Akademik Etik, Yönetişim ve İtibar Aklama Üzerine Dersler
Lockheed Martin firmasından araştırmalarımı finanse etmek için 2010 yılında bir teklif gelmişti. Önce firmadan bir teknik eleman bir makalem üzerinden benimle temasa geçip bazı sorular sordu. Daha sonra firmadan üst düzey yetkililer, firmanın CTO ve CFO’su ile bir toplantıya davet edildim. Lockheed Martin gibi büyük bir küresel güce sahip olan ve neredeyse sonsuz kaynaklara erişimi olan bir silah üreticisinin sonuçta kendi halinde mütevazi bir akademisyen olarak benim çalışmalarımla bu kadar ilgilenmesi hem çok şaşırtmıştı hem de egomu okşamıştı. Önerdikleri finansal destek de herhangi bir araştırma destek programından elde edebileceğim kaynaklardan çok daha büyüktü.
Bu dönemde epey bir tereddütte kaldığımı, bir yandan araştırmalarımı finanse edecek büyük bir kaynağa erişim olanağı, bir yanda da barış ve uzlaşma yanlısı bir akademisyen olarak adımın Lockheed Martin gibi bir firma ile anılmasının yaratacağı rahatsızlık ikilemi içinde git-gel yaşıyordum.
Detaylı bir araştırma yapmaya karar verdim. Öncelikle Lockheed Martin benim araştırmalarımla neden bu kadar ilgileniyordu? Bunlardan ne fayda sağlayacaktı? Neden böyle bir finansman olanağı öneriyordu? İkinci olarak akademik olarak böyle bir finansman önerisini kabul etmek ne kadar etik idi?
Kısa bir internet araştırması sonucunda şu gerçeklere ulaştım: Lockheed Martin firmasının adı bir dizi skandalla birlikte anılıyordu. “Lockheed rüşvet skandalı” olarak anılan bir vaka vardı ve bu, 1970’lerde savunma sanayii ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin küresel ölçekte ne kadar sistematik ve kurumsallaşmış olabildiğini ortaya koyan en çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçmişti. Şirketin, savaş uçakları ve askerî sistem satışlarını güvence altına almak için Japonya, İtalya, Hollanda ve diğer ülkelerde siyasetçilere ve üst düzey yetkililere gizli komisyonlar ve aracılar üzerinden ödeme yaptığı belgelenmişti. Bu ifşaatlar, yalnızca bireysel yolsuzluk vakalarını değil, Soğuk Savaş koşullarında silah ticaretinin nasıl uluslararası bir rüşvet ağıyla iç içe geçtiğini göstermişti. Skandalın küresel etkisi, bazı ülkelerde hükümetlerin düşmesine yol açmış ve nihayetinde ABD’de Yabancı Ülkelerde Yolsuzluk Uygulamaları Yasası’nın (FCPA) kabul edilmesiyle, çokuluslu şirketlerin yurtdışındaki faaliyetlerine yönelik hukuki ve etik çerçevenin köklü biçimde değişmesine neden olmuştu.
Şirket Türkiye ile 1980’lerin başında askeri cunta yönetimi altında parlamentonun askıya alındığı ve sivil denetim mekanizmalarının büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı bir ortamda, Milli Güvenlik Konseyi aracılığıyla askerî otorite tarafından yönetilen F-16 programı bağlamında uçak alımının ötesinde, lisanslı üretim, kapsamlı offset yükümlülükleri ve TAI’nin kurulması gibi unsurları içeren bir ilişki içinde idi. Bu unsurlar daha sonra Türkiye’nin havacılık kapasitesinin temel taşları hâline gelmiş olsa da, askerî yönetim koşullarında denetlenmesi güç, karmaşık ilişkileri beraberinde getirmişti. O dönemde Türkiye’deki gazeteciler ve siyasetçiler, F-16 tedarikinde de danışmanlar, yabancı aracı firmalar ve şeffaf olmayan offset düzenlemeleri gibi benzer mekanizmaların kullanılmış olabileceğini ileri sürmüş; ancak doğrudan kişisel rüşveti kanıtlayan somut deliller ortaya konulamamıştı.
