ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik hedefi on yıllardır her zaman ekonomik çıkarları için egemenlik olmuştur. Bu uzun vadeli stratejiye uygun olarak, ABD/İsrail’in İran’a karşı mevcut savaşı temelde birbiriyle bağlantılı üç şeyle ilgilidir: petrol, Çin ve nükleer silahlar.
Ancak öncelikle, bu savaşın neyle ilgili OLMADIĞINI anlamalıyız. Şirket destekli politikacıların ve milyarderlere ait medyanın öne sürdüğünün aksine, savaş esas olarak ABD ve/veya İsrail liderlerinin bariz kişilik kusurlarıyla, tarihsel teolojilere dayalı İslami veya Siyonist eylemlerin mantıksızlığıyla, dikkatin Epstein dosyalarından kasıtlı olarak uzaklaştırılmasıyla veya AIPAC ve diğerleri aracılığıyla Amerikan politikacılarını satın alan “İsrail lobisinin” etkisiyle (ve parasıyla) ilgili DEĞİLDİR. Tüm bu faktörler mevcuttur, ancak bunlar kök nedenler DEĞİLDİR. ABD, İsrail tarafından yönlendirilmiyor (“kuyruğun köpeği sallaması” teorisi); açıkça ABD, istediği zaman İsrail’i dışlayabilir ve askeri ve ekonomik yapısını çökertebilir. Ancak bunu yapmayı tercih etmiyor.
İran, ABD’ye asla doğrudan ve acil bir askeri tehdit oluşturmadı.[i] İsrail’in aksine, İran’ın (henüz) nükleer silahları yok; (İsrail’in aksine) nükleer silahların yayılmasını önlemeye ilişkin tüm uluslararası anlaşmalara doğrulanabilir şekilde uydu ve denetime açık davrandı. ABD ve İsrail’in aksine, İran modern tarihte başka bir ülkeye karşı tam ölçekli bir savaş başlatmadı ve “ilk kullanan taraf olmama” nükleer doktrinini izliyor. ABD/İsrail’in İran’ın bir tehdit olduğu yönündeki argümanları tamamen sahtekarlıktır; tıpkı ABD’nin Vietnam’ı işgaline karşı kamuoyuna sunulan ilk bahaneler olan Tonkin Körfezi yalanı, Çin yayılmacılığının “domino teorisi” veya Amerikan kamuoyunu Irak işgalini başlangıçta desteklemeye ikna eden “kitle imha silahları” uydurması gibi.
Petrol
İran’a yönelik mevcut saldırı, İran’ın son zamanlarda yaptığı belirli bir şeye yanıt olarak gerçekleşmiyor. Aksine, ABD şu anda İran’ın uzun süredir tekrarladığı, ABD’nin İran petrolü üzerindeki kontrol taleplerine boyun eğmek yerine meydan okuma eğilimini tersine çevirmeye çalışıyor. Bunun tarihi, deyim yerindeyse, “çok eskilere” dayanıyor. 1951’de, İran halkı tarafından demokratik olarak seçilen, Muhammed Musaddık önderliğinde ilerici, milliyetçi ve laik bir hükümet iktidara geldi. Musaddık yönetimi sosyal güvenliği, toprak reformunu ve kadın haklarını uygulamaya koydu. Hükümetinin en önemli politikası, İran petrol endüstrisinin millileştirilmesiydi. Böylece ABD CIA eliyle 1953’te ilerici Musaddık hükümetini devirmek ve eski bir kraliyet ailesi üyesi (Şah Pehlevi) altında sert, temelde faşist bir diktatörlük kurmak için devreye girdi. Sonraki yirmi yıl boyunca Şah, yabancı şirketlerin İran petrol üretiminin yüzde 80’ini kontrol etmesine izin vererek Batılı özel petrol şirketlerinin çıkarlarını yerine getirdi. Şah rejiminde hem dini sağın hem de entelektüel solun yereldeki protestocularının yasadışı olarak gözaltına alınması ve işkence görmesi yaygınlaştı. Şah’ın monarşik yönetimi İran halkı arasında derin bir muhalefete yol açtı ve 1979’da devrildi. ABD o zamandan beri bu olayı tersine çevirmeye çalışıyor. 1979’dan beri ABD CIA eliyle sabotaj, adam kaçırma, cinayetler ve vekil ordular aracılığıyla işgal girişimleri dahil olmak üzere çeşitli taktiklerle İran Hükümeti’ni devirmeye ve İran petrolünün kontrolünü geri almaya çalıştı.
