Kuzey ve Doğu Suriye’de Aslen Neler Oldu? – “Alın Size Devrim”
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin (BİV) 10 Şubat 2026 akşamı gerçekleştirdiği toplantıda, Rojava’da savaşın kadınların ve halkların yaşamına nasıl sızdığı, kadınların kendi ağızlarından aktardıkları tanıklıklarla paylaşıldı. Rojavalı kadınlar, HTŞ’nin işgal ettiği bölgelerde son on dört yılda ilmek ilmek örülen örgütlenmelerin, eğitim alanlarının ve kamusal varlıklarının nasıl ortadan kaldırıldığını anlattılar ve barışın neden bugün ertelenemez bir ihtiyaç olduğunu tartışmaya açtılar. Toplantıda dinlediğim tanıklıklar, Kuzey ve Doğu Suriye’de 6–31 Ocak 2026 tarihleri arasında yaşananların bir “çatışma” ya da “güvenlik operasyonu” olarak adlandırılamayacağını açık biçimde ortaya koyuyordu. Rojava’dan gelen kadınlar, Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) bölgede yürüttüğü saldırıların yalnızca silahlı güçleri değil, kadınların kurduğu toplumsal, siyasal ve kültürel sistemi hedef aldığını anlattılar.
Bu anlatılanlar, Rojava Jineolojî Akademisi tarafından yayımlanan saha raporlarıyla da kamuoyuyla paylaşıldı. Akademi, 6 Ocak 2026 itibarıyla Halep’ten Kobanî’ye, Raqqa’dan Deyrizor’a uzanan hatta yaşananları planlı, koordineli ve ideolojik bir saldırı dalgası olarak tanımlıyor. Saldırıların rastlantısal olmadığı, belli bir yaşam biçimini ortadan kaldırmayı amaçladığı açıkça görülüyor. Rojava’da hedef alınan yalnızca bir nüfuz elde etme ya da askerî yapılanma çabası değil. Hedef alınan, kadın özgürlüğü, eşit temsil ve halkların bir arada yaşama iradesi üzerine kurulmuş bir toplumsal model. Eş başkanlık sistemi, kadınlara ait özerk kurumlar, jineolojî merkezleri, kadın dernekleri, okuma evleri ve eğitim alanları bu modelin somut taşıyıcılarıydı. HTŞ saldırılarının yöneldiği yerler de tam olarak bu alanlar oldu. Örnek vermek gerekirse, Halep’te gazeteci Nagihan Akarsel’in anısına açılan okuma evinin basılması, içerideki Kürtçe kadın, ekoloji ve sosyoloji kitaplarının yakılması ve mekânın daha sonra erkekler tarafından işletilmeye başlanması, basit bir yağma ya da vandalizm değil. Bu, kadınların bilgiyle, dille ve hafızayla kurduğu ilişkinin hedef alındığını gösteren sembolik bir yıkım. Jineoloji araştırma merkezlerinin yakılması ve duvarlara “Alın size devrim” yazılması, saldırının yalnızca fiziksel değil, ideolojik boyutunu da açıkça ortaya koyuyor.
Suriye’de yaşanan kadınlara yönelik şiddet vakaları, tanıklıkların en ağır başlıklarından biriydi. Aktarılanlara göre bu şiddet bireysel taşkınlıklar ya da kontrolsüz saldırılar şeklinde değil; yerel erkek egemen yapılarla kurulan iş birlikleri üzerinden, örgütlü biçimde ilerliyor. Raqqa’da ekoloji çalışmalarına katıldıktan sonra köyüne dönen bir kadının, HTŞ talimatıyla kendi aşireti tarafından saçının ve burnunun kesilmesi bu iş birliğinin en çarpıcı örneklerinden biri. Kadına daha sonra ulaşılamadığı; akıbetinin belirsiz olduğu belirtiliyor. Bu tür vakalar, HTŞ’nin tek başına hareket etmediğini, kadın kazanımlarını hedef alan yerel taşıyıcılarla birlikte çalıştığını gösteriyor.