Daha sonra 2010’lu yıllarda Türkiye’nin de ortak olduğu ancak daha sonra S-400 krizi nedeniyle dışlandığı F-35 projesi kapsamında Lockheed Martin yine Türkiye’deydi. Proje kapsamında offset yükümlülüklerini yerine getirmek için hem alt-yükleniciler ile görüşüyordu, hem de üniversitelerdeki araştırmaları fonlamak istiyordu; bu kapsamda benimle görüşmeye gelmişti ve üniversitenin Teknoloji Transfer Ofisi ile de görüşmeler yürütüyordu. Bana bu araştırma fonu karşılığı bir beklentileri olmadığını, fen ve teknoloji ile ilgili temel araştırmaları destekleyerek offset yükümlülüklerinin bir kısmını yerine getirmek istediklerini söylediler.
Bu noktada hala tereddüt içinde olduğum için, pek çok yazısını ve BGST yayınlarından yayınlanan Demokrasi ve Eğitim kitabı da dahil pek çok kitabını çevirdiğim ve Türkiye’ye yaptığı ziyaretler sayesinde kişisel olarak da tanıma fırsatı bulduğum, muhalif duruşu nedeniyle çok saygı duyduğum Noam Chomsky’ye danışma ihtiyacı hissettim. Durumu anlatınca bu araştırmanın temel araştırma düzeyinde olduğu için finansman kaynağının çok önemli olmayabileceğini, kendisi almamış olsa da ABD’de pek çok temel araştırmanın Savunma Bakanlığı fonları tarafından desteklendiğini belirten bir mesajla yanıt verdi. ABD’de ve diğer pek çok ülkede temel araştırmaları dahi devletin savunmaya yönelik dev bütçeli kurumlarının desteklediği bir akademik iklim olduğu düşünüldüğünde bu yanıt çok şaşırtıcı değildi.
Ancak muhtemelen ABD Savunma Bakanlığının ve ona bağlı araştırma kurumlarının finanse ettiği araştırmalar içinde en büyük pay tabii ki soğuk savaş, sıcak çatışma, kontrgerilla faaliyetleri, silah sistemlerinin geliştirilmesi üzerinedir. Örneğin, Herman Kahn’ın çalışmaları doğrudan Pentagon tarafından finanse edilen Soğuk Savaş dönemi entelektüellerinin paradigmatik bir örneğidir. RAND Corporation’da kıdemli analist olarak çalışan Kahn’ın nükleer caydırıcılık, gerginlikleri tırmandırma teorisi ve sivil savunma üzerine yaptığı araştırmalar, açıkça ABD askeri stratejisinin oluşturulmasına destek olması için fonlanmıştı. Senaryo planlaması, nükleer savaşa oyun-kuramsal yaklaşımlar ve hayatta kalabilirlik modelleri gibi entelektüel çıktıları, savunma hedeflerinden ayrı tutulamazdı. Kahn’ın durumunda, finansman sadece incelediği konuları değil, aynı zamanda fikirlerinin oluşturduğu kurumsal otoriteyi de şekillendirdi.
Benzer ancak daha matematiksel olarak soyut bir örnek ise, oyun teorisi ve stratejik pazarlık üzerine yaptığı çalışmaları RAND ve Savunma Bakanlığı bağlantılı programlardan destek alan Thomas Schelling’dir. Schelling’in caydırıcılık, inandırıcı tehditler ve koordinasyon sorunları teorileri, ABD nükleer stratejisinin temelini oluşturdu. Kahn’ın aksine, Schelling daha sonra bu çalışmanın ahlaki sonuçları üzerine eleştirel bir şekilde düşündü, ancak araştırma gündemi yine de Savunma Bakanlığı’na bağlı finansman yapıları tarafından mümkün kılındı ve güçlendirildi.
Doğa bilimlerinde, John von Neumann, dönemin Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilen en etkili entelektüellerinden biri olarak öne çıkmaktadır. ABD ordusuna, Atom Enerjisi Komisyonu’na ve RAND’a danışmanlık yaparak nükleer silah tasarımı, erken dönem bilgisayar bilimi ve stratejik modellemeye katkıda bulundu. Çalışmaları, Soğuk Savaş fonlarının tüm bilimsel alanları nasıl hızlandırabileceğini ve aynı zamanda onları askeri önceliklerle nasıl sıkı bir şekilde ilişkilendirebileceğini göstermektedir.