Vekil ordulardan biri, o dönemde diktatör olarak bilinen, fakat ABD tarafından desteklenen komşu Irak’ın Saddam Hüseyin liderliğindeki ordusuydu. 1982’de ABD (ve Almanya), 1980-1988 Irak-İran Savaşı’nda Irak’a, İran’a saldırması için silah, para ve kimyasal silah yapımında kullanılacak malzeme sağladı. 2001’den 2021’e kadar ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etmesinin doğrudan gerekçeleri vardı (bunlar, kısmen Irak petrolünün ve Afganistan’ın zengin lityum ve nadir toprak mineralleri yataklarının kontrolüydü). Her iki ülke de yenilgiye uğramadı. Ancak yenilgiye uğrasalardı, bu durum uzun batı sınırında Irak’ın, uzun doğu sınırında ise Afganistan’ın yer almasıyla ABD’nin İran’ı askeri olarak kuşatmasına olanak tanıyacaktı. ABD ayrıca, karşı devrimi kışkırtmak amacıyla 1979’dan beri İran’a ekonomi ve bankacılık alanlarında uzun süren bir dizi ağır yaptırım uyguladı. Açıkça belirtmek gerekiyor ki İran’a yönelik mevcut saldırı kesinlikle yeni değil: son 47 yılın politikasının bir devamı.
Orta Doğu petrolünün kontrolü, ABD’nin İsrail’i askeri bir kol olarak desteklemesinin gerçek nedenidir. Bu destek, II. Dünya Savaşı Holokost’unun hayatta kalan kurbanlarının torunlarına duyulan ahlaki sempatiyle pek ilgili değildir. 1979’dan önce İsrail, İran’daki diktatör Şah rejimiyle dostane ilişkiler içindeydi. Ancak o zamandan beri İsrail (ABD gibi), İran topraklarında çok sayıda gizli suikast ve bombalama operasyonu gerçekleştirdi. 1986’da dönemin Senatörü Joseph Biden, İsrail’in Orta Doğu’da ABD’ye hayati bir askeri dayanak noktası sağladığını açıklamıştı. İsrail’i desteklemenin “yaptığımız en iyi üç milyar dolarlık yatırım” olduğunu söylemişti: “İsrail olmasaydı, Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki (ABD) çıkarlarını korumak için bir İsrail icat etmek zorunda kalırdı.” ABD ve İsrail, askeri, istihbarat, askeri sırlar, gözetim ve yüksek teknolojili silah endüstrilerinde kapsamlı ve derin bir iş birliği yapıyor. Dolayısıyla İsrail ABD’yi yönlendirmiyor; her iki ülkenin de ortak çıkarları var ve çok daha büyük olduğu ve tüm parayı sağladığı için ABD baskın ortak konumunda.
Tarih göz önüne alındığında, İran’ın hem ABD hem de İsrail tarafından, özellikle de ikisinin birleşimi tarafından tehdit edildiğini hissetmesi şaşırtıcı değil. ABD ve İsrail’in mevcut kışkırtılmamış saldırısı, İran’ın bu tehdidi hissetmekte haklı olduğunu kanıtlıyor. Savunma olarak İran, Hizbullah (Lübnan’da), Husiler (Yemen’de) ve Hamas (Filistin’de) dahil olmak üzere Ortadoğu’daki siyasi partiler ve yerleşik silahlı militan gruplarla yakın bağlar kurdu.
Peki “petrolün kontrolü” ifadesi ne anlama geliyor? ABD, ana vatanımızda çevreye zarar veren hidrolik kırma yöntemi nedeniyle zaten çok miktarda petrole sahip. Ancak uluslararası arzı kontrol etme yeteneği, kontrol edene, istediği zaman musluğu açıp kapatma ve hem “düşmanlar” hem de rakipler için fiyatları etkileme gücü verir. Bu tür bir “kontrolün” öne çıkan bir örneği, Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçırmasının hemen ardından Venezuela’nın Çin’e petrol ihracatını kesmek zorunda kalmasıdır. ABD’nin Venezuela petrolüne acil olarak ihtiyacı yoktu, ancak Çin’in bu petrolden pek bir pay almamasını sağlamak istiyordu.
