Yaklaşık on beş gündür, önce Halep’teki Kürt mahallelerine, ardından da Fırat Nehri’nin doğusuna yönelen; Türk devletinin desteklediği ve HTŞ öncülüğünde hareket eden cihatçı silahlı grupların saldırılarını kaygıyla izliyoruz. Bu kaygının nedeni açıktır: SDG’nin askerî olarak bozguna uğrama ihtimali ve bunun doğal sonucu olarak bölge halkının geniş çaplı bir katliamla karşı karşıya kalma riski.
Sahada hızla tırmanan gelişmeler, Kürdî çevrelerde iki temel yorum hattının belirginleşmesine yol açmıştır.
İlk yorum, yaşananları büyük bir hayal kırıklığıyla “geçmiş olsun” diyerek ve “yine yenildik” ifadesiyle özetlemektedir. Halep’ten çekilme ve haritada kaybedilen yerleşim alanları üzerinden yapılan bu değerlendirme, Mad Max filmlerini andıran bir cihatçı saldırganlık karşısında yaşananları doğrudan bir “yenilgi” olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımın arka planında, SDG’ye uzun süredir atfedilen “yenilmezlik” imgesi bulunmaktadır.
Bu imgenin bütünüyle temelsiz olduğu söylenemez. Nitekim IŞİD barbarlığı karşısında uluslararası toplum büyük ölçüde sessiz kalırken, Kürtler binlerce gencini feda ederek ağır bir bedel ödemiştir. SDG, özellikle Amerikan desteğiyle IŞİD’i askerî olarak yenilgiye uğratmış ve onu küresel bir tehdit olmaktan çıkarmıştır. Kürt savaşçılar, bilhassa kadın savaşçılar, bu süreçte gösterdikleri cesaretle haklı bir saygınlık kazanmıştır. Ancak bu tarihsel deneyim, özellikle Kürt kamuoyunda SDG’nin neredeyse “yenilmez bir askerî güç” olarak algılanmasına yol açmıştır.
Oysa SDG’nin askerî kapasitesinin belirli sınırları olduğu, geçmişte birkaç defa somut biçimde ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği sınır ötesi askerî operasyonlar sırasında SDG; Afrin, Serêkaniyê ve Minbiç’ten çekilmek zorunda kalmıştır. Bu geri çekilmelerin temel gerekçesi, Halep’teki çekilmeyle de örtüşmektedir: Sivillerin kitlesel şiddet ve katliam riskiyle karşı karşıya kalmasını göze almaktansa, halkın güvenliğini ve yaşam hakkını öncelemek.
Etkin bir hava gücüne sahip olmayan ve kısa vadede böyle bir kapasite edinmesi de olası görünmeyen SDG’nin, bölge devletleri karşısındaki askerî sınırlılıkları açıktır. Bu nedenle SDG’ye yenilmezlik atfetmek, analitik ve rasyonel bir değerlendirme olmaktan uzaktır. Dahası, “yenilgi” söyleminin çoğunlukla doğrudan çatışma koşullarını yaşayan halk ve savunma güçlerinden değil; büyük şehirlerde yaşayan ve Rojava’yla daha çok sembolik ya da “romantik” bir ilişki kuran kesimlerden yükselmesi dikkat çekicidir. “Orada bir devrim vardı” söylemini tekrarlayan bu çevreler, dün Rojava’yı idealize ederken bugün bu idealin aşındığı noktada yaşananları mutlak bir çöküş olarak sunmakta ve bundan siyasal ya da duygusal bir konum devşirmeye çalışmaktadır. Bu tutumun ne kadar gerçekçi ve yapıcı olduğu ise ciddi biçimde tartışmalıdır.
İkinci yorum hattı ise hayal kırıklığından çok öfkeye dayanmaktadır. “Romantik solculardan” ayrıştığını iddia eden bu yaklaşım, “Kürdün Kürtten başka dostu yoktur” söylemi etrafında, daha milliyetçi ve içe kapanmacı bir mücadele çizgisi önermektedir. Bu bakış açısına göre, bugüne kadar tesis edilen uluslararası ittifaklar ile Arap aşiretlerinin HTŞ safına geçmesi açık bir ihanet olarak değerlendirilmektedir. Kürtlerin büyük bir komployla müttefikleri tarafından terk edildiği savunulmakta; bundan sonraki stratejinin yalnızca Kürt odaklı olması gerektiği ileri sürülmektedir.