Sosyal bilimlerde bile Savunma Bakanlığı fonlaması önemliydi. Samuel Huntington, sivil-askeri ilişkiler ve siyasi düzen üzerine yaptığı araştırmalar için Pentagon bağlantılı destek aldı. Çalışmaları, müttefikleri yönetme, darbe girişimleri ve gelişmekte olan dünyada istikrarı sağlama konusunda ABD’nin stratejik çıkarlarıyla yakından örtüşüyordu. Chomsky’nin aksine, Huntington savunma politikası ekosistemi içinde rahatça faaliyet gösterdi ve akademi, hükümet ve danışmanlık rolleri arasında geçiş yaptı.
Soğuk Savaş boyunca ABD’de birçok sosyal bilimci ve düşünürün devlet fonlarıyla ilişkilendiği iyi bilinir; özellikle RAND, ARPA/DARPA, Office of Naval Research (ONR), Air Force Office of Scientific Research (AFOSR) gibi kanallar; davranış bilimleri, iletişim, sistem analizi ve oyun teorisi gibi alanlarda fon sağladı. Örneğin bazı tanınmış isimler, ya doğrudan savunma bağlantılı araştırma kurumlarında çalıştı ya da bu kurumlarla sözleşmeli projelerde yer aldı.
Başka bazı entelektüellerin savunma kuruluşlarıyla daha “içeriden” ve proje-temelli ilişkiler kurmaları, Chomsky’yi, ABD dış politikasının entelektüel meşrulaştırma ağlarını sert biçimde eleştirerek, akademinin devlet ve savunma sanayi ile kurduğu ilişkilere dair etik-politik tartışmayı açmaya yöneltti.
1960’ların sonlarında, özellikle Vietnam Savaşı’nın tırmanmasıyla birlikte Noam Chomsky, MIT’nin ABD savaş makinesindeki rolünü açıkça ve sert biçimde eleştiren az sayıdaki kıdemli akademisyenden biri oldu. Chomsky’nin eleştirisi bireysel fonlardan ziyade kurumsaldı: MIT’nin, ABD Savunma Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlarla yürüttüğü araştırmaların, fiilen savaş teknolojilerinin geliştirilmesine hizmet ettiğini savunuyordu. Bu eleştiriler yalnızca makaleler ve konuşmalarla sınırlı kalmadı; kampüs içi protestolar, öğretim üyesi dilekçeleri ve öğrenci hareketleriyle aktivizme dönüştü.
Bu baskının sonucu olarak MIT yönetimi 1969–1970 yıllarında, üniversitenin askerî araştırmalarla ilişkisini değerlendirmek üzere resmî bir inceleme süreci başlattı. Bu süreç genellikle MIT’nin “özel laboratuvarları” etrafında şekillendi; özellikle de doğrudan Pentagon için çalışan ve kampüs içinde yarı-özerk biçimde faaliyet gösteren MIT Instrumentation Laboratory ve Lincoln Laboratory gibi birimler tartışmanın odağındaydı. Kurulan komisyon ve alt komiteler, MIT’nin “üniversite” kimliği ile “savunma yüklenicisi” rolü arasındaki gerilimi kurumsal düzeyde ele almak zorunda kaldı.
Komisyon çalışmalarının en somut sonucu, MIT Instrumentation Laboratory’nin üniversiteden ayrılarak bağımsız bir kuruluş hâline getirilmesi oldu. Bu laboratuvar daha sonra Charles Stark Draper Laboratory adını aldı. Bu ayrılma, MIT tarihinde bir dönüm noktasıydı: Üniversite ilk kez, askerî amaçlara doğrudan hizmet eden büyük bir araştırma biriminin “akademik misyonla bağdaşmadığını” fiilen kabul etmiş oldu. Chomsky bu kararı yeterli bulmasa da, bunu akademik muhalefetin somut bir kazanımı olarak değerlendirdi.