Çin
Birinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD, dünyanın baskın ekonomik gücü olmuştur. Daha doğrusu, ABD merkezli şirketler dünyanın baskın gücü olmuştur. Ancak kurumsal güç, şirketlerin birbirleriyle alım satım yapması birleşmesi, ittifaklar kurması ve rekabet etmesiyle sürekli değişen, şekilsiz bir canavardır. Hatta (ve özellikle) ulusal sınırlar aşılarak yapılan bu işlemler her zaman kâr amacı güderek, her zaman daha büyük pazarlar, daha düşük ücretler, daha az sayıda çalışan canlı insan ve daha az çevresel güvenlik kısıtlaması vb. arayışıyla gerçekleşir. Ancak yaklaşık 2010 yılından beri bu değişim yeni bir gerçekliği ortaya çıkardı: Çin’in yükselişi. Kısmen kapitalist, kısmen sosyalist olan Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi, en büyük ekonomi olma yolunda da ilerliyor. ABD’nin uluslararası üretim (ki bu alandaki üstünlüğünü zaten kaybetmişti) ve finansta (ki bu alanda da yakında kaybedecek, ama henüz değil) mutlak ekonomik hakimiyetini kaybedeceği tahmin ediliyor. Ekonomik hakimiyetin bu şekilde kaybedilecek olması, ABD kurumsal elitlerinin bazı kesimlerinde bir tür umutsuzluğa yol açıyor. Dünyanın çekişmesiz bölgelerinde hegemonik kontrolünü güvence altına alma ve çekişmeli bölgeler için de savaşa hazırlanma ihtiyacını tetikliyor.
Bazı “küreselci” ABD şirketleri – en büyüklerinden bazıları – Çin’de büyük yatırımlara sahip ve orada iş birliğinin devam etmesini istiyor. Ancak diğerleri – çoğunlukla daha çok ABD merkezli olanlar – Çin’i ciddi bir tehdit olarak görüyor, çünkü Çin daha fazla ve daha iyi ürün üretiyor ve bunları dünyanın dört bir yanında daha ucuza satıyor. Şirketler tarafından satın alınmış herhangi bir ABD’li politikacı (yani aslında çoğu), kapitalistlerin farklı çıkarlarını temsil eden lobiciler arasındaki bu gerilimin ortasında kendisini bir oraya bir buraya çekiştirilirken bulacaktır.
ABD şirketlerindeki elitler sınıfı, servetini (onların bakış açısına göre gerçek düşman olan) çalışan insanlarla paylaşmamak üzere içeride birleşmiş olabilir. Ancak yatırımlarının nerede olduğuna bağlı olarak yine de farklı görüşlere sahipler. Bu sınıftaki bazıları, ABD politikasının “Asya’ya (yani Doğu Asya’ya) yönelmesini ve Çin ile toprak, kaynak ve askeri güç konusunda doğrudan rekabet etmesini istiyor. Diğerleri ise Batı Yarımküre’ye (Grönland dahil Güney ve Kuzey Amerika) ekonomik hegemonya ve askeri baskı uygulamak istiyor. Ancak hem petrolü hem de Kızıldeniz ve Basra Körfezi çevresindeki nakliye yollarına yakın stratejik konumu nedeniyle Orta Doğu ortak bir ilgi ve çekişme bölgesi olmaya devam ediyor.
Bu bağlam, ABD’nin 1979 İran Devrimi fiyaskosundan sonra İran’ı geri almak istemesinin ve bu hedefe ulaşmak için İsrail’i kullanmasının nedenini açıklamaktadır. Amaç “İsrail’i korumak” DEĞİLDİR. ABD politikası aslında, arı kovanına aptalca çomak sokmasının ardından ağır misilleme bombardımanlarına maruz kalan İsrail halkını büyük ölçüde tehlikeye atmaktadır.