Kadın kurumlarının yakılması, kadınların kaçırılması, ev ev dolaşılarak siyah çarşaf ve Kur’an-ı Kerim dağıtılması, kadınların hangi saatlerde dışarı çıkabileceğinin web sayfalarında ilan edilmesi; bütün bunlar kadın bedeninin, zamanının ve kamusal varlığının doğrudan bir savaş alanı haline getirilmek istendiğini gösteriyor. YPJ komutanı Sidar Afrin’in, kadınları korumaya çalışırken katledilmesi, bedeninin parçalanarak kadınların yaptığı bir heykelin önüne atılması ve ardından heykelin de parçalanması, bu şiddetin hem bir gözdağı hem de hafızayı yok etme pratiği olduğunu düşündürüyor.
Bu yıkımın ağır yükünü yaşayan bir kesim de çocuklar. Rojava’da savaş, çocuklar için yalnızca vahşete tanıklık etmenin ve bizzat onun öznesi olmanın yarattığı bir travma değil; hayatın sürekliliğinin kesilmesi anlamına da geliyor. Çocuklar okula gidemiyor. Rojava Jineoloji Akademisi’nin yayınladığı rapora göre, okullar ya bombalanmış, ya barınma alanına dönüştürülmüş ya da güvenlik gerekçesiyle kapatılmış halde. Eğitim fiilen durma noktasına gelmişken, Kürtçe eğitim haftada yalnızca iki saate indirilmiş durumda.
Su, elektrik ve sağlık hizmetlerine erişimin kesilmesi, kuşatma koşulları, ilaç ve gıda yokluğu çocukların yaşamını doğrudan tehdit ediyor. Bazı çocuklar bombalamalarda, bazıları ise zorla göç ettirildikleri yerlerde yaşanan ihmaller sonucu hayatını kaybediyor. Birçoğu konuşmayı bırakıyor, içe kapanıyor, oyunla bağını yitiriyor. Savaş çocuklardan yalnızca evlerini değil, seslerini ve hayallerini de alıyor.
Tüm bu nedenlerle HTŞ’nin yürüttüğü şiddeti yalnızca askerî bir operasyon olarak tanımlamak mümkün değil. Burada söz konusu olan, kadın devriminin kazanımlarının tasfiyesi, ortak yaşam modelinin dağıtılması ve halklar arasında düşmanlık yaratılmasıdır. Kürtler ve Araplar karşı karşıya getirilmeye çalışılırken, yıllar içinde ilmek ilmek örülmüş birlikte yaşam deneyimi hedef alınıyor. Kadınların tanıklıkları, Rojava’da yaşananlara dair hâkim askerî ve siyasal okumalarla da farklılıklar barındırıyor. Yürütülen mücadelenin, yalnızca merkezi iktidarlara karşı değil, bölgedeki tüm ataerkil yapılara karşı verilen bir eşit yaşam mücadelesi olduğunu vurguluyorlar. Türkiye’de ve Kürt kamuoyunda çoğu zaman siyasal kazanımlara indirgenen bu sürecin asıl meselesinin, kadınların ilmek ilmek kurduğu kolektif yaşam pratikleri olduğunu söylüyorlar; bugün vandalca geri alınan da tam olarak bu. Kadınlar, çatışma ve barış gündemlerine sıkışmayan başka bir düzlem tarif ediyor: Arap, Kürt, Türk, Alevi ve Dürzî kadınların benzer şiddet ve hak ihlallerine maruz kaldığı, buna karşı da sınırları aşan bir kadın dayanışmasının mümkün ve gerekli olduğu bir düzlem. Rojavalı kadınlar, Türkiye’deki kadınları bu dayanışmanın parçası olmaya, bölgenin sesini birlikte duyurmaya çağırıyor.
Rojava’da yaşananlar, yalnızca oraya ait bir trajedi değil. Kadınların siyasal özne olduğu, halkların eşit ve kardeşçe bir arada yaşayabildiği bir yaşam ihtimalinin mümkün olduğunu gösteren her deneyim, bugün erkek egemen, otoriter ve militarist güçler için tehdit olarak görülmekte. Bu yüzden hedef alınan yalnızca insanlar, kurumlar ya da şehirler değil. Hedef alınan, halkların barış içinde, kardeşçe yaşama ihtimalidir.