Ancak komisyonun sınırları da vardı. Lincoln Laboratory gibi bazı savunma odaklı birimler MIT ile ilişkilerini sürdürdü ve üniversitenin Pentagon’la olan bağları tamamen kopmadı. Bu da Chomsky’nin temel argümanını güçlendirdi: Sorun tek tek laboratuvarlar değil, üniversitenin bilgi üretimini askerî önceliklere yapısal olarak bağlayan finansman modeliydi. Chomsky’ye göre komisyon, etik bir yüzleşmeden çok, kurumsal gerilimi “yönetilebilir” hâle getiren bir uzlaşma üretmişti.
Bugün tarihsel olarak bakıldığında, MIT’de bu komisyonun kurulması ve Draper Lab’in ayrılması, ABD üniversitelerinde askerî araştırmaların ilk kez açık biçimde etik, siyasal ve kurumsal düzeyde tartışılmasına yol açan örneklerden biri olarak kabul edilir. Bu sürecin arkasındaki itici güç, Chomsky’nin, üniversitenin toplumsal sorumluluğunu hedef alan ısrarlı ve kamusal aktivizmi olmuştur.
Epstein Vakası
Jeffrey Epstein’ın seçkin akademik kurumlarla kurduğu kapsamlı ilişkilerin ortaya çıkması, üniversiteleri ve daha geniş entelektüel topluluğu para, etik ve kurumsal sorumluluk konularında rahatsız edici sorularla yüzleşmeye zorladı. Epstein dosyaları üzerindeki gizliliğin kaldırılması ile seri bir cinsel suçlu olduğu açığa çıkan varlıklı bir finansçı olan Epstein’ın, onlarca yıl boyunca önde gelen bilim insanları, filozoflar ve üniversitelerle ilişkiler geliştirdiği ortaya çıktı. Bu vaka yalnızca bir bireysel ahlaki yozlaşma hikâyesi değil, aynı zamanda seçkin akademik kurum ve kişilerin servet, prestij ve güçle kurduğu ilişkinin yapısal bir eleştirisini beraberinde getirdi. En saygın akademik kurumlardan bazılarının ve tanınmış akademisyenlerin, kimi zaman Epstein’ın 2008 yılındaki mahkûmiyetinden sonra dahi, ondan fon kabul etmiş ya da onunla yakın temaslarını sürdürmüş olmaları, akademik etikteki derin kırılganlıkları ortaya koymaktaydı.
Epstein’ın stratejisi ne tesadüfiydi ne de benzersizdi. Kendini bilimin ve entelektüel sorgulamanın hamisi olarak konumlandırmış, yapay zekâ, evrimsel biyoloji, fizik ve bilişsel bilim gibi prestijle, soyut düşünceyle ve uzun vadeli toplumsal faydayla ilişkilendirilen alanlara para yönlendirmiştir. Bu alanlar sembolik bir sermaye taşır; zekâyı, ilerlemeyi ve ahlaki ciddiyeti temsil eder. Epstein, MIT ve Harvard gibi kurumlarda araştırma programlarını ve bireysel akademisyenleri destekleyerek etkili bir biçimde itibar aklama sürecine girmiş, kendisini meşruiyet sağlayan ağların içine yerleştirmiştir. Saygın akademisyenlerin onun çevresinde bulunması, bir kalkan işlevi görmüş ve Epstein’ın öncelikle mahkûm bir suçlu olarak değil, bilginin eksantrik bir destekçisi olarak algılanmasına yol açmıştır.
Epstein bağlantılı fonları kabul eden akademisyenler marjinal şahsiyetler değildi. Seth Lloyd, Joscha Bach, Martin Nowak ve benzeri isimler, kendi disiplinlerinde etkili konumlara sahipti. Bazı durumlarda fonlar doğrudan araştırma desteği biçiminde sağlanmış, bazı durumlarda ise bu akademisyenlerin yönettiği ya da faydalandığı programlara aktarılmıştır. Söz konusu meblağlar üniversitelerin toplam bütçeleriyle karşılaştırıldığında görece küçük olsa da, sembolik anlamları son derece büyüktür. Epstein’ın seçkin akademisyenlere erişimi onun toplumsal statüsünü güçlendirirken, kurumlar ve araştırmacılar giderek daha rekabetçi hale gelen fon ortamında esnek kaynaklar elde etmiştir. Bu karşılıklı çıkar ilişkisi, etik kaygıların bastırılması için güçlü bir teşvik yaratmıştır.