Aynı şekilde, ABD politikası sadece “İsrail Lobisi” tarafından şekillendirilmemektedir; bu lobi, binlerce yıl önce doğaüstü bir varlık tarafından kendilerine bahşedildiği iddia edilen etnik veya ahlaki üstünlükleriyle övünen, saldırgan şekilde İncil’e bağlı Siyonist Yahudiler ve Hristiyanlardan oluşan ABD’deki süper zengin bağışçılardan oluşan bir çevredir. Tarihte her zaman olduğu gibi kurumsallaşmış din, egemen ekonomik sınıfın mülk edinmek ve fanatikleri kendi tarafına çekmek için kullandığı bir araçtır. Doğru: İsrail Lobisi, ABD’li politikacıları ve personeli satın alıyor, yürütme ofislerini ve ana akım medya kuruluşlarını yönetiyor, aynı zamanda Siyonizm’i desteklemeyen birçok ABD’li Yahudi de dahil olmak üzere birçok insanı karalıyor, kınıyor ve taciz ediyor (ve bazen hükümetin bu insanları hırpalayıp sınır dışı etmesini sağlıyor).
Ancak bu savaşı tetikleyen gerçek etken ABD kapitalist sınıfının Çin’e göre gerilemesini yavaşlatma ihtiyacıdır; bu da kısmen Orta Doğu’daki petrolün kontrolünü ele geçirmekle ilgilidir. Bu kontrolün, dünya çapındaki tüm jeopolitik faydalarıyla birlikte nükleer silahları da içermesi muhtemeldir. Nükleer silahların konvansiyonel bir çatışmaya dahil edilmesi ABD nükleer stratejisinin yerleşik bir parçasıdır.
Nükleer Silahlar
ABD’deki birçok nükleer silah uzmanı, dünyanın nükleer savaşa her zamankinden daha yakın olduğu konusunda hemfikir. Tetiğe basacak en muhtemel taraf, şu anda İran’ın (nükleer olmayan) füzeleri ve insansız hava araçları tarafında sürekli olarak vurulan İsrail’dir. İran’ın bu saldırıları, evrensel olarak misilleme amaçlı öz savunma olarak kabul edilmektedir; söz konusu saldırılar, ancak 28 Şubat’ta kışkırtılmadan başlayan ve İran’ın sivil ve askeri tesislerine, okullarına (ilkokullar dahil), hastanelerine ve su temin altyapısına yönelik ortak ABD/İsrail bombardımanının ardından gündeme gelmiştir ABD/İsrail bombardımanı zehirli hava kirliliğine yol açmış ve yetkilileri hedef alan suikastları de içermiştir. İsrail, İran’ın misillemesine daha fazla dayanamayacağını hissederse muhtemelen İran’ı nükleer silahlarla bombalama emri verecektir. İşte o zaman “kadife eldivenler çıkarılacak” demektir; İran (veya daha büyük olasılıkla müttefikleri Rusya ve Çin) haftalar veya aylar sonra bile nükleer silahlarla karşılık verebilir. Radyoaktif bulutlardaki serpinti, çok az bölge muaf kalacak şekilde dünyaya yayılır Dolayısıyla, Amerikalıların zihninin neler olup bittiği konusunda tamamen net olması önemli, hatta elzemdir; çünkü bu çatışma, her ne kadar ilk başta çok uzakta gibi görünse de uzun süre etkisini sürdüren kanserojen toksinler havamızda, suyumuzda ve gıdamızda ortaya çıktıkça dünya çapında bir nitelik kazanabilir.
İran topraklarına yönelik mevcut saldırı, İranlıları (ve diğer birçok ülkeyi) gelecekte topraklarına yönelik olası bir saldırıyı caydırmak için küçük bir nükleer silah stoğuna sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna ikna edebilir.
İran’ı da içine alan ABD’nin nükleer tehditleri yeni değil: Petrolün kontrolüyle ilgili sorunlar nedeniyle seksen yıldır devam ediyor. 1946’da ABD ve Sovyetler Birliği’nin petrol imtiyazları sağlamak konusunda rekabet etmesiyle İran dünya güçlerinin başlıca hedefi haline gelmişti. Sovyetler, II. Dünya Savaşı’nda ABD, İngiltere ve SSCB arasında İran petrolünün paylaşımına ilişkin yapılan anlaşmayı tanklarla uygulamaya çalıştı. Bu anlaşmaya ihanet eden ABD Mart 1946’da bir ültimatom verdi: Sovyet birliklerinizi 48 saat içinde kuzey İran’dan çekin ya da “biz” (ABD) “sizi” (SSCB) nükleer silahlarla vuracağız. SSCB 24 saat içinde geri çekildi.