Bu söylem, bugüne kadar inşa edilen çoğulcu ve çok-etnili siyasal yapılara da sert eleştiriler yöneltmektedir. “Fantastik çoğulculuk” olarak nitelendirilen bu modeller yerine, etnik temelli bir Kürt bölgesel yönetimi ya da doğrudan bir Kürt devleti fikri savunulmaktadır. Küçük bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi ya da “küçük bir İsrail” modelini çağrıştıran bu yaklaşımın ne ölçüde uygulanabilir olduğu ve uygulanması hâlinde bölgeye ne kadar barış getireceği belirsizdir. Kürtlerin tarihsel olarak defalarca ihanete uğradığı gerçeği bu söyleme belirli bir nesnel zemin sunsa da diplomasi ve ittifak siyasetinin bütünüyle dışlanması, bu yaklaşımı riskli ve maceracı bir çizgiye sürükleme potansiyeli taşımaktadır.
Bu iki yorum hattının ortak sorusu açıktır: Rojava gerçekten yenildi mi?
Bir süredir farklı çevreler tarafından dile getirilen senaryoların -Halep’e yönelik saldırı, Arap aşiretlerinin HTŞ ile anlaşması gibi gelişmelerin- SDG tarafından hiç öngörülmediğini düşünmek gerçekçi değildir. Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: Eğer bu ihtimaller biliniyorduysa neden yeterli ve caydırıcı önlemler alınamadı? Ne yazık ki yapılan açıklamalar, çekilmelerin sivillerin katliamla karşı karşıya kalmasını önlemek amacıyla gerçekleştirildiği bilgisinin ötesine geçmemektedir. Savaş koşullarında bazı komutanların özeleştirilerde bulunduğuna dair açıklamalar önemli olmakla birlikte, bu özeleştirilerin içeriğinin kamuoyuyla açık ve net biçimde paylaşılmaması ciddi bir sorun olarak ortada durmaktadır. Aksi hâlde, geçmişte yaşanan ve özeleştirisi verilmediği yönünde eleştiriler yöneltilen yeni bir “hendek” sürecinin tekrar yaşanması ihtimal dahilindedir.
Türkiye’de yürütülen çözüm süreci deneyimi ve Rojava ile Şam yönetimi arasında süren müzakerelerde her ayrıntının kamuoyuyla paylaşılmaması anlaşılabilir. Ancak neler olup bittiğinin özenli bir şekilde toplumla yeterince paylaşılmamasının, katılımcılık ilkesini zedelediği tespit edilmelidir.
Genel tabloya bakıldığında, Rojava’daki silahlı güçlerin henüz bozguna uğratıldığı ya da dağıtıldığı söylenemez. Yapılan çağrılarla genel seferberlik ilan edilmiş; Kürtler, bulundukları yerlerden soykırım tehdidine karşı mücadeleye destek vermeye davet edilmiştir. Buna karşın, sivil halka yönelik katliam riski hâlen ciddiyetini korumaktadır. 2014’teki IŞİD yenilgisinin intikamını almak isteyen ve Fırat’ın doğusuna yönelen uluslararası destekli barbar saldırganlık püskürtülebildiği ölçüde, tarihsel öneme sahip bir savunma mücadelesinden söz edilebilecektir.
Kaybedilen Deyrizor ve Rakka gibi bölgelerin bir kısmı, Kürt güçlerinin zaten belirli bir aşamada çekilmeyi planladığı alanlardı. Petrol sahalarının elde tutulması ekonomik gelir açısından belirleyici iken, bu alanların kaybı söz konusu gelirin akıbetini HTŞ’nin insafına bırakmıştır. Halep’teki iki Kürt mahallesi ise, tıpkı Afrin gibi, dikkatle izlenmesi ve vazgeçilmemesi gereken yerleşim alanları olmaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki Ortadoğu’da yaşıyoruz ve yarının ne getireceğini kesin olarak öngörmek mümkün değildir.
Son olarak, Rojava’nın Kürt siyasal tarihi açısından iki temel kültürel ve politik olgu ürettiğini vurgulamak gerekir. Birincisi, Rojava’nın “en küçük Kürdistan” olarak Kürtler arası birlik fikrine somut bir katkı sunmuş olmasıdır. Halep’teki Kürt mahallelerinde yaşananlar ve ardından ilan edilen seferberliğe, Kürdistan’ın dört bir yanından verilen tepkiler; sınırları, parti aidiyetlerini ve ideolojik ayrımları aşan bir birlik fikrinin giderek daha fazla karşılık bulduğunu göstermektedir.
İkinci olgu ise Rojava’da inşa edilen özyönetim pratikleridir. Radikal bir taban demokrasisini sınırlı imkânlar ve yoğun baskılar altında hayata geçirmeye çalışan bu deneyim; kültürel çoğulculuk, sekülerlik, ekolojik duyarlılık, antikapitalist üretim ilişkileri, katılımcılık ve öz savunma gibi perspektifleri Kürdistan’da ve Ortadoğu’da somut bir siyasal pratiğe dönüştürmüştür.
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, Rojava’nın fiilen henüz yenilmediği; dahası askerî baskı altında kalsa ya da cebren ezilmeye çalışılsa bile, yarattığı kültürel ve politik olgular aracılığıyla Kürdî evrende derin bir dönüşümü tetiklediği söylenebilir.