Epstein vakasının en rahatsız edici yönlerinden biri, bazı kurumların onun 2008 yılındaki mahkûmiyetinden sonra dahi parasını kabul etmeye ya da dolaylı yollarla yönlendirmeye devam etmiş olmalarıdır. Bu durum, üniversitelerin Epstein hakkındaki iddialardan habersiz oldukları yolundaki savunmaları geçersiz kılmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan iç yazışmalar, kurumsal itibar kaybına ilişkin risklerinin farkında olunduğunu ancak bu risklerin reddedilmek yerine yönetilmesinin tercih edildiğini göstermiştir. Pratikte bu, bağışların aracı kuruluşlar üzerinden geçirilmesi, kamusal görünürlüğün azaltılması ya da ilişkinin ahlaki bir mesele değil teknik bir kılıfına uydurma sorunu olarak ele alınması anlamına gelmiştir.
Epstein’ın akademik ilişkilerini sürdürebilmesi, üniversitelerin çarpık yapısal özelliklerini yansıtmaktadır. Büyük akademik kurumlarda sorumluluk, öğretim üyeleri, yöneticiler, hukuk birimleri ve bağış geliştirme ofisleri arasında dağılmıştır. Öğretim üyeleri bağışçı denetiminin merkezi olarak yapıldığını varsayarken, yöneticilerin derdi bağış mekanizmasının hukuki çerçevede yapılmasını sağlamaktır ve bu etik ilkelerden ziyade pragmatik kaygıların ön plana çıkmasını beraberinde getirir. Bağış geliştirme ofisleri fon buldukları için ödüllendirilir, fon reddettikleri için değil. Bu ortamda etik karar alma süreçleri parçalı bir yapı içinde sekteye uğramakta ve ahlaki uyarı işaretleri kararlı bir eyleme dönüşememektedir. Sonuç olarak, sorgulanması gereken ilişkiler sürüp gitmektedir. Bu durum Türkiye akademisi için de fazlasıyla geçerlidir. Özellikle son birkaç on yılda savunma sanayinin devlet destekli bir şekilde hızla gelişmesi ve buradan kaynaklanan araştırma-geliştirme ihtiyacı, üniversitelerde kurulan teknoparkların savunma sanayi firmaları ile dolmasına ve akademisyenlerin önemli bir kısmının da bu finansman ihtiyacıyla bu şirketlere yönelmesine neden olmuştur.
Akademi içindeki güç asimetrileri bu sorunları daha da derinleştirmektedir. Genç araştırmacılar, öğrenciler ve idari personel etik sorunları fark edebilirler, ancak bunları dile getirecek güvenli mekanizmalardan yoksundur. Büyük bir bağışçıya ya da güçlü bir kıdemli akademisyene karşı ses çıkarmak, özellikle itaati ve görmezden gelmeyi tavsiye eden sistemlerde ciddi mesleki riskler taşır. Bu nedenle ahlaki rahatsızlıklar gayriresmî ve özel alanlarda sızlanma şeklinde kalırken, resmî söylemler tarafsızlık, akademik özgürlük veya bağışçı niyeti etrafında şekillenir. Epstein, öncelikle bu sonuçlardan yalıtılmış kişi ve kurumlarla ilişki kurarak bu asimetriden yararlanmıştır.
Bu vaka, seçkin akademi içindeki daha derin bir kültürel yanlılığı da açığa çıkarmaktadır: parlak entelektüel kişiliklerin aşırı yüceltilmesi ve ahlaki karakterin yeterince önemsenmemesi. Kendini entelektüel merak sahibi, aykırı ya da sıra dışı olarak sunan varlıklı hamiler, çoğu zaman orantısız bir hoşgörüyle karşılanmaktadır. Bu kişilerin kişisel davranışlarının ve karakterlerinin, bilimsel araştırmanın sözde saflığıyla ilgisiz olduğu varsayılmaktadır. Bilgi ile etiğin bu şekilde ayrıştırılması tarafsız değildir; aksine, hesap verebilirlikten kaçınabilecek güce sahip olanları sistematik biçimde kayırır. Bu anlamda Epstein bir istisna değil, daha geniş bir örüntünün uç bir tezahürüdür.