Orta Doğu’daki nükleer tehditler her zaman İran’la ilgili olmamış, Orta Doğu’daki diğer bölgelere de yönelik olmuştur. Başkan Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın kendi açıklamalarına göre, Sovyetler Birliği’ne yönelik nükleer tehditler, ABD’nin Orta Doğu’daki hakimiyetini sürdürmek, İsrail’i desteklemek ve SSCB’yi dışarıda tutmak için Orta Doğu’daki çeşitli krizler sırasında (örneğin, 1956 Süveyş krizi; 1970’te Ürdün Kralı’nın desteklenmesi ve 1973’te Arapların, 1967’de İsrail tarafından çalınan toprakları geri alma girişiminde) kullanılmıştır.
Gelecek
Özünde, savaşın üç katılımcısının– İran, İsrail ve ABD – üçü de geleceğe karşı savaş veriyor. İran’da iktidardaki teokrasi bu savaşı başlatmadı. En azından bu gerçeği teslim etmek lazım. Ancak İran teokrasisi, kadın hakları, dini baskı karşısında özgürlük ve gerçek laik demokrasi gibi modern insancıl fikirlerin en iyilerine karşı on yıllardır savaşıyor. İsrail, her yerdeki tüm insanların eşit değere sahip olduğu ve hiçbirinin doğaüstü bir varlık tarafından özel olarak seçilmediği modern fikrine karşı (soykırım da dahil olmak üzere her türlü yöntemle) savaşıyor. ABD ise, petrolün çevre için hızla tehlikeli, dolayısıyla modası geçmiş bir yakıt haline geldiği ve onu ele geçirmek ve kontrol etmek için gereken askeri ve nükleer zorbalığın son derece tehlikeli olduğu modern fikirlerine karşı savaşıyor. ABD’nin kurumsal yönetici sınıfının (şimdi “Epstein sınıfı”[ii] olarak adlandırılıyor) Çin’i bir tehdit olarak görmesi ironik. Çin, kendi sistemindeki tüm kusurlara rağmen, öncü güneş enerjisi ve bataryalarla en azından fosil yakıtsız bir gelecek yolunu takip ediyor. Umarım gelecekte, sıradan Amerikalıların iktidardaki elitleri savaştan uzak durmaya zorlayacağı bir kitle hareketi gelişir.
Daniel Axelrod, Michigan Üniversitesi’nden Emekli Fizik Profesörüdür. Fizikçi Dr. Michio Kaku ile “Nükleer Savaşı Kazanmak” (To Win a Nuclear War) adlı kitabın (South End Press, 1987) ortak yazarıdır. Michigan Üniversitesi’nde “Nükleer Silahlanma Yarışında Bilim ve Strateji” başlıklı, tam kredili bir dönemlik ders vermiştir. Şu anda Kaliforniya’nın kuzeyindeki Siskiyou İlçesi’nde ikamet eden Axelrod, Siskiyou Progressive Alliance, We Advocate Thorough Environmental Review (W.A.T.E.R.) ve Siskiyou Community Alliance gibi çeşitli gruplarla çalışmıştır.
[i] İran’ın 11 Eylül saldırılarıyla kesinlikle hiçbir ilgisi yoktu. Bu eylem, hükümet dışı bir grup olan El Kaide tarafından gerçekleştirildi. İran her zaman El Kaide’ye karşı çıkmıştır. Ancak şaşırtıcı bir şekilde ABD hükümeti şimdi Suriye’deki hükümeti ele geçirme girişiminde El Kaide’yi destekliyor.
[ii] Epstein dosyaları, para aklama, silah satışı, şantaj, devlet yetkililerine ve kraliyet ailesine rüşvet verme, finansal fiyat manipülasyonu ve iltimasla ihale verme gibi faaliyetlerde bulunan büyük bir uluslararası milyarderler, şirketler ve finans kurumları çevresinin varlığını ve işleyişini doğruluyor. Bunların çoğu hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yasadışıdır ve kurumsal medyada odak noktası haline gelen insan ticareti ve çocukların cinsel istismarı suçlarını da içerir, ancak bunların çok ötesine geçer.
