması ve işlenmesi için Türkiye Çin’le işbirliği yapıyor. Ankara ve Pekin Ekim 2024’te “Doğal Kaynaklar ve Madencı̇lı̇k Alanlarında İşbı̇rlı̇ğı̇ne İlı̇şkı̇n Mutabakat Zaptı” imzalamıştı. Diğer taraftan bu madenler Erdoğan’ın Eylül 2025’te ABD’ye yaptığı ziyarette de gündeme gelmiş, ABD’ye belli imtiyazların verildiği iddia edilmişti. CHP ise nadir elementlerin ulusal olarak işletilmesi ve yurtdışına satışının yasaklanması için Meclis’e bir yasa teklifi sundu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Türkiye Madencilik Meclisi de “Kritik Mineraller Teknoloji Enstitüsü” veya “Kritik Mineraller Başkanlığı” kurulması gerektiğini ifade etti. Nadir elementler bir milli güvenlik sorunu şeklinde ele alınırken, bu faaliyetin doğa ve insan sağlığı, topluluk hakları üzerinde yarattığı tahribata yeterince değinilmiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerinde DEM Parti milletvekili Perihan Koca nadir toprak elementlerinin çıkarımında ekokırım suçlarının işlendiğini belirtti. EMEP’in Eskişehir’de düzenlediği Çevre Sempozyumu’nda da nadir toprak elementleri madenciliği ile ilgili eleştiriler gündeme getirildi.
Diğer madencilik gündemleri
Divriği’de, OYAK Grubu’na bağlı Erdemir Madenciliğin altyüklenicisi olan Çiftay Madencilik, belediye şebeke hattından tankerle kaçak su kullandığı için 35 bin TL para cezasına çaptırıldı. Maden şirketlerinin çevre tahribatları, işçi hakları ile ilgili yaptıkları ihlaller sık sık gündeme geliyor. Ama, sıradan vatandaşın parasını ödediği, kullanırken hem maliyetini hem de verimliliğini göz önünde bulundurduğu suyu hiçbir izin almadan ve ücret ödemeden çalmak bu ihlallere yeni bir boyut kazandırıyor.
Limak Holding şimdi de Balıkesir Balya’daki Karlık köyü civarındaki maden projesiyle gündemde. Şirketin aldığı “ÇED Olumlu“ raporuna karşı vatandaşlar maden projesinin orman ekosistemlerini yok edeceğini, yerleşimlere yakın yerlerdeki patlatmalarla sağlık ve güvenliği tehdit ettiğini, yoğun siyanür ve diğer kimyasallarla su kaynaklarını kirleteceğini ve deprem hattı üzerindeki atık barajıyla büyük bir çevresel felaket riski yarattığını belirtiyorlar.
Balıkesir Karesi’de Koza Altın A.Ş. tarafından planlanan “Altın Madeni Patlatmalı Açık Ocak İşletmesi”ne ilişkin olarak Balıkesir Valiliği tarafından verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararı, açılan dava sonucunda mahkeme tarafından iptal edildi. Mahkeme kararında, açılacak işletmenin madeni entegre bir üretim sürecinin parçası haline getirdiğini bu nedenle de projenin çevresel etkilerinin bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini vurguladı. Ekoloji mücadeleleri tarafından savunulan bu tür projelerin kümülatif etkilerinin birlikte değerlendirilmesini öngören bütüncül yaklaşım bir mahkeme tarafından da kabul görmüş oldu.
Madencilik sektöründe işçi haklarıyla ilgili ciddi sorunların yaşandığı biliniyor. Divriği’de OYAK Ermaden’in demir üretimini durduracağı yönündeki bilgiler madenden geçinen aileleri kaygılandırıyor. Zira maden şirketleri işçileri telefonla işten çıkarıyorlar. İşçilerin daha düşük ücretlerle çalıştırılmak için işten çıkarılmakla tehdit edildiği belirtiliyor. Sivas’ta ise demir madeni ocağında meydana gelen göçükte toprak altında kalan 66 yaşındaki şantiye müdürü Sabri Yıldırım’ı arama çalışmaları devam ediyor.
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın bütçesi
Geçtiğimiz dönemde meclis gündemine gelen Maden Yasası’na karşı toplanan Toprağımızı Vermiyoruz Platformu üyeleri bu sefer de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın bütçe görüşmeleri için meclis önünde eylem yaptı. Platform üyeleri sunulan 276 milyarlık bütçenin 111 milyarının Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’na ayrılmasını eleştirdi. Bakanlığın bütçesinin büyük bir bölümünü TOKİ’yi finanse etmek için kullandığını belirtti. Bunun yanında Bakanlığın kalıcı konut üretimi gerekçesiyle tarım arazileri, sulak alanlar, zeytinlikler ve mandalina bahçelerini yok etmesini gündeme getirdi. Özellikle Rezerv Alan Yasası’nın acele kamulaştırmaları nasıl kolaylaştırdığını ifade etti. Tüm bunların ışığında Bakanlığın bütçesinde doğayı ve biyolojik çeşitliliği koruma, hava, su ve toprak kirliliğinin önlenmesi, havza planlamaları, orman ve kıyı ekosistemlerinin iyileştirilmesi gibi çalışmalar için ayrılan miktarın gerçek ihtiyaçlardan çok uzak olduğunun altını çizdi. Yine bütçede enerji, maden ve inşaat projelerinin çevresel etkilerinin denetlenmesine ayrılan kaynakların azaltıldığını belirtti.
Hakan Tosun cinayetiyle ilgili gelişmeler
Ekoloji alanındaki aktivist haberciliği ile tanınan Hakan Tosun’un Esenyurt ilçesinde evine giderken uğradığı saldırı üzerine öldürülmesinin üzerinden neredeyse iki ay geçti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Tosun’a saldıran A.M. (18) ve A.Ş. (24)’nin gözaltına alındığını bildirmişti fakat Tosun’un yakınları soruşturmadaki ihmallere dikkat çekmeye devam ediyor. Tosun’un saldırıdan sonra hastanede yaşadığı süreç, kimlik tespitinde gecikilmesi, müdahaleye dair soru işaretleri, tutuklu şahısların telefonla ifadeye çağrılması, olay yerindeki üçüncü kişiyle ilgili bir işlem yapılmaması Tosun’un yaşadığı saldırının münferit bir vaka olmadığı fikrini güçlendiriyor.