Bu başarısızlığın sonuçları itibar kaybıyla sınırlı değildir. Üniversitelere duyulan kamu güveni, onların özel çıkarlar yerine kamusal yarara hizmet ettiği inancına dayanır. Kurumlar prestij ya da finansman uğruna etik standartlardan taviz veriyor izlenimi yarattığında, kendi meşruiyetlerini zedelerler. Uzmanlığın siyasi ve toplumsal olarak sorgulandığı bir dönemde bu güven erozyonu özellikle yıkıcıdır. Epstein vakası, akademiyi ve entelektüelleri eleştiren sağ demagoglara seçkin kurumların yalnızca kusurlu değil, yapısal olarak sorunlu olduğuna dair güçlü bir kanıt sunmuştur.
Bu ifşaatların ardından bazı üniversiteler bağışçıları daha sıkı denetlemeye başlayacaklarını şeffaflığı arttıracaklarını ve bağış toplama süreçlerini etik gözetim altında yapacaklarını taahhüt ederek bazı reformlar başlatmıştır. Ancak bu tür önlemler, daha derin bir kültürel dönüşümle desteklenmedikçe yüzeysel kalacaktır. Etik yönetişim, teknik kontrol mekanizmalarına ya da itibar risk yönetimine indirgenemez. Açık ahlaki sınırlar, kurumsal hafıza ve aşağıdan gelen itirazları güçlendiren mekanizmalar gerektirir. Bunlar olmadan, daha az görünür ama belki daha dikkatli yeni “Epstein”ların akademik dünyaya giriş noktaları bulması kaçınılmaz görünüyor.
Chomsky-Epstein ilişkisi
Noam Chomsky gibi önde gelen entelektüel figürlerin bu çerçevede anılması, kamuoyundaki algıyı daha da karmaşık hale getirmiştir. Chomsky, Epstein ile birkaç kez görüştüğünü, merhum eşinin mirasıyla ilgili zor bir işlemi tamamlaması için Epstein’dan yardım istediğini ve bu işlemin sonucu olarak Epstein bağlantılı bir hesaptan için para aldığını kabul ettiğini, ancak bunun araştırma fonu olmadığını belirtmiştir. Herhangi bir suç ortaklığına ya da akademik etkiye dair kanıt bulunmamasına rağmen, bu ilişki sembolik açıdan güçlü olmuştur. Güç yapılarına yönelik ömür boyu eleştirileriyle bilinen Chomsky’nin Epstein ile bağlantısı, özellikle tartışmalı hale gelmiş ve gücü eleştirenlerin dahi onun ağlarına nasıl düşebildiğini göstermiştir. Ben kişisel olarak burada Chomsky’nin biraz “boş bulunduğunu” düşünüyorum. Gerçekte belki de çok sorgulayarak tereddütle yaklaşması gereken bir ilişkiyi yeterince objektif değerlendirememiş. Ancak tabii ki bu ilişkinin ortaya çıkmasının Chomsky’nin ahlaki ve siyasi duruşunu zedelediğini düşünmüyorum.
Sonuç olarak, Epstein–akademi skandalının önemi bireysel suçlular bulmaktan değil, sistemik zayıflıkları açığa çıkarmaktan kaynaklanmaktadır. Asıl mesele, az sayıda ünlü akademisyenin kötü muhakeme yapıp yapmadığı değil, seçkin bilgi üretim yapılarının yozlaştırıcı etkilere direnip direnemediğidir. Üniversiteler toplumda ahlaki bir otorite iddiasında bulunacaklarsa, entelektüel mükemmeliyetin etik sorumluluktan muafiyet sağlamadığını göstermek zorundadır. Epstein vakası, ahlaki ilkeler çerçevesinde denetlenmeyen akademik prestijin, bir güvence olmaktan çıkıp bir zafiyete dönüşebileceğine dair güçlü bir uyarı niteliğindedir.
